ISBN13 978-975-342-605-3
13x19,5 cm, 128 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Geriye Kalan Devrimdir, 1997
Şarkı Okuma Kitabı, 2000
Tarihin Bilinçdışı, 2004
Çokbilmiş Özne, 2008
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Giriş’ten, s. 11-18.

42.

Douglas Adams, Hayat, Evren ve Her Şey

Bu kitabın bir "ne" olduğundan ben de pek emin değilim aslında. Deneme olduğu kuşkusuz, ama yer yer deneme biçiminden uzaklaşıyor, daha "akademik" bir tartışma üslubuna özeniyor. Şekline bakacak olursanız bir aforizmalar kitabı. Ama başında her sayı gördüğünüz paragrafı aforizma sanmayın; bazı numaralı paragraflar (aforizma biçiminde yapılmaması gerektiği üzre) önündeki ve arkasındaki paragraflara bağlanıyor, bir mantık dizgesinin içindeki, ancak o dizgenin tümüyle birlikte anlamlandırılabilecek maddelere dönüşüyor. Bir "tezler" kitabı hiç değil; zaten bu kadar çok (318 adet) tezim olsaydı, bir değil on kitap yazmam gerekirdi, üstelik bunların çoğu da genellikle boş laflarla dolu olurdu. Dolayısıyla elinizdeki kitap, "arada sırada tezlere de rastlanabilecek, aforizmalar şeklinde kurulmuş bir denemeler kitabı." Eğer bu karmaşık biçimin tutacağı hakkında küçük de olsa bir ümit besleseydim, kendisine şık bir isim bile uydururdum, ama değeceğini sanmıyorum.

Bu kitap psikanaliz hakkında bir kitap değil; nitekim, birkaç başlık dışında, psikanalitik teoriden alıntılar ve tartışmalarla ilerlemiyor. Tersine, psikanalizi gündelik hayatta nasıl işe yaratabileceğimize dair ipuçları sunmaya çalışıyor. Bu yüzden de en çok kullandığı noktalama işaretlerinden biri soru işareti. Çünkü, özellikle pop-psikoloji ve pop-psikiyatri alanlarında sanıldığı gibi, psikanalizin bir cevap verme/çözüm sunma tekniği değil, bir soru sorma yöntemi olduğunu söylemeye çalışıyor. Bu farkın önemini ne kadar vurgulasam az: Psikanaliz bize cevaplar vermez, çözümler sunmaz; çünkü bunları yapabilmesi için onu uygulayan kişinin, yani psikanalistin, doğru cevapları bildiğini varsayması gerekirdi. Oysa psikanalist de sizin bizim gibi bir insandır, psikanaliz tekniğini bilir, bu konuda uzmandır; ama doğru/yanlış gibi temelinde etik bir konu hakkında hiçbirimizden fazla bir fikri yoktur, olamaz da – yoksa psikanaliz uzmanı değil hakikat uzmanı olurdu.

Psikanaliz Neyi Çözümler?

Bu vurguyu yapmamın pratik bir nedeni de var: Son zamanlarda psikoloji, psikiyatri ve psikanaliz gibi (aslında birbirinden esasta farklı) disiplinler, medyanın da gayretleriyle "popüler" alanlara dönüştü. Gün geçmiyor ki bir "uzman" televizyonda ya da gazetelerde boy gösterip birinin "neden" intihar ettiğini, ötekinin "neden" depresyonda olduğunu, bir başkasının "neden" cinayet işlediğini, ya da satanist olduğunu, ya da sevgilisini dövdüğünü "açıklamasın". Bu medya uzmanlarından biri psikoterapinin anlam ve gerekliliğini şöyle açıklıyor:

Ruhsal sorunların veya davranış bozukluklarının yok edilmesi için kullanılan yönteme psikoterapi deniliyor. Psikoterapi hekimle hastanın konuşması esasına dayanıyor. Hasta çocukluğunu, geçmişteki travmaları, olumsuz alışkanlıkları, duygusal çatışmalarını anlatır. İşte psikoterapi bu çatışmaları çözümler, kaygı ve gerginlikleri azaltır, ruhsal uyum düzeyini arttırır. Bu diyalog seansları kişinin ve gelişme sürecinin önünde duran engelleri fark etmesini sağlayabilir. Bireysel terapi seansları genellikle 40-45 dakika sürer. Psikoterapi en basit ve anlaşılır haliyle beyin bilgisayarında hatalı işlem yapan duygu ve düşüncenin bir uzman tarafından doğrusuyla değiştirilerek, doğru sonuç yani doğru davranışa çevrilmesidir. (Dr. Arif Verimli, Radikal, 1 Eylül 2006)

Günlük bir gazetede yayınlanan (dolayısıyla son derece uçucu ve geçici) bu yaklaşımı bir kitapta tartışmaya açmam, bu sözlerin kendi başlarına çok önemli olmalarından değil, son on yıldır Türkiye'de yaratılan/yaratılmakta olan pop "psikoloji-psikiyatri-psikanaliz" üçgenini çok iyi temsil etmelerinden. Yukarıdaki "tanımlayıcı" paragraftan ilk anladığımız şey, ruhsal sorunların veya davranış bozukluklarının "yok edilebilir" olduğu. Oysa psikanaliz pratiği bize bazı davranış bozukluklarının "giderilebilir" olduğunu söylese de, "ruhsal sorunların", yani kişilik özellik/bozukluklarının, nevrozların ve hele hele psikozların "yok edilebileceğine" dair hiçbir şey söylemez. Psikoterapinin bu durumlarda sunabileceği en iyi şey, bu "sorunlarla" başa çıkmanın, bir arada yaşamanın öğrenilmesi olabilir ancak.

Ancak bu yaklaşımın en büyük sorunu burada değil: Uzmanımız bize bir psikoterapi tanımı veriyor: "Psikoterapi en basit ve anlaşılır haliyle beyin bilgisayarında hatalı işlem yapan duygu ve düşüncenin bir uzman tarafından doğrusuyla değiştirilerek, doğru sonuç, yani doğru davranışa çevrilmesidir." Beynin bir bilgisayara (yani insan yapımı bir makineye) benzetilmesinin sakıncalarına hiç girmiyorum, çünkü bu beyin-bilgisayar metaforunu herkes (sakıncalarını bilmesine rağmen) zaman zaman kullanır. Buradaki sorun, "hatalı işlem yapan duygu ve düşüncelerin" doğrularıyla değiştirilmesinde. Hem de "bir uzman" tarafından. Bu "uzman" hangi konuda uzman? İlk olarak birinin beynindeki duygu ve düşüncelerin nasıl değiştirileceği konusunda uzman olmalı, çünkü hepimizin gündelik hayatımızdan bildiğimiz gibi, bu kolay bir iş değildir. Bireylerin kişilik kuruluşlarına yerleşmiş, çoğu bilinçsiz/bilinçdışı özelliklerini bir yana bırakalım, basit gündelik politika, ya da tuttukları futbol takımı gibi konulardaki duygu ve düşüncelerini değiştirmek bile son derece zordur. Demek ki bu psikoterapi uzmanları birer değiştirme uzmanı aslında.

Ancak işler burada bitmiyor. Bu kişilerin değiştirme konusunda uzman olmalarının gerekmesi bir yana, aynı zamanda "doğru"nun ne olduğu konusunda da uzman olmalılar. Demek ki, bir psikoterapiste gittiğinizde, onun "doğru"nun ne olduğu hakkındaki kanaatlerini de benimsemeye hazırlıklı olmalısınız. Yani, örneğin ben, diyelim depresyon şikâyetiyle bir "uzman"a gitsem, saçlarımı ve sakalımı kestirmiş, takım elbise giyer bir halde çıkabilirim o uzmanın kapısından. Çünkü o uzman benim yaşımda bir "Türk erkeği" için "doğru" olanın bu olduğuna inanıyor olabilir – eh, ben de ondan iyi bilecek değilim ya. Zaten dirensem ne fark eder? O uzman bir "değiştirme uzmanı" aynı zamanda, o yüzden ben istesem de istemesem de "değişeceğim".

Burada "psike" (ruh/akıl) öntakısını alan disiplinlerin farklarını tartışacak değilim. Ancak adları ne olursa olsun, bu disiplinleri uygulayan kişiler esasta despot bir zihniyet benimser, "hakikat" adına bildikleri birkaç genel-geçer doğru kırıntısının da evrensel bir hakikati temsil ettiğine inanırlarsa, ortaya psikiyatri, psikoloji ve psikanaliz adına uygulanan bir zorbalıklar dizisi çıkar ki, diğer ikisini bilmem ama, ben psikanalizin bu oyuna kurban gitmesine seyirci kalmak istemem. Psikanaliz doğruları bilmez, onları aramamıza yardımcı olabilir sadece. Ama bazı psikanalistler bize kendi "doğru"larını empoze etmeye çalışırlarsa, bu psikanalizin kabahati değildir. Aynı insanlar politikaya atılsalardı da, ikide bir "Ordu göreve!" deyip duracaklardı. Nasıl buradan politikanın esas itibariyle despot ve militarist olduğu sonucuna varamıyorsak, psikanalizin de (bu insanlar yüzünden) despot olduğunu söyleyemeyiz.

Bunları bir kez kabul ettikten sonra, psikanalizin hayatımız hakkında gene de çok önemli şeyler söyleyebileceğini iddia edebilirim artık.

Psikanaliz ve Hakikat

Bu kitap boyunca önereceğim şeylerden biri, belki de en önemlisi, erişilebilir, "Hah, işte buldum!" diyebileceğimiz bir hakikatin olmadığı. Ancak bu iddianın kendisinin de sınırlarının çok iyi bilinmesi, kendi "hakikat"iyle ilişkisinin çok iyi kurulması gerekiyor. Erişilebilir bir hakikatin olmaması, hakikate erişme gayretinden vazgeçmemiz anlamına gelmez. Bu cümle bir paradoks gibi görünüyor olabilir, o yüzden de biraz daha ayrıntısına girerek tartışmalıyız: Postmodernite çağında, hakikat "göreli" bir şeye dönüştü. Bunun iyi ve kötü yanları var. Yirminci yüzyılın ortalarına kadar süren (rasyonalist ve pozitivist alt-türleriyle) Aydınlanmacı inanç sistemleri, bize nesnel olarak belirlenebilen tekil bir hakikat vazedegelmişlerdi. Postmodern inanç sistemleri buna karşı çıkarak hakikati görelileştirdiler. Nesnel ve mutlak bir hakikat yerine, her düşünce sisteminin, her yöntemin, ve giderek her bireyin kendi başına ulaşabileceği göreli, çoğul ve sonsuz bir hakikatler dizisinden bahseder oldular. Ortak (toplumsal ya da komünal, gönüllü ya da gönülsüz) hareket biçimleri ise, bu sonsuz sayıdaki hakikat arasında tartışma (ya da pazarlık) yoluyla varılabilecek mutabakatların bir ürünüydü. Böylece metaların, daha sonra düşünce, duygu ve inançların, daha sonra da sanatın ardından, en nihayet hakikat de serbest piyasa ekonomisinin bir parçası haline geldi: Bu gelişmeyi kapitalizmin (bildiğimiz kadarıyla) son evresi olan postmodernizme borçluyuz.

Postmodernizm hakikati mutlak konumundan kurtardı kurtarmasına, ama bir yandan da metalaştırdı, bir pazarlık ve alım-satım nesnesi haline getirdi. Aslında bunda pek kızılacak bir şey de yok; kapitalizmin iki yüzyıldır yapmakta olduğundan çok farklı bir şeyden bahsetmiyoruz. Kapitalizm münhasıran Avrupalı iken mutlak ve evrensel bir hakikate ihtiyaç duymuştu; küreselleşen kapitalizm ise çok-kültürlü ve çok-hakikatli olması gerektiğini fark ettiği için, postmodernizmin hakikati öznelleştirip dağıtan dinamiğini benimsedi. Buna karşı bir önceki yüzyılın Aydınlanmacı/evrenselci/ mutlakçı (ama gene de kapitalist) hakikat idealine sarılmak, postmodernist piyasa hakikatine bir muhalefet oluşturacaktır mutlaka, ancak bu muhalefet devrimci olmaktan ziyade gerici bir çerçeve oluşturmaktan da kurtulamaz.

Psikanaliz, Adam Phillips'in de Dehşetler ve Uzmanlar'ında belirttiği gibi, Aydınlanma evrenselciliği ile postmodernist göreciliğin tam arasında bir yerde durur. Bu nedenle Phillips Freud'u "Aydınlanmacı Freud" ve "Freud-sonrası (Post-Freudcu) Freud" olarak iki ayrı biçimde algılamamız gerektiğini söyler. Freud'un bu iki veçhesi kronolojik olarak ayrılmaz; dolayısıyla Freud başta Aydınlanmacıydı, daha sonra "postmodern" oldu, dememiz mümkün değildir. Tersine bu iki veçhe Freud'un farklı dönemlerinde, değişen ağırlıklarla daima mevcuttur. Psikanaliz, bünyesinde Aydınlanmanın en olumlu yönü olan, dogmalardan ve verili hakikatlerden bağımsız bir hakikat arayışını barındırır; ama aynı zamanda, yirminci yüzyılın ikinci yarısında gelişecek olan, ulaşılabilir ve aktarılabilir evrensel bir hakikatin varlığını sorunsallaştıran anlayışın nüvelerini de içine taşır. Kısacası yalnızca "hastalıklı" davranışları, semptomları değil, tüm davranışlarımızı, düşüncelerimizi ve duygularımızı birtakım nedensel bağlantılar kurarak açıklamaya çalışan psikanaliz, aynı zamanda da bu davranış, düşünce ve duyguların bütünsel olarak açıklanamayacaklarını, çünkü fazlasıyla-belirlenmiş olduklarını ve açıklama/nedenselleştirme gayretlerimizden kaçan bir çekirdeğe sahip olduklarını daha baştan kabul eder.

Dolayısıyla psikanalizi bir anlama/anlamlandırma gayreti olarak benimsediğimizde, evrensel bir hakikate ulaşmaktan (daha doğrusu bu hakikate ulaşmış olduğumuzu varsaydığımız ânı olgusallaştırmaktan) ümidimizi kessek de, bu hakikati aramaktan vazgeçmememiz gerektiğini biliriz. Psikanalizde önemli olan arayışın, anlamlandırma çabasının kendisidir. O yüzden de psikanalitik terapide kesin çözümler, şu semptomu bir anda giderecek, şu kişilik bozukluğunu çabucak "düzeltiverecek" bir sihirli değnek yoktur; önemli olan terapi sürecinin kendisidir.

Kuşkusuz benim terapist olmak gibi bir iddiam yok: Benim yapmaya çalıştığım, belli bir çağın ve belli bir kültürel yapının sanat ve kültür adına verdiği ürünleri, hatta bunların daha "popüler" ve bu yüzden de gündelik hayatımızın kurgusu içinde daha fazla yer tutan örneklerini ele alıp, psikanalizin anlamlandırma yöntemleriyle incelemekten ibaret. Ancak bu çaba da, tıpkı psikanalitik terapi süreci gibi, sonuçlarından ziyade sürecin kendisiyle değer kazanabilir. Vardığım sonuçlardan ziyade onlara nasıl vardığım, bir metafora ya da bir metne hangi anlamları yüklediğimden ziyade nasıl bir anlamlandırma sürecinden geçtiğim önemli.

Daha ileride ayrıntılarıyla üzerinde duracağım bir örneği ele alacak olursak, Buñuel'in Cet obscur objet du désir (Arzunun O Karanlık/Belirsiz Nesnesi) filminde aynı rolün iki ayrı oyuncu tarafından oynanmış olmasına bir anlam yüklediğimizde, yönetmenin daha sonra bunun özel bir anlamı olmadığı, ilk oyuncunun filmden ayrılması yüzünden, yani bir mecburiyetten yapıldığı yollu bir açıklamada bulunması hiçbir şey değiştirmez. Çünkü zaten bizim anlamlandırma çabamız da olayın "hakikatini" ortaya çıkarma iddiası taşımıyordu ki! Önemli olan, bu anlamlandırma çabasının nasıl bir yol izlediği, nasıl kavramsal bağlantılar kurduğu, o tekil durumdan hareketle "Arzu" üzerine hangi önermelerde bulunduğu, ve en nihayet, bu çabanın, kurulan bağlantıların ve ortaya atılan önermelerin bizim hayatımız ve hayatımız hakkındaki fikirlerimiz üzerinde nasıl bir etkisinin olacağı. Gerisi fani. İşte tam da bu nedenle, bir metnin (bir romanın, şiirin, filmin, politik bir manifestonun) yazarı/yönetmeni tarafından nasıl anlamlandırıldığı, bizim onu anlamlandırma çabamızda önemli bir yer tutmaz. Nasıl tutabilirdi ki zaten? Bizim aradığımız şey o metnin (yazarı tarafından tasarlanıp içine yerleştirilen) hakikati değil, kendi hakikatimiz.

"Madem hakikat öznel, öyleyse uydur uydur söyle," gibi bir yere gittiğim sanılmasın. Tam tersine, metinlerde anlam avına çıkmışken kendimiz hakkında keşfettiğimiz hakikatler, aslında birbirimizle iletişim kurmanın, anlaşmanın, ortak yanlar bulmanın, ve en nihayet, ortak faaliyet ve eylem alanları yaratmanın önşartıdır. Pratikte bir anlamı olacak hakikatler, vahiyler ve tebliğlerde, ya da üstün yetenekli/dâhi/ermiş bireylerin zihninde değil, bireyler arasındaki etkileşim alanında doğar ve anlaşılır. Tam da bu yüzden, mutlak, tek ve nesnel bir hakikatin varlığından, anlaşılabilirliğinden ve aktarılabilirliğinden ne kadar kuşku duyarsak, hakikat arama gayretimizi de o denli arttıracağız demektir.

Diyeceksiniz ki, bu söylediğinin, biraz önce eleştirel bir üslupla aktardığın postmodern görelilikten ne farkı var? Hatta kendi kendimi alıntılayayım, yukarıda postmodern göreliliği şöyle tanımlamışım: "Ortak (toplumsal ya da komünal, gönüllü ya da gönülsüz) hareket biçimleri ise, bu sonsuz sayıdaki hakikat arasında tartışma (ya da pazarlık) yoluyla varılabilecek mutabakatların bir ürünüydü." Bunun şu anda söylemeye çalıştığım şeyden çok temel bir zamansal farkı var. Postmodern inanç sisteminde, özne hakikate önce kendi başına vasıl olur ve daha sonra, bu özneler arasında tartışma/pazarlık yoluyla mutabakatlar aranır. Oysa benim savunduğum durum bunun tersi: Hakikatin kendisi özneler arası alanda ortaya çıkabilir ancak. Bireyleşme topluluğun kendisindedir, sonuç arayıştadır, nesnellik öznelerin etkileşiminden doğar. Marx ve Engels daha 1844'te, Alman İdeolojisi'nde şöyle diyorlardı:

İnsan terimin gerçek anlamıyla bir Zoon politikon'dur [toplumsal hayvan, şehirde yaşayan hayvan], yalnızca sürü halinde yaşayan bir hayvan değil, kendisini ancak toplumun ortasında bireyleştirebilen bir hayvandır.

Özneler ancak toplumun içinde, birbirleriyle sürekli değişen ilişkiler kuran ve bu ilişkiler yoluyla (gene sürekli değişen) nesnellikler yaratan bireylerdir. Öznelerin öncesinde ve onlar olmasa da gene varolacak bir "Gerçek" tabii ki vardır; ancak o "Gerçek" sembolik düzenin, yani insanların dil yoluyla/dil olarak kurdukları düzenin terimleriyle algılanabilir/anlaşılabilir değildir. "Gerçek"i geçici bir an için bile olsa anlamlandırılabilir kılmak, ona bir anlam, değer, yanlılık ve amaçlılık yükleyebilmek için, gene aynı geçici an için dili dil-ötesine dönüştürmek, öznelerarası alanda özne-aşırı bir ortak özne/nesne yaratmak gerekir, ki bu an da ancak devrimci pratik olarak anlaşılabilir.
(…)

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova