ISBN13 978-975-342-517-9
13x19,5 cm, 376 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Havalandırma, 2002
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Zafer Yenal, “Gerçeğin konservesi”, Virgül, Temmuz Ağustos 2005

“[Y]oktan var edilen” efektlerin alanında yaratıcılık ile iktidarın, oyun ile gerçekliğin birbirini nasıl etkilediğini görmek mümkün. Efektler ve müzikle gerçekçileşen radyo oyunları, “milli” manzarayı stüdyonun “boşluğunda” sesle taklit etmek anlamına geliyordu. Oyunlarda çoğunlukla yüceltilen Anadolu’yu temsil ettiği varsayılan doğa sesleri bile Ankara’daki stüdyolardan ya da çevrede yapılmış kayıtlardan geliyordu. Örneğin [Ertuğrul] İmer köydeki bir derenin sesini, Ankara’daki su oluklarından kaydettiği sesle üretmişti. (s. 273)

Radyonun Sihirli Kapısı’ndan alıntıladığım bu cümlelerin, bu çalışmadaki temel meseleleri ve kaygıları tartışmak için bir kalkış noktası oluşturabileceğini düşünüyorum. Yukarıdaki alıntıda hemen kendini hissettiren ve genel olarak kitabın bütününe de sirayet eden bir gerilimin mevcudiyetinden söz etmek mümkün. Radyo teknolojisi yoluyla Türkiye’nin farklı yerlerine dağılan bu gerilimin bir ucunda, çok yaratıcı ama bir o kadar da yapay bir kurguya yaslanan yollarla üretilmiş, arzulanan ve hayal edilen “millet”le ilgili bir hakikat temsili var; diğer ucunda da, bu temsilin üstünü kapatmaya çalışırken içinde barındırdığı ve yeniden şekillendirdiği farklı düzeylerdeki maddi süreçlere dair sıkıntılar, boşluklar ve karşıtlıklar. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden itibaren ortaya çıkan ve bugünlere de taşınan bu gerilimi tespit etme, anlama ve yorumlama çabasının kitaba damgasını vurduğu kanaatindeyim. Hiç kuşkusuz, bu gerilimin işaret ettiği toplumsal ve tarihsel süreçlerin başında, bu kitabın da ana temasını oluşturan, Türkiye’de millilik ve modernlik meselesi yer alıyor. Buradan hareketle Radyonun Sihirli Kapısı’nı açan iki anahtar kavramın “Garbiyatçılık” ve “politik öznellik” olduğunu görüyoruz hemen.

Ahıska’nın kavramsallaştırdığı biçimiyle Garbiyatçılığın, ne Doğu’nun Batı’ya karşı tepkiselliğinin ifade bulduğu savunmacı bir söylem ne de Batı’nın ekonomik ve politik üstünlüğüne öykünerek Batı hayranlığını merkeze alan Batıcı bir ideoloji olarak görülemeyeceği açık. “Şarkiyatçılıkla ve kapitalizmin dünya çapında gelişimine eşlik eden bir dizi teknoloji ve pratikle olduğu kadar, devletin kurumsal mirasıyla, milliyetçilik gibi başka söylemlerle, cinsiyet rejimine ilişkin çeşitli düzenlemeler ve varsayımlarla ilişki içinde oluşan Garbiyatçılığın” çok karmaşık, çok aktörlü ve herhangi bir çizgiselliğe oturtulamayacak bir tarihi var. (s. 74) Garbiyatçılık bir yandan “Batı-dışı sayılan bir alanda modernliği tarihsel olarak belirli bir şekilde temsil etme, başkalarına ve kendine karşı sunma tarzı” bir yandan da “iktidar pratiklerini ve öznelliği hem kuran hem de anlamlandıran bir söylemsel harita” olarak tanımlanabilir. (s. 72, 74) Garbiyatçılığın şekillendirdiği bu söylemsel alanı biçimlendirme, sınırlarını çizme ve bu yolla da “özne konumuna” yerleşme ve iktidar konumunu sürdürme biçimlerinin sorgulanması da bizi “politik öznellik” kavramına götürüyor.

Ahıska’ya göre, Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Türkiye’de bir iktidar söyleminin oluşumunda çok merkezi bir konuma sahip olan Garbiyatçılığın sınırlarının ortaya çıkmasında ve dönüşmesinde, özellikle iki temel dinamiğin altını çizmek gerekiyor. Birincisi, bu iktidar söylemi yaratma süreci, her zaman “hayal edilen bir Batılılığa ve Batılı göze göre” şekillendi ve değerlendirildi. “Hayal edilen Batı’yla” kurulan ilişki her zaman “diyalojik” bir nitelik taşıdı; yani “tarihsel olarak iç içe geçmiş olan Şarkiyatçılık ile Garbiyatçılık eşitsiz bir ilişki içinde de olsa” hep birbirlerine seslendiler, birbirlerini şekillendirdiler. (s. 88) İkincisi iktidarın, ülkedeki her türden toplumsal hiyerarşinin ortaya çıkardığı çelişkiler ve çatışmalarla baş etme, bunları gizleme ve ehlileştirme çabası, bu süreci derinden etkiledi. Yani bir yandan sanal Batı bakışı, bir yandan da sanal “halk” ve “dinleyici” tasarımı “millilik ve modernliği bir arada kimlikleştiren” Garbiyatçılığı türlü yollarla yeniden üretti. (s. 101) Dolayısıyla Türkiye’de toplumsal iktidar için mücadele veren politik ve kültürel seçkinler, milli ve modern olanın ne ve nasıl olması gerektiği konusunda dışarıdaki modelleri ithal edip, içeride bunların birer taklidini, kopyasını gerçekleştirmeye çalışan pasif uygulayıcı konumunda hiçbir zaman olmadılar. Bu seçkinler, gayet aktif özneler olarak, Batılı/Doğulu, erkeksi/kadınsı, modern/geleneksel, Türk/yabancı, kamusal alan/özel alan gibi kavramlar etrafında kodlamaya ve tanımlamaya çalıştıkları toplumsal ayrışma noktalarının nerede başlayıp nerede bittiğine dair sürekli bir “sınır idaresinin” içerisindeydiler.

İşte bu nokta, Meltem Ahıska’nın çalışmasının, genel olarak Türkiye’de milliyetçilik ve modernleşme süreci üzerine yapılan ve son yıllarda sayıları giderek artan incelemeler arasında nerede durduğunu ve neyi amaçladığını tespit etmek açısından önemli. Ahıska’nın çalışmasında Garbiyatçılık kavramını merkeze alarak, bir millet hayal etmenin içerdiği gerilimlerin, olumsallıkların ve tarihselliklerin altını çizerken, benzer alanlarda yapılan birçok çalışmada veri olarak alınan “milli kimlik” kavramını Türkiye’de radyo yayıncılığının ilk yıllarında yaşanan deneyimler çerçevesinde sorunsallaştırdığını görüyoruz. Kitapta incelenen olaylar ve deneyimler arasında alaturka müziğin bir dönem radyolarda çalınmasının yasaklanmasından tutun da, Ankara Radyosunun ilk yıllarında hem Batı hem de alaturka müzik icracısının Riyaseticumhur Müzik Takımı adı verilen askeri bir bando olmasına, köşkte Atatürk’e de Rumeli türküleri söyleyen radyo sanatkârı Osman Pehlivan’a, çoğu zaman bir “medeniyet” göstergesi olarak addedilen ve radyo konuşmalarında sıkça tekrarlanan “neşeli olma” temasına, duyulmasının sakıncalı olduğu düşünülen yabancı radyo yayınlarını “bozan” radyo teknisyenlerine, yazının girişinde alıntıladığım, Ertuğrul İmer gibi ses bantlarıyla otlar üzerinde yürüme sesi çıkartan efektörlere, hiçbir zaman oluşturulmayan arşivlere kadar birçok örneği saymak mümkün. Bu örnekler, Türkiye’de özellikle 1930’ları konu alan milliyetçilikle ilgili çalışmalarda yaygın olarak görülen milli kimlik tanımını yekpare, türdeş ve sorunsuz olarak ele alan ve milli kimlik oluşumunun içerdiği çatışmaları ve özgüllükleri gör(e)meyen yaklaşımları da epeyce şüpheli kılıyor. Başka bir deyişle, Ahıska, kitabında saf bir “milli ses” yaratılması sürecinde ortaya çıkan farklı türden öznelliklere ve bu öznelliklerin içerdiği parçalanmalara, bölünmelere, fazlalıklara ya da eksikliklere dikkat çekerek, bu sürecin salt bir “kurgu”, “inşa” ya da “projelendirme” meselesi olmadığını gösteriyor. Kitabın özellikle “Radyo Stüdyosu”, “Radyo Konuşmaları” ve “Radyo Oyunları” bölümlerinde yapılan tahliller ve tartışmalar sürekli, bu sürecin içerdiği dalgalanmalara, gel-gitlere ve olumsallıklara işaret ediyor, bu sürecin ne kadar politik ve mücadeleli bir süreç olduğu konusunda okuyucuyu uyarıyor. Yani “milli ses”in oluşması ve yayılması, Batı’dan Doğu’ya ya da yukarıdan aşağıya doğrusal ve tek yönlü bir çizgi üzerinde değil, kendi çatışmalı tarihi ve tarihselliği içerisinde gerçekleşiyor. Bu tarihselliği anlamak ve tanımak doğrultusunda bir iktidar söylemi olarak Garbiyatçılığın önemine dikkat çektiği için, Radyonun Sihirli Kapısı milliyetçilik ve modernleşme çalışmalarına önemli ve kalıcı bir katkı niteliği taşıyor.

Türkiye’de cinsiyetin toplumsal anlamları, kadınlar ile milllileşme süreci arasındaki ilişki, Şarkiyatçılık ve milliyetçilik tartışmaları, hafıza-tarih ilişkisi, farklı modernlik yaklaşımları, devletin beden politikaları gibi bugün çok tartışılan farklı alanlara dair önemli soruların, psikanalitik eleştiriden medya çalışmalarına, milliyetçilik incelemelerinden toplumsal cinsiyet çalışmalarına uzanan çok geniş ve zengin bir kavramsal çerçeve içerisinde ele alındığını görüyoruz bu çalışmada. Dolayısıyla büyük ölçüde 1927-50 yılları arasında yapılan, radyo tarihiyle ilgili mülakatlardan, arşiv araştırmalarından ve yayın taramalarından oluşan çok titiz bir araştırmaya dayanan kitabın içerdiği tartışmalar, Türkiye’de radyo yayıncılığı tarihinden ya da milli kimlik ile radyo arasındaki ilişkinin incelenmesinden çok daha ötelere uzanıyor. Bununla birlikte, radyo-toplum ilişkisinin kitapta üzerinde özellikle durulması gereken meselelerden birisi olduğunun da altını çizmeliyim burada. Başka bir deyişle, radyo teması sadece önemli birçok meseleyi tartışmak için yazara ampirik bir çıkış noktası oluşturduğu için değil, kitaptaki merkezi kavramsallaştırmaların tam da ortasına oturduğu için de üzerinde durulması gereken bir husus. Bu noktada, “radyo deyince bir yandan da ‘kablolar, vericiler ve elektronları’ düşünmemek imkânsız” diyen Meltem Ahıska’nın ne kastettiğini anlamak önemli. Bu anlama çabası doğrultusunda büyükçe bir parantez açarak, kitaptaki tartışmaların biraz dışına çıkmak istiyorum.

Son dönemlerde yaşanan devrimsel teknolojik gelişmelere paralel olarak, toplum-teknoloji ilişkisini irdeleyen çalışmaların sayısında da önemli bir artış var. Bu çalışmalarda çokça öne çıkan, teknolojilerin de, özünde politik olduğunu düşünen bir eğilimden söz etmek mümkün. Bu eğilim, kendini toplumsal ve tarihsel çalışmalar alanında sıkça rastlanan iki egemen yaklaşıma karşı eşit mesafede konumlandırıyor. Bunlardan biri, kısaca teknolojik indirgemecilik olarak nitelendirilebilecek, toplumsal değişimi anlamak için teknolojik gelişmeleri esas açıklayıcı değişken olarak gören yaklaşım. Diğeri de, teknolojilerin kendi niteliklerinden bağımsız olarak, hep belirli toplumsal süreçler tarafından şekillendirildiğini, anlamlandırıldığını ve kullanıldığını iddia edip, toplumsal ve tarihsel güç ilişkilerine vurgu yapan yaklaşım. Teknolojilerin politikliğini vurgulayan eğilime göre ise, teknolojiyi toplumsal süreçlerden bağımsız ve dışsal bir değişken olarak görmek yerine, teknolojiyi problematize ederek, toplumsal tahlillere içkin bir hale getirmek gerekiyor. Bu eğilime göre, hem teknolojilerin belirli biçimlerde tasarlanması kimi toplumsal tercihlerin önünü açarken diğerlerini kapattığı için hem de bazı teknolojiler tasarımlarından bağımsız olarak kimi toplumsal ilişki biçimlerinin sürmesiyle daha uyumlu olacak nitelikler taşıdığı için, teknoloji-toplum ilişkisi daha ciddiye alınması gereken bir mesele. İşte bu eğilimin izlerini Radyonun Sihirli Kapısı’nda da sık sık gördüğümüz kanaatindeyim.

Ahıska’nın teknolojiyi araçsallaştırmayarak, çalışmasının birçok yerinde, radyonun kendisini de sorunsallaştırdığını, bu teknolojinin politikliğinin, toplumsallığının ve tarihselliğinin altını çizdiğini görüyoruz. Radyonun göze değil kulağa hitap eden bir iletişim aracı olması bakımından “hayal etmeye” daha çok imkân tanıması, “şimdi ve burada” olanı vurgulayarak farklı bir zamansallık ve mekânsallık kurgulamaya elverişli olması, Türkiye’ye “dışarıdan” gelen bir teknoloji olması gibi noktalara parmak basması bu açıdan anlamlı. “Radyodaki seslerin kalitesi, radyo konuşmalarının kompozisyonu, sunucuların aksanları, radyo oyunlarının dramatik yapısı” gibi “teknik meseleler” olarak paranteze alınabilecek konuların da çalışma boyunca sorunsallaştırılması, yine benzer kaygılarla anlaşılabilir. Yani Ahıska’nın sadece radyo teknolojisinin milli bir çerçevede nasıl algılandığı ve deneyimlendiğiyle değil, aynı zamanda “kablolar, vericiler ve elektronları” da içeren radyo teknolojisinin, o çerçeveyi nasıl şekillendirip dönüştürdüğüyle ilgilenmesi, kitabın en önemli ve anlamlı özelliklerinden birisi. Kısacası bu kitabın, teknoloji-toplum ilişkisi konusunda da akla getirdiği yeni sorular ve düşünceyi kışkırtan tahlilleriyle teknoloji çalışmaları alanına da çok özgün bir katkı yaptığı söylenebilir.

Radyonun Sihirli Kapısı’nın, Heidegger’in deyişiyle, bir “tarihsel sorgulama” olarak da okunabileceğini düşünüyorum. Yani neyin hâlâ nasıl olduğunu sorduran, bu anlamda tarihi dondurmadan, şeyleştirmeden bugüne taşıyan bir kitap. Öyle ki, radyonun iletişim alanındaki hükümranlığının çoktan son bulduğu, ulus-devletlerin eskisine kıyasla yaptırım ve bağımsız politika üretme kapasitelerinde ciddi azalmalar yaşandığı, siyaset ve kültür sahnesinin uluslar ötesi kuruluşlardan sivil toplum örgütlerine bir dizi yeni aktör tarafından şekillendirildiği bir dünyada, Garbiyatçılık tartışması bize hâlâ “geçmişin yükünün” ne kadar ağır ve dolayısıyla bugünü anlamak açısından ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor; “oyuna geldiğimiz” alanı bütün çıplaklığıyla ve karmaşıklığıyla gözler önüne seriyor. Bugün Türkiye’de vatandaşlık, kadın sorunları, anadilde konuşma hürriyeti, işkence, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, “azınlık” hakları gibi birçok hayati meselenin görülür, duyulur mecralarda “hayali Batılı göze” endeksli bir şekilde tartışıldığını biliyoruz. “Bu kafayla Avrupa Birliği zor” sloganından tutun da, bir tren kazasının muhasebesinin “Avrupalılık” ölçütleri üzerinden yapıldığı, bir futbol karşılaşması organizasyonunun bile Avrupa karşısında verilen bir “sınav” olarak görüldüğü bir Türkiye’de yaşıyoruz. Öte yandan aynı Türkiye’de başka bir “gerçeklik” düzeyinde, “varoşlarda” yaşayanlar gecekondu yıkımlarına karşı mahallelerinde örgütlenerek direniyor, Kürtler her türlü şiddete karşı yıllardır mücadele veriyor, kadınlar yoksul mahallelerde tiyatrolar düzenleyerek koca, baba baskısına karşı tepkilerini dillendiriyor... Yani bir yanda “seslendirilen” gerçekler, öte yanda da çoğu zaman görmezden gelinen, sese dönüşemeyen deneyimler... 1940’larda Radyo dergisinde yazan Burhan Belge, “radyo, meraklılarına ilim ya da sanat hadisesinin kendini değil de buna yakın bir kopyasını, binaenaleyh, bir müstehzarını, bir konservesini sunar” diyor. (s. 137) Deneyimlenen gerçekliğin, “gerçekliğin konservesinden” çok farklı olabileceğini, içinde farklı yaşamsal imkânları ve ihtimalleri de barındırabileceğini okuyucularına hatırlatan Radyonun Sihirli Kapısı, düşünmeye ve tartışmaya yer açıyor.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova