ISBN13 978-975-342-470-7
13x19,5 cm, 224 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Vatan Millet Pragmatizm, 1991
Resmi Tarih Sivil Arayış, 1991
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Ahmet Altan, "Silah siyasetin içinde olduğunda hiçbir müessese doğru dürüst işlemez.", s. 17-26

Sözünü sakınmayan insanlar vardır hani, dobra dobra konuşurlar hiçbir şeyden çekinmeden. Altan Ailesi'ne bu "alışkanlık" sanırız baba Çetin Altan'dan geçmiştir. Oğul Altanlar da sözünü sakınmadan söylemeleriyle ünlüdür. Ahmet Altan bir yazar bilindiği gibi; Türkiye'nin her yapıtı onlarca baskı yapan yazarlarından biri hem de. Onunla çok okunan bir yazar olduğu için değil, cesur söylemi dolayısıyla söyleşi yaptık. Biliyorduk ki Ahmet Altan bu konuda da sözünü sakınmadan söyleyecektir ve umduğumuz gibi de oldu. Biz ne kadar "acaba yanlış mı anladık" diye soruları yineleme gereksinimi duyduysak da, o lafını hiç evirip çevirmeden aynen tekrar etti.

• Türkiye'ye bakınca neler görüyorsunuz? Ordu hemen göze çarpıyor mu?

Türkiye'nin yaşadığı sorunların ve birçok çarpıklığın temelinde ordunun siyasetteki yeri gelir. Türkiye'nin bütün toplumsal yapısını, bütün toplumsal dengesini, Türk toplumunun normalliğini engelleyen bir denge bozukluğu var bu ülkede. Çünkü bu ülkenin en büyük gücü, olmaması gereken bir yerde duruyor. Toplum içinde herkesin bir görevi var, bir işbölümü var, herkesin durduğu bir yer var. Her kişinin, her grubun, her mesleğin durduğu yer binlerce yıl içinde insan aklından süzülerek belli bir aşamaya ulaşmıştır. Her meslek kendi yerinde durduğu zaman toplum belli bir dinamizmle çalışabiliyor, üretebiliyor. Ama toplumu yapan öğelerin durduğu yerleri değiştirirseniz o dengeyi bozuyorsunuz. Bir biçimde kan dolaşımını bozar gibi. Orada artık bir pıhtınız oluyor. Türkiye'nin kan dolaşımındaki pıhtı, bence, ordunun siyasetin içinde durmasıdır. Bu taa İttihatçılara kadar gidiyor. Abdülhamit dönemine kadar gidiyor. Bu öyle bir şey ki... Siz orduyu siyasete soktuğunuz andan itibaren o toplumdaki neredeyse her şeyi bozuyorsunuz. Mesela tarih bununla ilgili bir şey değil diyeceksiniz, tarihi bile bozuyorsunuz ama. Okullarda okutulan Osmanlı Tarihi'ne baktığınız zaman çok garip bir şeyle karşılaşacaksınız. Deli İbrahim de dahil Abdülaziz'e kadar gelen bütün padişahlar iyidir. En azından onlara belli bir sempati ile yaklaşır bizim tarihimiz. Sonra birden bire bakarsınız ki Abdülaziz'den sonra özellikle Abdülhamid ile birlikte bütün padişahlar kötüdür. Bu nasıl olur yahu? Ekonomik tablolara bakarsanız en kötü dönem de değildir hani! Peki bu nasıl olur?

Çünkü Abdülhamid İttihatçılar'ın siyasi rakibidir. Daha sonra gelen tüm padişahlar da onların siyasi rakibidir. Ve okuduğumuz yakın tarihimiz İttihatçı gözüyle yazılmış bir tarihtir. Yani ordu gözüyle yazılmış bir tarihtir. Arkasından bir 31 Mart Olayı yaşanıyor. 31 Mart Olayı hâlâ yalan bir şekilde anlatılıyor. Yani tarih bozuluyor. Sadece tarihin bozulmuyor, hukuk sistemin de bozuluyor, çünkü senin hukuk anlayışın orduyu siyasetin içinde tutamaz. Çünkü siyasetin içinde silah olmaz. Silah siyasetin içine girerse hukuk olmaz. Hukuk olmayınca toplumun bütün iç ittifakları dağılır, ki dağılıyor bugün. O zaman senin medyan olmuyor. Silahı siyasetin içinde gördüğün vakit, tarih dahil, hukuk dahil, bütün müesseselerini berhava ettiğini gördüğün vakit, bunun, senin gelişmenin önüne geçeceğini görüyorsun. Ekonomini engelleyeceğini görüyorsun. Milli Savunma bütçesini sorgulayamıyorsun. Türkiye'de milli savunma bütçesinin ne olduğunu bilen kimse yoktur. Bu bütçeye bir bütçeden para gelir bir de kimsenin bilmediği fonlardan para gelir. Bunun ne kadar olduğunu kimse bilemez. Böyle olunca parlamentonun yapısı da tuhaflaşıyor. Parlamento gerçekten tek karar merkezi mi diyorsunuz, "Hayır değil," oluyor o zaman yanıtınız. Siyaset bozuluyor, hukuk bozuluyor, tarih bozuluyor, en korkuncu medya bozuluyor. Çünkü ya bunun karşısına çıkacaksın ve diyeceksiniz ki "Bu böyle olmaz, bu toplumun önünde duran blok, bu pıhtı, ordunun silahlı gücünü siyasetten çıkarmazsak normalleşemeyiz", ya da bunu söylemeyeceksin, bu çarpıklığa kendini uyduracaksın ve bundan nemalanacaksın. Türk medyasının bugün yaşadığı birçok ölçüsüzlük, hatta alçaklık diyebileceğim şeyler bu çarpılmanın kireçlenmesinden ortaya çıkıyor. Türk medyası bugün insanlara çok rahat iftira atan bir medya halinde. Generallere karşı aşırı saygılı, siyasetçilere ve sıradan insanlara karşı aşırı saygısız, saldırgan ve iftiracı. Böyle bir medya mı olur? Medyan da çarpılıyor tabii. Medya oysa ki toplumun aynası. Ne oluyor? Toplum aynaya bakıyor başka bir şey görüyor. Toplumun kendi kendisiyle ilişkisi bozuluyor.

"Silahın siyasete girmesine hukuk izin veremez normalde!"

• Medyanın sermayenin eline geçmesinin bunda payı ne kadardır acaba diyeceğim ama dünya örneklerine bakınca da...

Dünya örneklerinde çok daha büyük patronların elinde medya. Önemli olan kurumların çalışmasıdır. Türkiye'de hukuk kurumu çalışsa medya bu hale gelemez. Ama hukuk kurumu da bu şartlar altında çalışamaz, zaten çalışamıyor da.

• Hukukta da bir çarpılma var diyorsunuz...

Başka türlü olamaz. Silahın siyasete girmesine hukuk izin veremez ki normalde. Sen siyasetin içinde silahın bulunduğu duruma uygun bir hukuk uyduruyorsun. Buna göre yasak ediyorsun fikri mesela. Oysa fikir yasağı yok evrensel hukukunun içinde. Kendi hukukunu, yerel bir hukuk icat etmek zorunda kalıyorsun. Halbuki hukuk, fizik gibi, kimya gibi evrensel ölçüleri olan bir bilim dalıdır. Bunun yereli olmaz. Yerel tıp olmayacağı gibi yerel hukuk da olmaz. Ama senin dünyanın standartlarına uymayan bir demokrasi anlayışın, bir toplum-devlet ilişkin olduğu için tutup kendi hukukunu da çarpıtıyorsun. Mecbursun... Silah siyasetin içinde olduğu zaman o toplumda hiçbir müessese doğru dürüst işlemez. İşte üniversitelerin, doktorların, hukukçuların hali...

• Romancılar bu tabloya bakıp biraz vicdan azabıyla hareket ediyor mu sizce?

Bu tabloya bakıp öyle davranan aydın tipi yeni ortaya çıkıyor daha. Genel olarak bizde "aydın" denilen kesim ne yazık ki bu tablonun doğal bir parçası haline gelmiştir. Hatta burada o kadar kavramlar karıştı ki, bugün ordunun siyasetin içinde olmasını destekleyen ve olması için mücadele eden ve kendilerine "solcu" diyen insanlar var. Sen orduyu siyasete sokmayı istiyorsan, yerini, daha ziyade siyasetin sağ uçlarında, faşizme doğru bir yerlerde arayacaksın. Solculukta arayamazsın. Bu ülkede her şey çarpıldığı gibi bir de adları da değiştiriliyor. Bunun solla hiçbir alakası yoktur. Hiçbir gerçek solcu parti ordunun siyasete girmesini, demokratik bir ülkede desteklemez, bunun için mücadele etmez. Bugün sosyal demokrat denilen CHP neredeyse sırf bunun sözcülüğünü yapıyor. Bunu burada tutabilmek için çok ciddi bir problem daha yaratıyorlar: Din-toplum ilişkisi. Çünkü silahın siyasetin içinde bulunmasını açıklamak için bir mazerete ihtiyacın var. Bu eskiden komünizmdi, bitti, Kürt meselesiydi, bitti. Şimdi din meselesi çıktı ortaya. Bir şey çıkmak zorunda. Din evvel eski hep el altında bulundurulan bir konudur aslında. Din tehlikesi dediğin anda sen toplumla din arasında ciddi bir sürtüşme başlatıyorsun. Ve kendi diniyle barışık olmayan bir toplum huzursuz bir toplum haline geliyor.

"Ordu siyasetten çıkarsa, din olayı da çok büyük ölçüde rahatlayacaktır."

• Şu anda da olan bu mu diyorsunuz?

Çok huzursuz yani, Türkiye'de insanların dini normal yaşayabildikleri kanaatinde değilim. Ya aşırı tuhaf dinsel taleplerde bulunuyorlar ordu ile rekabet içinde, ya da dinden nefret eden, kuşkulanan, dinin toplumu mahvettiğine inanan başka bir uçtalar. Türkiye kendi dinini normal bir şekilde yaşayamıyor ki!

• Dolayısıyla toplumda ruhsal dengeler de bozuluyor doğallıkla...

Bir toplum diniyle barışık olmazsa, diniyle bu kadar kavgalı olursa, diniyle bu kadar sorunlu olursa, tabii belli bir vicdan azabı da çekiyor bir yerde diniyle barışık olamadığı için. Bunu bir ucundan serbest bırakmak gerekiyor. Sen orduyu siyasetten çıkar, din olayı da çok büyük ölçüde rahatlayacaktır. O zaman türban falan bu kadar manalı hale gelmeyecektir. Bunun anlamı kalmayacaktır. Şu anda dini kullanarak bundan yarar sağlayan bir siyasetçi kesimi de var ortalıkta. O da normal değil tabii. Dediğim gibi silah siyasetin içine girdiği andan itibaren o toplumda hiçbir şey normal kalamaz.

• Son zamanlarda bu aydın tipi ortaya çıkmaya başladı dediniz. Bu durumdan rahatsız olup da kendilerinde depresyona yol açan bir hal yaratmıyor mu bu durum?

Depresyona yol açtığını söylemek pek mümkün değil. Biz her şeyin normal durduğu bir hayat tarzını bilmiyoruz. Çarpıklık bizde depresyon yaratmaz kolay kolay. Ben sana anlattığım şu şeyleri görüyorum ama bunları görmek bende depresyon yaratmaz, ben bunun içinde büyüdüm. Burada yaşıyorum. Şartları bu olan tuhaf bir ülkenin insanıyım. Bana duygusal manada o kadar tuhaf gelmiyor. Kimseye tuhaf gelmez. Biz, düşünce olarak bunun tuhaf olduğunu saptayabiliyoruz.

• Ama doğru olanı da biliyoruz...

Doğru olanı biliyoruz ama doğru olanı yapmaya gücümüz yetmiyor. Çünkü silaha karşı kimse bir şey yapamaz. Ama daha korkuncu medya ve Türkiye'nin aydın kesimi denilen kesim silahın siyasetten çıkmasını isteyen insanlara karşı ahlaksızca saldırıyor. Yani sol maskesiyle saldırıyor. Türkiye'de Genelkurmay'ın andıçlama eylemlerine alet olan insanlara bir bakarsanız, bunların çoğunun sol maskesi kullandığını göreceksiniz. Andıçlama sadece 28 Şubat'ta başlamadı bence. Taa Turgut Özal'ın iş başına geldiği zamanları da bir daha gözden geçirmek lazım. Oralara bir daha bakmalı. Devletin yeni bir yapıya kavuşmasını, liberalleşmesini, ordunun siyasetten çıkmasını isteyenlere karşı kimler nasıl saldırdı, onların devletle ilişkisi neydi? Bu ilişkiler daha sonra ortaya çıktı zaten. Türkiye'de aydınlar ne yazık ki ahlaksızca bu çarpık yapıyı savunuyor, hem de sol maskesiyle savunuyor. Ve siz Türkiye'nin normalleşmesini istediğiniz zaman müthiş bir saldırı ile karşılaşıyorsunuz.

• Doğruların böyle olmadığını gören ama silah karşısında bir şey yapamayan insanlarda nasıl bir şey yaratıyor bu durum? Siz bunu duymuyorsunuz, yazıyorsunuz cesurca ama...

Şöyle şanslarım var aslında, benim büyük dedem paşa. Yani general veya ordu lafı beni "Aman Allahım" diye irkiltecek bir şey değil. Ben paşanın ne olduğunu biliyorum. Ayrıca çok eski bir ailenin çocuğu olmak gibi bir şansa sahibim. Ben buranın sahibi hissediyorum kendimi. Hani buranın sahibi bir başkasıymış gibi bir durum içine girmem. Onun için çok fazla rahatsız olmam.

• Peki yazarken hakikaten hiçbir şey düşünmüyor musunuz?

Yani otosansür yapacak olursam yazı yazmam. Bana sorarsan düşündüğün şeyi yazamıyorsan yazma. Çünkü insanlar senin düşündüğün her şeyi yazdığını düşünüyorlar. Onları buna inandırıyorsun. Onları buna inandırıp düşündüklerini yazmazsan bu ahlaksızlık olur.

• Hiç yazmamaktan bahsediyorsunuz...

Yazmam, o zaman derim ki "Ben yazamıyorum arkadaş".

• Hiç böyle bir şey olmadı ama değil mi?

Hayatım boyunca olmadı. Ben düşündüğüm her şeyi yazdım. Bunun bir bedeli var, onu da ödedim.

• Kafanızdan neler geçiyor? Bir şey yazarken "bu olsa olsa şöyle bir şeye gider" falan diyor musunuz?

Öyle bir şey hiç aklımdan geçmez. Ben yazarken başka hiçbir şey düşünmem. Zaten eğer onları düşünürsen yazı yazamazsın. Birçok insanın yazı yazıp da yazı yazamamasının nedeni, yazarken, yazıdan başka şeyler düşünmeleridir. Onun için çok parlak yazar olamıyorlar.

• Peki konu seçiminde de böyle bir şey olmadı mı?

Bir seçim olsa seninle bunları konuşmazdım. Hiçbir şey benim daha önce yazmadığım bir şey değil.

"Düşündüğümü söylemezsem kendimi aşağılanmış hissederim!"

• Ben şimdi Türkiye'nin en korkusuz yazarlarından biriyle konuştuğumu sanıyorum. Ama onun bile korktuğu bir şey olamaz mı? Korkmaktan tabii ki tir tir titremeyi kastetmiyorum ama "şuna el atmayayım" dediğiniz oldu mu, ya da bir konuyu düşünüp, "Bunu şimdi boşver daha bunun vakti gelmedi, beş yıl sonra yazarım," dediğiniz olmadı mı hiç?

Benim bugüne kadar böyle bir şey hiç aklıma gelmedi. Ama tesadüften dolayı değil. Ben cesur bir adam olduğumu söyleyemem. Hakikaten de değilim.

• Düşündüklerinizi yazdığınıza göre cesursunuz ama...

Onun cesaretle bir alakası yok. Düşündüğümü söylemezsem kendimi aşağılanmış hissederim. Kendimi aşağılanmış hissetmekten de hiç hoşlanmam.

• Türkiye'de edebiyat dünyasına baktığınızda bu korkunun izlerini görüyor musunuz?

Edebiyat dünyası ödlektir bizim. Bizim entelektüeller ödlektir. Kavga büyüdüğü zaman hepsi saklanır. Küçük kavgalara karışmaya çalışırlar sadece. Büyük kavgaların içinde hiçbir zaman yanımda çok fazla adam görmedim ben.

• 12 Eylül'den sonra Aydınlar Dilekçesi vardı mesela, ama bir tane daha deseniz sayacak bir şey yok...

Ben şuna bakarım, kavga büyüdüğünde tüymemek lazım. Çok cesur adamlarımız var, hakikaten bu toplum için düşündüğünü söylemek isteyen adamlar var. Ama geneline baktığımda ben bunların ödlek olduğunu düşünüyorum. Ben kendim yaşadım. Ben bu ülkede yazı yazan bir adamım. Büyük bir holdingin gazeteleri ve televizyonları bana iftira atıp saldırdığında yanımda pek fazla adam görmedim. Jandarma Komutanı, Kara Kuvvetleri Komutanı "Bunu hapse atın" diye mahkemeye beş sayfa yazı yazıp da ben orada yargılanırken yanımda çok az insan vardı.

• Ödlekliğe bağlıyorsunuz...

Başka neye bağlayabilirim ki? Ayrıca bana saldırmayı becerebildiklerini görüyorum. Onun için onlara cevap bile vermem. Bu adamlar büyük kavgalarda gerçekten yerlerini alabilselerdi, benim veya başka bir yazar için yazdıklarını insanlar ciddiyetle okurdu. Ama sen bir yazara iftira atıldığında kenara çekilirsen...

• Korkunun büyüklüğüyle açıklanamaz mı peki...

Olmaz. Ondan sonra şunu eleştiriyorum, bunu eleştiriyorum, diye ortaya çıktığında seni kimse ciddiye almaz.

• Türk Silahlı Kuvvetleri'ne salt askeri bir güç olarak bakın desem bakabilir misiniz?

Anlattığım tabloda bütün müesseseler bozulduğu gibi ordu da bozuluyor. Ben generallerin mesleklerini çok sevdiğini düşünmüyorum. Mesleklerini çok sevseler mesleklerini yaparlar. Siyasetin çok fazla içindeler.

• Farkındalar mı peki bunun?

Şimdi bakın şöyle bir genelleme yapılıyor ki bu genelleme ne yazık ki doğru. Özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra demokrat ülkelerle demokrat olmayan ülkeler arasındaki mücadelelerin hepsini demokrat ülkeler kazanıyor. Neden? Bunun yanıtına bakmak lazım. Niye demokrat olmayan ülkelerin orduları demokrat ülkelerin ordularından daha güçsüz? Öncelikle, bir, demokrat olmayan ülkelerde ordular denetim dışı. Ne silah aldığını, silahların miadının ne zaman dolduğunu, gerçekten o silahlara ihtiyacın olup olmadığını kontrol edemiyorsunuz. Kontrolün olmadığı yerde de mutlaka bir çürüme olur. Biz bu çürümeyi andıç hikâyesiyle gördük. Dünyanın hiçbir ordusu kendi ülkesinin aydınına iftira atamaz. Bilerek iftira atıyor, bunu kayda geçiriyor, bunun için gazetecileri kullanıyor. Bunu bir ordu yapabilir mi? Bunu bir ordu yapamaz. Bu, ordunun kendisini hukukun üstünde gördüğünü gösterir. Hukukun üstünde ordu olursa ordu da bozulur. Hukukun olmadığı yerde ordu da bozulur. Ordunun bozulduğunun en büyük işareti 28 Şubat'taki andıçlama olayıdır. Onun için de kendi mesleklerini ne kadar yaptıklarını biz bilmiyoruz. Denetleyemiyoruz ki. Bir ara uçak gemisi almaktan söz etti Türkiye. Uçak gemisini neden alacağız ki mesela, bunu tartışabildik mi hiç? Böyle bir laf edilebilir mi? Niye alınacak? O zaman neyin alındığını, niye alındığını bilemezsen orası karışık bir iştir. Bugün savaşları görüyorsunuz. Irak Savaşı'nı gördük, artık bambaşka bir konsept var. Ben ordumu dünyanın en iyisi hangisiyse onunla kıyaslarım. ABD ordusunu gördük Irak savaşında. Daha sonra beceremediler bakma, ama savaş sırasında yüz kişi bile kaybetmediler. Artık yüz asker kaybının büyük kayıp olarak kabul edildiği savaşlar yapılıyor. İş buraya gelmiş yani. Bizim ordu bunu yapabilecek yetenekte mi? Hayır. Bunun için bir hazırlık görüyor muyuz? Hayır. Sadece insan gücüne dayalı bir ordu yok artık. İnsan gücüne dayalı ordu etkili bir ordu değildir. Çünkü insan gücüne dayalı bir ordu ancak yüz yüze gelerek dövüşebilir. Oysa yüz yüze savaş bitiyor.

"Kıbrıs Savaşı için ABD'li generallerin yorumu"

• Yani TSK'nin yeni bir savaşı kazanma şansını pek görmüyor musunuz?

Şöyle diyebilir misin mesela "ABD ile dövüşüyor bizim ordu"?

• ABD uç bir örnek belki...

Buna göre hazırlanamıyor mu? Çünkü gördüğünüz gibi savaşlar da global bir hale geldi. Eskiden sadece komşular dövüşürdü. Ama Afganistan ve Irak savaşları bize gösterdi ki komşular dövüşmüyor. Her şey globalleştiği gibi savaş da globalleşti. O zaman sizin global savaşa uygun bir askeri yapıya sahip olmanız lazım. Senin ordunu yöneten insanların, zihinlerini komşu savaşları döneminden global savaşa göre değiştirmeleri lazım. Yani bütün ordular senin müttefikin ama düşmanın da olabilir. Senin ona göre hazırlanman gerekiyor. Böyle bir hazırlık var mı? Ya da biz böyle bir şeyi görüyor muyuz? Söylemek istediğim şey bu. Orduda belki bu hazırlık var. Kalkıp görmediğim bir şey için de yoktur diyemem, ama varlığının bir işaretini henüz toplum görmüş değil. Bunu toplumla paylaşmadığın sürece kimin haberi olacak peki? Toplumun bir parçası olarak ordu bunu bizimle paylaşmak zorunda.

Biz sadece ordunun türban hakkında ne düşündüğünü biliyoruz, ordunun eğitim hakkında ne düşündüğünü biliyoruz, ama ordunun askeriye konusunda ne düşündüğünü bilmiyoruz. Sonra Genelkurmay Başkanı Kıbrıs'la ilgili bir açıklama yaptı. Singapur'dan İngiltere'ye giden bir güvenlik zincirinden söz etti. İnsaf, böyle bir şey mi var yani?

• Türkiye'de yaşayanlar genellikle bir tek şeyden çok emindir: Her türlü şey olabilir dünyada ama en azından Kurtuluş Savaşı'ndan beri yurtlarına dönük bir saldırıya karşı "bizim ordumuz var, o önler". Bundan hiç şüphelenmezler, böyle bir iç rahatlığı vardır. Ne kadar gerçekçi olup olmadığını tartışacak değilim. Hiç böyle bir şey hissettiğiniz oldu mu?

Hayır. Son üç yüz yıldaki Osmanlı ve bizim savaşlarımıza bir bakmak lazım. Kaç tane galibiyetimiz, kaç tane yenilgimiz var. Çok övündüğümüz Kıbrıs Savaşı'na bir bakmak lazım. Ben Kıbrıs Savaşı çıktığı sırada AP'de (Associated Press'te) çalışıyordum, yeni gazeteciliğe başladığım yıllar. O zaman AP'den bütün dünya ajanslarına bu savaşla ilgili Amerikan generallerinin yorumları yayımlandı. İki tane generalin yorumunu hiç unutmuyorum. Bizzat kendim okudum, biri şöyle diyordu: "Biz Türkler'e bombalamayı öğrettik ama nereyi bombalayacaklarını öğretememişiz." Çünkü kendi gemimizi batırmıştık. Bir başka Amerikan generalinin ise şu açıklamasını gördüm: "Ben Kıbrıs Savaşı'nı gördükten sonra eğer bir Sovyet generali olsaydım, Türkiye sınırındaki güçlerimi yarı yarıya azaltırdım." Şimdi bunlar topluma yansıdı mı?

• Ben de ilk kez duyuyorum.

Peki bunları okuduktan sonra çok güvenebilir misin? Kıbrıs Savaşı'nda karşımızdaki güç dünyanın en küçük askeri güçlerinden biriydi. Şimdi onun askeri tahlillerini yapabilecek durumda değilim. Ama ben bu iki Amerikan generalinin yorumlarını, dünyaya yayılan haber ajansının resmi bülteninde okudum. AP'nin 1974 Temmuz arşivini açan olursa bunlar orada hâlâ duruyordur zannediyorum.

• Hiçbir güven duymuyorsunuz bu anlamda...

Ben Türkiye'nin Genelkurmay Başkanı'nın Cudi Dağı'na Türk bayrağı diktiği için övündüğünü kendi kulaklarımla duydum. Cudi Dağı nerede diye sorarlar adama? Cudi Dağı Türkiye'nin içinde... Bir ordu kendi ülkesindeki bir dağa bayrak dikmekle övünüyorsa, ben o işe kuşku ile yaklaşırım ve sorarım: "Kardeşim o adam oraya nasıl girdi?"

Ordu öncelikle sınırları koruyacak. Bizim ordumuz bir polis gibi davranıyor çünkü. Ordu polis gibi davranamaz. Çünkü düşman ve suçlu iki ayrı kavramdır. Ordu sınırları korur. Sınırlarımızı korusun, ordumuzun başımızın üstünde yeri var. Çünkü görevi bu. Bunu yapsın, bana bu güveni versin. Bana kimsenin sataşamayacağına dair güven versin. Biz bu güvene sahip miyiz? Saddam Türkiye'yi tehdit ediyordu. ABD karşısında perişan olan ordusuyla Saddam defalarca Türkiye'yi tehdit etti. Yani şimdi Saddam tarafından tehdit edilecek bir ülke olmak istemem. Nasıl oluyor da Türkiye'de bu kadar büyük bir ordu varken Saddam gibi bir adam, ABD karşısında iki haftada yerle yeksan olan ordusuyla bize posta koyabiliyordu. Bu nasıl oluyor?

• Çok teşekkür ediyorum bu söyleşi için.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova