ISBN13 978-975-342-411-0
13x19,5 cm, 326 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

"Şizoid Kişilik ve Dış Dünya", s. 11-18

Savaştan hemen sonraki yıllarda W. R. D. Fairbairn'in harekete geçirici makalelerini incelemem ve Leeds Psikiyatri Bölümü'ne bir grup belirgin şizoid hastanın alınması sonucunda, 1948 yılı civarında şizoid sorununa büyük bir ilgi duymaya başladım. Bu rastlantının sonucu olarak, elimdeki klinik malzemenin ışığında Fairbairn'in şizoid tepkiler kuramını incelemeye giriştim ve onunla kişisel bir analize başladım. Bu inceleme, tüm bu araştırmanın doğal başlangıç noktasını oluşturdu.

ŞİZOİD DURUM

Hapsedilmiş Birey Tablosu

Psikoterapistin, karşısındaki hastaların zihinsel olarak değil, yalnızca bedensel olarak orada bulundukları, coşkusal bakımdan ulaşılamaz oldukları ruhsal durumlara büyük bir önem vermesi gerekir. Bir kadın hasta bedensel olarak geldiğini, ama kendiliğini birlikte getirmediğini dile getirircesine "Kendimi buraya geliyormuş gibi hissetmiyorum," demişti. Komşusu olan genç adama birlikte yürüyüşe çıkmayı önerdiğinde de kendisini aynı ruhsal durumda hissettiğini belirtti. Yürüyüşe çıkmışlar ve hasta yorgun, isteksiz ve konuşamaz durumda bulmuş kendisini: "Buraya geldiğimde de aynı şeyi hissettim; sanki burada değilmişim gibi." Yemeğe karşı tepkisi de benzerdi. Canı güzel bir yemek yemek istiyor, ama sofraya oturduğunda sanki yemeğe hiç ilgi duymuyormuş gibi iştahı kaçıyordu. Başka bir hasta ise şöyle bir düş görmüştü:

Eşimle birlikte sizi görmeye geldik ve eşim hastaneye gittiğim için orada olmadığımı açıkladı size.

Kopukluk, kapatılmışlık, temassızlık, kendini ayrı ya da yabancı hissetme, her şeyin bulanık olması ya da gerçekdışı gelmesi, kendini insanlarla bir hissetmeme ya da yaşamın anlamını yitirmesi, ilginin azalması, her şeyin boş ve anlamsız görünmesi gibi şikâyetlerin hepsi çeşitli yönlerden bu ruhsal durumu betimler. Hastalar genellikle bunu "depresyon" olarak adlandırırlar; ama klasik depresyonda kolayca fark edilen kara kara düşünme, öfke ve suçluluk gibi ağır, karanlık, içten içe yaşanan duygular bu hastalarda görülmez. Depresyon aslında hastanın saldırganlığını iç kendiliğine yöneltirken açıkça öfkeli ve saldırgan bir davranışa kapılmama mücadelesinin bir parçasını oluşturan, daha dışa dönük bir ruhsal durumdur. Yukarıda sözü edilen durumlar ise daha ziyade "şizoid durumlar"dır. Bunlar kesinlikle içe dönüktür. Depresyon nesne ilişkileriyle ilgilidir. Şizoid kişi ise nesneleri reddetmiştir, onlara hâlâ gereksinim duysa bile.

Gerçek libidinal kendiliğin büyük ölçüde geri çekilmesi sonucunda dış ilişkiler boşalmış gibidir. Etkin ruhsal faaliyet gizli bir iç dünya içinde yitirilmiştir; hastanın bilinçli beni yaşamsal duygu ve eylemden boşalmış ve gerçekdışı bir niteliğe bürünmüştür. Düşler ve fanteziler yoluyla, iç dünyada süregelen yoğun bir etkinliğin izlerine rastlanabilir; ama hastanın bilinçli beni sanki tarafsız bir gözlemciymiş gibi sadece durumdan kopuk bir izleyici olarak katıldığı bu içsel dramayı aktarmaktan öteye geçmez. Dış dünyaya karşı sergilenen tutum da bunun aynısıdır: katılmama ve hiçbir şey hissetmeksizin uzaktan gözlem; tıpkı katılmadığı, hiçbir kişisel ilgi duymadığı ve kendisini sıkıntıya boğan bir toplantıyı betimleyen bir muhabir gibi. Yürütülen biçimiyle bu etkinlik mekanik görünebilir. Şizoid bir durum baskın olduğunda, bilinçli ben iç ve dış olmak üzere iki dünya arasında asılı kalmış ve bu iki dünyayla da gerçek bir ilişki içinde değilmiş gibidir. Etki alanı dışında kalmak ve duyguya kapılmamak üzere coşkusal ve itkisel bir durağanlık buyruğu vermiştir.

Bu şizoid durumlar depresyon ile dönüşümlü olabilir; zaman zaman bu ikisi birbirine şaşırtıcı bir biçimde karışır; şizoid ve depresif belirtiler bir arada görülür. Bunlar bir seans sırasında gelip giden geçici ruh hallerinden, özgül şizoid özelliklerin çok belirgin bir biçimde izlenebildiği uzun süreli durumlara varıncaya kadar her şiddette olabilir.

Bu noktada, aslında şizoid iken kendisini depresif olarak tanımlayan bir hastayı örnek vermek yararlı olabilir. Bu hasta bir seansa şöyle başladı: "Çok depresifim. Oturup kalıyor, koltuktan kalkamıyorum. Hiçbir amaç göremiyorum, gelecek bomboş. Çok sıkılıyorum ve büyük bir değişiklik istiyorum. Kendimi umutsuz, boynu bükük, umarsız ve kıstırılmış hissediyorum. Buna nasıl çare bulabileceğimi ya da katlanabileceğimi bilmiyorum." (Analist: "Sizin için çözüm her şeye bir sünger çekmek, hiçbir şey hissetmemek, insanlarla coşkusal düzeydeki tüm ilişkilerden vazgeçip mekanik bir şekilde hareket etmek, bir robot olmak.") Buna tepkisi şizoid özelliği açıkça ortaya koydu: "Evet, hiçbir şeye aldırmadığımı, ilgi duymadığımı hissediyordum. Sonra korkuya kapıldım, bunun tehlikeli olduğunu düşündüm. Kendimi bir şey yapmaya zorlamasaydım, öylece oturur, umursamaz, ilgilenmezdim." (Analist: "Analizde bana da bu tepkiyi gösteriyorsunuz: Sakın etkilenme, duygulanma, ona tepki gösterme hevesine kapılma.") Şöyle yanıtladı: "Eğer herhangi bir şey hissedecek olsaydım, size karşı büyük bir kızgınlık hissederdim. Böyle hissetmeme neden olduğunuz için sizden nefret ediyorum. Size yakınlık duymaya başladıkça, kendimi aptal gibi, ezilmiş gibi hissediyorum."

Coşkusal bakımdan gerçek bir ilişki kurma, yani duygularını olduğu gibi dile getirme gereksinimi duyduğu bir başka insan olarak analistin varlığı bile, ancak bu ilişkiyi ortadan kaldırarak üstesinden gelebileceği bir coşkusal kriz yaratıyordu onda. Dolayısıyla, duyduğu kaygılara karşı başlıca savunması, kendisini coşkusal bakımdan uzak ve ulaşılmaz kılmak ve herkesle arasına mesafe koymaktı. Bir seferinde şöyle dedi: "Sizi sevmektense, sizden nefret etmeyi yeğlerim." Ama bununla da kalmıyordu. Ne seviyor ne de nefret ediyor, hiçbir şey hissetmiyor ve seanslarda dıştan bakınca çoğu kez tembel, geldiği için sıkıntı içinde ve bir "ne olursa olsun" tutumu takınmış oluyordu. Şu halde, anlamaya çalıştığımız sorun budur. Şizoid durum öncelikle dış nesne ilişkilerini ortadan kaldırmaya ve kopuk, geri çekilmiş bir biçimde yaşama çabasına dayanır. Bu hastalara ne olmaktadır ve niçin? Bu yalnızca bir tedavi sorunu değildir. Tüm yaşamı kapsayan bir sorundur.

Bir İçsel Dünyada Yaşama

(a) Nesneye ve İçsel Nesne İlişkilerine Duyulan Gereksinim

Fairbairn'in nesne ilişkileri kuramı şizoid sorunlar üzerine yaptığı incelemelerden doğmuştur ve şizoidin "kendi içinde sürdürdüğü yaşam" konusunda çok bilgi vericidir. Fairbairn bireyin libidosunun hazzı ya da yalnızca öznel doyumu değil, nesnenin kendisini amaçladığını öne sürer. "Haz nesneye giden yolu gösteren bir işaret levhasıdır," der (1952a: 33). İnsan doğasına ilişkin temel olgu iyi nesne ilişkilerine yönelik libidinal dürtümüzdür. Anahtar biyolojik formül organizmanın çevreye uyumudur. Anahtar psikolojik formül ise kişinin insani çevreyle ilişkisidir. İnsan, yaşamının anlamlılığını nesne ilişkilerinde bulur ve yaşamımız yalnızca bu bakımdan bir anlam kazanır; çünkü nesne ilişkileri olmaksızın ben gelişemez.

İşte şizoidin sorunları da özellikle bu alandadır. Duyduğu kaygı nedeniyle kendisini tüm nesne ilişkilerinden koparmaya sürüklenir. İyi nesnelere yönelik kaçınılmaz arayışımız sırasındaki gereksinimlerimiz, korkularımız, engellenmelerimiz, gücenikliklerimiz ve kaygılarımız psikopatolojinin konusunu oluşturur; çünkü yaşamdaki gerçek sorun bunlardır. İyi nesne ilişkilerine kavuşma ve bunları sürdürme yolundaki güçlükler fazla belirgin olduğunda ve insan ilişkilerine aşırı büyük bir kaygı ve çatışma eşlik ettiğinde, bu temel gereksinimi yadsımak ve gidermek için umutsuz çabalara girişilir. İnsanlar kabuklarına çekilir, insani olmayan nitelikte bir çalışmaya gömülür, gerçek insanlarla ilişkileri ellerinden geldiğince ortadan kaldırır, kendilerini soyutlamalara, ideallere, kuramlara, örgütlere vb. adarlar. Durumun doğası gereği bu girişimler başarılı olamaz ve her zaman felaketle sonuçlanır; çünkü bunlar kendi doğamızı yadsıma çabasından başka bir şey değildir. Hem bunu yapıp hem sağlıklı kalamayacağımız açıktır.

İnsanlar dış dünyada kendilerini insan ilişkilerinden ne denli kopuk tutarlarsa, iç ruhsal dünyalarındaki coşkusal yüklü fantezileştirilmiş nesne ilişkilerine o denli yönelirler ve sonunda psikotik yalnızca kendi iç dünyasında yaşamaya başlar. Ama bu da yine bir nesne ilişkileri dünyasıdır. Yalıtılmış birimler olarak yaşamaya kuruluşumuz uygun değildir. Tüm nesnelerin gerçekten kaybedilmesi ruhsal ölüm anlamına gelir. Bu nedenle, kronik açık alan fobisi olan ve kendi ailesiyle birlikte dışarıya çıktığında bile ciddi kendine yabancılaşma nöbetleri geçiren on dokuz yaşında genç bir kadın hasta "Büyük mağazalarda korkunç bir kapalı yer fobisi yaşıyorum ve kendimi dışarıya atmak istiyorum," demiştir. Aslında alışveriş yapanların oluşturduğu büyük kalabalığın ortasında bunalıyor ve kendisini çaresiz hissediyor, korkunun gelişmesinden önce de ani ve istemsiz bir şizoid geri çekilme durumuna uğruyordu. Bunu "Ansızın herkesle ve çevredeki her şeyle temas yoksunluğu hissediyorum ve her şeyin ortasında kayboluyor gibi oluyorum," diye dile getirmiştir. Açık alan fobisinin nedeni buydu. Ev dışındaki dünyada bunalıyor ve "kendini kaybediyordu." Karen Horney (1945) "Nevrozlar insan ilişkilerindeki bozukluklardan kaynaklanır," der. Ancak, Horney burada yalnızca dış nesnelerle bilinç düzeyindeki ilişkileri kastetmektedir. Bebeklik dönemindeki kötü dışsal ilişkiler daha az açık bir tehlikeye, yani geri çekilme ve bir iç dünyada, içselleştirilmiş ruhsal nesnelerden, kötü nesnelerden ve "kötü nesne durumlarından" oluşan bastırılmış bir dünyada yaşamayı sürdürme girişimine yol açar. Bütün bunlarda yeni olan, Melanie Klein ve Fairbairn'in daha ayrıntılı olarak geliştirdikleri içsel nesneler kuramı ve Fairbairn'in içgüdüsel itkilere değil, nesne ilişkilerine birincil önem tanımasıdır. Libidinal dürtünün gerçek ereği nesnedir. Hazları değil, kişileri ararız. İtkiler ruhsal varlıklar değil, benin nesnelere verdiği tepkilerdir. Melanie Klein'ın içsel nesnelerin ve içsel nesne ilişkilerinin iç dünyası kuramından ve bu kuramın Fairbairn tarafından ele alınan sonuçlarından yararlanmadan şizoid sorununu anlamaya olanak yoktur. Bu metapsikoloji henüz bütün psikanalistler ve psikoterapistlerce kabul görmediği, hatta belki anlaşılmadığı için burada buna elden geldiğince yalın biçimde değinmek yararlı olabilir.

İçsel nesneler dünyasının ne anlama geldiği şöyle açıklanabilir: Bir anlamda yaşamdaki tüm deneyimimizi saklayıp "her şeyi ruhumuzda taşırız". Eğer böyle yapmasaydık, geçmişimizle tüm sürekliliği yitirir, uçuşup daldan dala konan kelebekler gibi, yalnızca bir andan öbürüne yaşardık; hiçbir ilişki ya da deneyimin bizim için kalıcı bir değeri olamazdı. Dolayısıyla bir bakıma her şey ruhta içselleştirilir, saklanır ve içsel olarak sahiplenilir; yaşamda kesin bir süreksizliğe karşı yegâne savunmamız budur. Bunun üzücü bir örneği, belleğini yitirerek bilincinde köklerinden koparılan insandır.

Şeyler, ruhta sırasıyla bellek ve içsel nesneler olarak adlandırdığımız iki ayrı yoldan içselleştirilip saklanır. Bu konu yakın bir tarihte Bion'un çalışmasında vurgulanmıştır. İyi nesneler öncelikle ruhsal olarak içselleştirilir ve yalnızca bellekteki anılar olarak saklanır. Yaşandıkları anda zevk verirler; bu deneyim doyum sağlar ve hiçbir sorun yaratmaz, iyi ben gelişimini destekler ve ileride geriye dönülüp hazla anımsanır. Ebeveynden biriyle ya da evlenilen kişiyle olduğu gibi çok önemli bir sürekli iyi nesne ilişkisinde ise, mutlu geçmiş anılarının yanı sıra şimdi ve gelecekte bir dış gerçeklik olarak iyi nesneye sürekli sahip olunacağına ilişkin güven duygusu vardır. Bu durumda içselleştirilmiş nesneler yaratmak için bir neden yoktur. Dışsal deneyim, gereksinimlerimizi karşılamaya yetmektedir. Bu noktada Fairbairn, Melanie Klein'dan farklı düşünür. "İyi nesnelerin", öncelikle "anı" dışında hiçbir biçimde içselleştirilmesinin gerekmediği kanısındadır; ama bu, ilişkiye kesin olarak sahip olma deneyimini içermelidir.

Nesneler ancak ilişki, örneğin nesnelerin değişmeleri ya da ölmeleri yüzünden, bir kötü nesne durumuna dönüştüğü zaman daha köklü bir biçimde içselleştirilir. Gereksindiğimiz ve sevdiğimiz birisi bizi artık sevmediği ya da bizim böyle yorumladığımız bir davranış gösterdiği, ya da ortadan kaybolduğu, öldüğü, yani bizi terk ettiği zaman, bu kişi coşkusal ve libidinal anlamda bir kötü nesneye dönüşür. Çocuk için, annesi memeyi sunmayı reddettiğinde, onu sütten kestiğinde, aksi, sabırsız ve cezalandırıcı davrandığında ya da hastalık nedeniyle geçici bir süre ya da ölüm dolayısıyla sürekli olarak onun yaşamından çıktığında böyle bir durum oluşur; gereksindiğimiz kişi coşkusal bakımdan kopuk, uzak ve donuk kalınca da aynı şey olur. Bütün bunlar, en önemli gereksinim bakımından engellenme, reddedilme ve terk edilme ya da zulüm ve saldırıya uğrama şeklinde yaşanır. Bunun üzerine artık kötü nesneye dönüşen bu yitirilmiş nesne, anıdan çok daha yaşamsal ve temel bir anlamda ruhsal olarak içselleştirilir. Bion'un deyişiyle, kötü deneyimler sindirilemez ve özümlenemez; ruhun yansıtmaya çalıştığı yabancı nesneler olarak saklanır. Yakınlarını yitirenler, yıllarca sonra bile sevdikleri kişiyi hâlâ yaşıyormuşçasına canlı bir biçimde düşleyebilirler. Analizinde, yaşamı boyunca ölüm korkusu çeken bir hastanın düşlerinde sürekli olarak tabut içinde cesetler gördüğü ortaya çıktı. Bu düşlerden birinde, kendisi keyifli sosyal etkinliklerde bulunurken, aklı hep bir perdenin arkasında duran tabuttaki cesetteydi. Ölüye içten içe duyduğu ölümcül ilgi ve bağlanma bu hastayı tehdit ediyor ve onda gerçek bir ölüm korkusu yaratıyordu. Ölü adam, tabutta yatar halini gerçekten görmüş olduğu babasının cesediydi. Başka bir hasta ise, on iki yıl önce ölen annesinin kendisine şiddetli bir biçimde öfkelendiği bir karabasan görüyordu. Bir ilk engellenme durumunu kopyalayarak oluşturulan bir ruhsal dünya (bkz. Riviere 1952: 26 ve Heimann 1951), kişinin kötü nesnelere bağlandığı ve bu yüzden her zaman engellenme, açlık, öfke, suçluluk ve derin bir kaygı duyduğu, bunu sürekli olarak yine dış dünyaya yansıtarak geçici bir iç rahatlama aramaya yöneldiği mutsuz bir dünya oluşmuştur.

İçselleştirilenler kötü nesnelerdir; çünkü bunların kötülüğünü kabullenemeyiz; dış gerçeklikte uzaklaşmaya çalışsak da bunlardan vazgeçemeyiz, bunları kendi haline bırakamayız; dış gerçeklikte bunları denetim altına alamadığımız için de ruhsal iç dünyamızda durmadan sahiplenip değiştirmeye çalışır ve iyi nesnelere dönüşmeye zorlarız. Hiçbir zaman değişmezler. İlk kötü nesnelerimizi yaşamın çok erken dönemlerinde bastırdığımız ve kilit altına aldığımız bilinçdışı iç dünyamızda, bu nesneler gerçek dış deneyimimize göre bize karşı hep reddedici, aldırmaz veya düşman kalır. İçselleştirilen bu nesnelerin yalnızca fantezi olmadığı vurgulanmalıdır. Çocuk, nesneleriyle coşkusal olarak özdeşleşmiştir ve onları ruhsal olarak içe aldığı zaman özdeşleşmesi sürer; bunlar doğrudan doğruya onun kişiliğinin ruhsal yapısının parçaları haline gelir. İçsel nesnelerin varlıklarını bilince gösterdiği fanteziler, içsel nesneleri oluşturan marazi ruhsal yapıların etkinliğidir. Nesneler ancak yaşamın daha ileri dönemlerinde zaten var olan içsel nesne yapılarıyla bileşerek böyle köklü bir biçimde içselleştirilir. Yetişkinin yaşamında dış gerçeklikteki durumlar, içsel, bilinçdışı ve salt ruhsal gerçeklikte süregelen bu durumların ışığında bilinçdışı olarak yorumlanır. İç dünyada oluşan coşkularla dış dünyada yaşarız. Psikopatolojik sorun büyük ölçüde, insanların içselleştirilmiş kötü nesnelerinin nasıl üstesinden geldikleri, kendilerini ne ölçüde bunlarla özdeşleşmiş hissettikleri ve dış nesnelerle ilişkileri nasıl karmaşıklaştırdıklarıdır. Önemli olan haz değil, ister içsel ister dışsal olsun, her zaman için nesnedir.

(b) İç Dünyanın Psikodinamiği

Fairbairn, bu bakış açısından yola çıkarak psikozlar ve psikonevrozlar kuramına yeni bir yaklaşım getirdi. Klasik Freud-Abraham yaklaşımında, bu hastalıklara yaşamın ilk beş yılında libidinal gelişimin birtakım saplanma noktalarına takılıp kalmasının yol açtığı düşünülüyordu. Bunlar, oral emme evresinde şizofreni, oral ısırma evresinde manik-depresyon, erken anal evrede paranoya, geç anal evrede takıntılar ve fallik ya da erken genital evrelerde de histeridir. Fairbairn ise, libidinal itkilerin yazgısına değil, içsel kötü nesnelerle ilişkilerin doğasına dayanan, tümüyle farklı bir yaklaşım öne sürdü. Melanie Klein'ın depresif konum kuramını kabul ederek, şizoid ve depresif durumların içsel kötü nesne ilişkilerindeki iki temel tepki tipi, kaçılması gereken iki temel ve nihai tehlike olduğu ve bebeklikteki mutlak bağımlılığın oral evresinde nesne ilişkilerinde yaşanan güçlüklerden kaynaklandığı düşüncesini ortaya attı; paranoya, takıntılar, histeri ve fobileri içsel kötü nesnelerle başa çıkmak ve depresif ya da şizoid ruhsal durumların nüksetmesini önlemek için başvurulan dört ayrı savunma yöntemi olarak ele aldı. Bu da, herhangi bir hasta çoğunlukla bu yöntemlerden birini yeğlese bile, hastaların durmadan paranoid, takıntılı, histerik ve fobik tepkiler göstermeleri olgusunu anlaşılabilir kılmaktadır. Psikonevrozlar temelde, serbest kalsalar depresif ya da şizoid durumlar yaratabilecek olan içsel kötü nesne durumlarına karşı bir savunmadır; yine de, bu durumlar genellikle kötü bir dışsal durum yüzünden yeniden etkinleşebilir.

Dolayısıyla tedavide, hastanın sorunu hiçbir zaman çözmeyen bu yetersiz yöntemlerden vazgeçmesine ve içsel kötü nesnelere karşı giriştiği bu semptom üretici savaşımların gerisindeki nedenin farkına varma cesaretini bulmasına yardım etmek amaçlanmalıdır; başka bir deyişle amaçlanması gereken, hastaların bilinçli kendiliklerinde iki temel ruhsal tehlike olan depresyon ya da şizoid duygu kaybından birine ya da öbürüne teslim olma duygusuna kapılmalarına yol açan temel kötü nesne durumlarına geri dönme riskini göze almalarına yardım etmektir. Doğal olarak, depresif ve şizoid durumlar, ben savunmalarına karşın, değişen derecelerde sürekli olarak bilinçte gelişir.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova