ISBN13 978-975-342-605-3
13x19,5 cm, 128 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Geriye Kalan Devrimdir, 1997
Şarkı Okuma Kitabı, 2000
Tarihin Bilinçdışı, 2004
Çokbilmiş Özne, 2008
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Ufuk Dündar, “Sayın Bülent Somay”, Radikal Kitap Eki, 18 Mayıs 2007

Ne kadar kendimi her şeye uzak hissetsem de, güneşin ilk yaz ışığının okşayan, yatıştıran, –bir yerlerden tanıdık– kıpırtılar uyandıran etkisini içimde-dışımda duymak huylarımı da değiştiriyor sanırım... Doğaya yüklediğim bu iyicil, hatta sevecen kucaklayış olsa gerek size mektup yazma isteğimi canlandıran da... Yoksa, değil mektup yazmak, tanımadığım insanlara selam vermekten bile hazetmem genelde. Bir süredir sizin Bir Şeyler Eksik kitabınızı dönüp dönüp okuyorum. Tabii bu durum, gerçeklikte karşılığı olmasa da bir tanışıklık duygusu yaratıyor ister istemez.

İki hafta kadar önce, artık 'deja-vu' dediğim yeni bir 'terk-i diyar' hazırlıkları yaparken sırt çantamın onarılacak yanı kalmadığını, yenilemem gerektiğini düşündüm. Eskisinden daha çok cepli, daha kullanışlı, beni epeyce idare edeceğini tahmin ettiğim bir çanta buldum sonunda. Kitabınızı da, çantacının yanındaki kitapçının vitrininde gördüm. Kapaktaki Davud heykelinin fotoğrafıyla 'Bir Şeyler Eksik' başlığını görünce gülümsedim doğrusu... Adam, hem kral, hem peygamber, İsrailoğulları'na kırk yıl hükmetmiş, klanları birleştirmeye çalışırken hatırı sayılır bir harem de kurmuş... Bir kral peygambere bakıp 'bir şeyler eksik' diyeceksek, kalabalıklar içinde kaybolmuş, biz sıradan insanlar için ne deriz, diye kendime sormadan edemedim. Sonra kitabınızın altbaşlığını gördüm: 'Aşk, cinsellik ve hayat hakkında bilmek istemediğimiz şeyler'. Bir idealist olduğunuzu düşündüm ister istemez. İnsan, bilmek istemediği şeylerin olduğu bir kitabı neden alıp da okusun Bülent Bey?.. Okunmayacağı neredeyse garanti bir kitabı neden yazıyorsunuz?.. Merak ettim doğrusu. Hadi siz idealistsiniz diyelim, yayınevi de mi görmüyor bu içerikteki bir kitabın satılamayacağını?.. Öyleyse neden basıyor?.. Bilmemem gereken şeylere zaafım olduğu için tabii ben hemen aldım kitabınızı; içindekilere bile bakmadım alırken. Belki de benim gibi okurlara güvenerek bastı kitabınızı yayınevi, bilemeyeceğim. (Benim gibi, hayatını bilmek değil de, bilmemek üzerine kuranların sayısı, bir kitabın basılmasına yetecek kadarsa, buna ancak sevinebilirim zaten.) İyi ki yazmışsınız, iyi ki basılmış, ayrı. Yol boyu okudum kitabınızı...

Bu kez Gürcuma'ya geldim. Biraz da buralarda kalacağım... Çamur yoğurup çanak-çömlek yapanların arasında. Neden bilmem Bülent Bey, kendimi bildim bileli, hiçbir yere ait hissedemedim kendimi. Doğup büyüdüğüm annemin-babamın evinde bile bir yabancıydım sanki. Orası benim evim değildi... Ama neresi benim evim, işte onu otuz beş yıldır bir türlü bulamadım. Dünyanın her yerinde, her an olabilirim. Ama şu bilgiyle: Burada da geçiciyim. Her an gidebilirim. Her şey, her an değişebilir. Bana ait olan ve benim ait olduğum bir şey yok. Ben bu dünyanın insanı değilim ama hangi dünyanın insanıyım?.. Kendimi ait hissedebileceğim bir dünya var mı acaba?... Sanıyorum, oradan oraya giderek bu dünyayı arıyorum... Kök salabileceğim toprakları. Ama şöyle bir dönüp bakıyorum da, her toprakta ayrıkotu gibiyim; sökülüp atılmam gerekiyor... Oysa tutunma isteğimin çok güçlü olduğunu duyumsuyorum zaman zaman. Ben tutunmak istedikçe toprak benden kaçıyor sanki. Payıma hep köklerimi dışarda bırakan taşlı-çakıllı topraklar düşüyor. Köklerim dışarda, güneşten kavrulmuş, kuru, cılız. Beslenip serpilmek bir yana güdükleşip kalıyorum. Ve doğal olarak ben terk edip gidiyorum. Ben hep gidiyorum... O yere, olmayan yere... Bile bile gidiyorum. 'Deja-vu' demem bundan. Kim bilir, belki de kitabınızın 'evrenin sessizliği' bölümünde anlattığınız bir sestir aradığım, uğultunun içinden sıyrılıp kulağıma ulaşmasını umduğum bir ses, sesimi boğup yutmayan bir ses, yanına kabul eden, sesimin boşlukta yitip gitmesine gönlü razı olmayan bir ses. Aslında bu ses, kitabınızın 'arzunun o karanlık nesnesi' bölümünde anlattığınız o eksik şeydir belki de, sizin deyiminizle o 'kara delik'... Hoş, siz "Hani hep "bir şeyler eksik"ti ya hayatımızda; arzu nesnesi işte o eksik olan şeydir. Sorun şurada ki, eksik olanın ne olduğunu bilemeyiz hiçbir zaman. Eksik, sadece eksikliğiyle vardır, hiçbir zaman tamamlanamayacaktır, hiçbir zaman bütünlenemeyeceğiz" diyorsunuz ama ben ne aradığımı bildiğime göre, daha doğrusu bildiğimi sandığıma göre belirsiz arzu nesnesinin peşinden gitmek değil bu yolda olma halim. (Ama yine de, insanın bir şeyleri bildiğini sanması narsistik duygularını okşuyor, kendini iyi hissettiriyor bir süreliğine de olsa.)

Elia Kazan'ın Arzu Tramvayı filminde Stanley Kowalski'yi oynayan –çıtır– Marlon Brando, "Stella! Stella!" diye bağırırken duyumsadığınız o arzu nesnesini "Yalnızca derin, ta köklere giden, onarılamaz bir kayıp duygusu, kayıptan da öte, ilksel bir yokluk, yoksunluk" olarak açıklıyorsunuz... Arzu nesnesi için "Hiç sahip olmadığımız, sahip olmanın nasıl bir şey olduğunu bile bilmediğimiz bir şeyin yokluğu, tekinsiz bir duygu verir bize" diye yazmışsınız. Haklısınız. Ama benim duyumsadığım, tekinsizlik değil, nasıl ifade edeyim, bir 'kabul edemeyiş' belki... Tam da çok açık ifade ettiğiniz "annenin bizi çoktan bıraktığı korkusu, bu çaresiz, yıkıcı korkunun yol açtığı acı, yeis ve öfke"ye insanların saplanıp kalmasını kabul edemiyorum ben, bunu aşamamayı, bu kaderi ve kederi bir ömür boyu taşımayı. Doğduğum gibi öleceksem, niye yaşıyorum?.. Ayrıca, siz de kitabınızın 'bir şeyler eksik' bölümünde, "Eksik doldurulamaz, kapatılamaz, kamufle bile edilemez. Marifet eksikle birlikte yaşamasını öğrenmekte" diyorsunuz ya... Yani bunu beceremeyeceksem şu üç günlük ömrümde, gerçekten niye yaşıyorum?.. Sanırım, ben bunu kabul edemiyorum ve bu yüzden de bir toprakta kök salamıyorum. Çareyi gitmekte buluyorum. (Tabii, nereye kadar gideceğim?.. Kemiklerim erimeye, belim bükülmeye başladığında, ayaklarım sızıdan beni taşıyamaz hale geldiğinde ne olacak?.. Bu da ayrı bir mevzu.)

Bir de ne düşünüyorum biliyor musunuz Bülent Bey?.. "Eksik olan tek şey bizim için bir ayna aslında. Anne. Fallus" dediğiniz o eksiklikle kendimin farkına varıyorsam, o mutlak yalnızlıkta, içimdeki o muhteşem boşlukta kendimi fark edebiliyorsam (ki, o boşluk bazen nasıl da büyür, tüm dünya girip çıkar, oynar, dans eder orada; ben ufaldıkça ufalırım; yüzölçümüm küçüldükçe küçülür; yüzölçümüm küçüldükçe ağırlığım artar; oksidiyen kayaçlar gibi kabuk kabuk ağırlaşırım; bu ters orantıdan gözlerim kararır, başım döner, kendimi nasıl yok edeceğimi bilemem; tonlarca ağırlığında küçücük bir kum taneciğiyken yok olmak isterim ama hiçbir uyuşturucu derman olamaz yokoluşuma...), bu eksiklik benim kendilik bilincimin şimşek çakımlarında da olsa aydınlanmasına, kendi gerçeğimle -öyle ya da böyle- yüzleşmeme neden oluyorsa, onu baştacı etmem gerekmiyor mu?... Neyse...

Kitabınızın 'arzunun o karanlık nesnesi' bölümünde sözünü ettiğiniz İbranice "ya da" fiilinin taşıdığı anlamla, ben (biz mi yoksa?) ne bu hayatı ne de dünyayı bilebileceğim... Bilmişsem de –doğal olarak– susacağım. Ama hayatı ve dünyayı paylaştığım insanlar arasında sizin gibi hiç olmazsa neden bilemeyeceğimizi –bu büyük hır-gürün içinde kendilerine gri de olsa bir alan açıp– düşünenlerin olması, beni yollara vuran ağırlığımı almaya yetmese da, yüreğime serinlik veriyor. Size bu yüzden teşekkür borçluyum sanırım. Yüreğiniz diyemeyecegim (bu mümkün değil çünkü) ama kaleminiz (bu bir ölçüde mümkün) dert görmesin.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova