ISBN13 978-975-342-615-2
13x19,5 cm, 376 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Romancı Olarak Defoe’dan, s. 150-154.

(…) Defoe'nun romanları kendisinden daha geri pek çok yazarın eserlerinde görülen ayrıntılarda tutarlılık ve en büyük edebiyat eserlerinde görülen geniş anlamda iç uyum özelliklerine sahip değildir. Defoe asıl maharetini enfes epizotlar yazarak göstermişti. Hayalgücüyle bir olayın üzerine bir kez atladığında, bunu kendisinden önceki kurmaca eserlerin çok ilerisinde ve hatta bugün bile geçilememiş çapta kapsamlı bir sadakatle aktarabilirdi. Bu epizotlar tek tek alındıklarında muazzam bir etkiye sahiptir ve belki de Moll Flanders'ın üstünlüğü esasen büyük bir roman falan olmasından değil, Defoe'nun en zengin malzemeye sahip derlemesi olmasından kaynaklanır.

Defoe'nun yetkin epizotlar yaratma yeteneğinin, herkesçe açık eksikliklerine –kuruluştaki zayıflık, ayrıntılarda dikkatsizlik, ahlaki ya da biçimsel örüntü eksikliği– ne denli galebe çaldığı sorusu çok zor bir eleştirel problem arz etmektedir. Defoe'nun dehasında Moll Flanders'ın zorluklara karşı göğüs gerebilen benliği kadar kendinden emin ve yıkılmaz bir şeyler vardır; bu da bizi eskinin adı çıkmış eleştirel sapkınlığını kabul etmeye itmektedir: İyi kullanılan bir yetenek diğerlerinin eksikliğini telafi eder.

Yetenek elbette romandaki en üstün değerdir: Defoe usta bir gözbağcıdır ve bu özellik kendisini bir bakıma yeni biçimin kurucusu yapmaktadır. Bir bakıma diyorum, tam olarak değil: Romanı yerleşik bir tür olarak kabul etmemiz için, öncelikle, Defoe'daki yaşama-benzerliği kaybetmemiş gerçekçi anlatı, içsel bütünlüğe sahip bir olay örgüsü halinde düzenlenmeliydi; ayrıca romancının da karakter ve kişisel ilişkileri betimlenen eylemlerin gerçeksiliğini artırmaya yarayan tali araçlar olarak görmekten vazgeçip bütünsel yapının ana unsurları olarak ele alması ve onlara yoğunlaşması; bir de tüm bunların bir ana ahlaki niyetle ilişkilendirilmesi gerekiyordu. Bu ek adımları atan Richardson oldu ve Defoe'nun değil de Richardson'ın genellikle İngiliz romanının kurucusu olarak görülmesinin esas nedeni budur.

Defoe, Robinson Crusoe'nun yaratıcısına yaraşır bir şekilde, edebiyat tarihinde bir eşi daha olmayan kendi kişisel edebi türünü yaratmıştı. Kendisinden önceki bir bireyci ve edebiyat yenilikçisi olan Christopher Marlowe'un oyunları ile Defoe'nun kurmaca eserleri arasındaki şaşırtıcı derecede yakın paralelliğin de gösterdiği üzere, bu tek başınalık Defoe'nun eserlerinde bireyciliğin rolüyle doğrudan doğruya ilişkilidir.

İkisi de alt sınıflardan ailelere mensup, yoksul, iyi-eğitimli, kıpır kıpır, enerjik kişilerdi; ikisi de yaşadıkları toplumda kendilerini tatmin edecek bir yer bulmakta güçlük çekmişti ve nihayetinde ikisi de hükümetin çirkin yüzünü gördüğünden –biri muhbir diğeri gizli ajan olarak– iktidarın gizemli yönleriyle temasa geçmeyi başarmıştı. İkisinin de yaşamlarının eserlerine yansıdığını görüyoruz. Her ikisi de kendisini en iyi şekilde, toplumla radikal bir yabancılaşma içerisinde olan ve bilinçsizce de olsa kendi yaşamlarından izler taşıyan karakterler aracılığıyla ifade etmiştir; koşullarındaki muazzam farklılıklara karşın –Büyük Timur'dan Barabas'a ve Faustus'a, Robinson Crusoe'dan Moll Flanders ve Albay Jacque'a kadar– aralarında sıkı bir ailevi benzerlik vardır. Bu tür ana karakterlerin varlığı hem Marlowe'da hem de Defoe'da benzer yapısal ve tematik zorluklara yol açar. Olay örgüleri genellikle epizodiktir ve karakterler arasındaki ilişkiler açısından temel çelişkinin tam olarak somutlaştırıldığı söylenemez – hepsi de genellikle bir "dünyaya karşı ben" haline gelir. Çelişki meselesi de aynı şekilde muğlaktır: En nihayetinde kahramanın cüretkârlığını cezalandırmak üzere devreye sokulan ahlaki, toplumsal ve dini kuralların temsili, bunların ihlalinin temsiline oranla daha az inandırıcıdır. Dolayısıyla bu normların başarısı olsa olsa yarım yamalaktır ve yazarın bunları gerçekten onaylayıp onaylamadığı konusunda okurda şüphe uyandırır.

Defoe ve Marlowe'un eserlerinden çıkan en olumlu değer kuşkusuz geleneksel ahlaki düzene ait bir değer değildir. Fransız edebiyatında bireyciliğin en üst ifadesi olan Stendhal'in durumunda olduğu gibi, temsil edilen yaşam anlayışını önemli kılan bilgelik değil, enerjidir. Belki de hem genel olarak bireyciliğin hem de Moll Flanders karakterinin ahlaki çözümlemesi bakımından kilit soruyu bu ikilik ortaya koymaktadır. Moll'un bilgeliği etkileyici değildir; olsa olsa atavik türde, tümüyle hayatta kalma sorunlarına yoğunlaşmış düşük seviyede bir akla sahiptir; fakat hiçbir şey onun enerjisinden daha etkileyici olamaz ve bunun da ahlaki bir önceli vardır: müphem ama insana güç veren bir tür çilekeşlik. Moll Flanders'ın başına her şey gelir ama hiçbiri onun üzerinde bir iz bırakmaz; anılarının tınısı bizi, ne olursa olsun hiçbir değişikliğin onun tatminkâr yaşama gücünü elinden alamayacağına inandırır; görünüşe bakılırsa, en aşağılık suçlarımız ve ahlaki yönden akla gelebilecek en iğrenç zayıflıklarımız bile hiçbir zaman bizi başkalarına karşı duyduğumuz sevgiden ya da kendimize duyduğumuz saygıdan mahrum kılmaz; gerçekten de tüm kitap, bireyciliğin bugünün ortodoksluğuna ve geçmişin bilgeliğine karşı açtığı edebi savaşın bir dizi örneği halindedir – ar damarı çatlamış bir Parolles(*) olan kadın kahramanın, "Yalnızca neysem odur beni ayakta tutacak olan!" diye meydan okuduğu bir silsiledir.

Bu sözcükler, Defoe'nun romanlarının hem biçim hem de içerik bakımından gelecek kuşaklardan talebini gayet iyi özetler; ve bu talebe ancak son birkaç onyıllık süre zarfında (bu romanlara bir nevi alt-edebi ün(1) kazandıran iki yüzyıla yakın bir zaman geçtikten sonra) bu romanlar yeni bir soluk kazandıklarında tümüyle cevap verilebilmiş olması son derece anlamlıdır, zira görünüşe bakılırsa bu süre zarfında roman ve (onunla ilişkili yaşam biçimi olan) bireycilik başladığı noktaya geri dönmüştür.

Görünen o ki roman tekniğinin eşi görülmedik bir karmaşıklığa ulaştığı bir dönemde, Defoe'nun biçimsel sanat yoksunluğu daha önce olmadığı kadar mayhoş bir tat veriyordu. Richardson'ın külfetliliğini ya da Fielding'in yapaylığını teşhis etmek kolaydı, çünkü roman türü onların biçimsel sorunlara sunduğu çözümlerin çok ötesine geçmişti. Fakat Defoe bir boy ölçüşme içerisinde değildi ve bizimle hâlâ oldukça canlı bir şekilde konuşabilen ve üstelik bir gün bile durup da bu becerisine ilişkin teknik sorunlara kafa patlatmadığı anlaşılan bir yazarı alkışlamak açıkçası ihya ediciydi. Üstelik en azından roman biçiminde, sanatsız sahicilik en üstün sanat hariç her şeye tercih edilir görünüyordu. İşte bu nedenle Virginia Woolf ve E. M. Forster –Arnold Bennett ve Galsworthy'nin mekanik zanaatçılığına karşı açılan savaşta bir müttefik olarak– bize 1920'lerin Defoe'sunu sundular.

Aynı dönemde ve bunu takip eden yıllar içerisinde, bireyciliğin düşünsel ve toplumsal temelleri daha önce hiç olmadığı kadar sorgulanmaya başlandı ve bu durum, bireyciliğin zaferlerinin ve rezaletlerinin eski bir aktarıcısı olan Defoe'nun eserlerine ironik bir güncellik bahşetti. Özellikle de İkinci Dünya Savaşı bizi Defoe'nun bireycilik resminin kâhince özüne daha da yaklaştırdı. Camus, Defoe'nun Robinson Crusoe için alegorik iddiasını kendi alegorisi Veba'da (1948) epigraf olarak kullandı: "Bir hapsedilmişliği başka bir hapsedilmişlikle temsil etmek, gerçekte var olan herhangi bir şeyi var olmayan bir şeyle temsil etmek kadar mantığa uygundur." Aynı dönemde André Malraux hapishaneleri ve toplama kamplarını görmüş olanlar için yalnızca üç kitabın doğruluğunu muhafaza ettiğini yazıyordu: Robinson Crusoe, Don Quijote ve Budala. (2)

Defoe'nun yalıtılmış bireyler üzerinde yoğunlaşması, günümüz yazarlarının yaşam anlayışına aradaki yüzyıllarda yaşamış romancıların yaşam anlayışına olduğundan çok daha yakın görünmektedir. Bu yazarların Defoe'ya kastettiğinden daha fazla anlam yükleyerek onu okuduklarını ve de modern yabancılaşmanın Robinson Crusoe ve Moll Flanders'ın yabancılaşmasından çok daha karmaşık ve çok daha gönülsüz olduğunu söylemek yanlış olmaz. Fakat Defoe romanlarının simgesel niteliğinin ne kadar farkında olursa olsun, şurası kesindir ki uzun Avrupa romanı geleneğinin bittiği; bireyciliği, boş zamanı ve eşsiz güvenliği sayesinde kişisel ilişkileri edebiyatın en önemli teması haline getiren toplumun nihayete erdiği yerde, Defoe memnuniyetle karşılanacak ama kötülük alameti bir kişiliktir. Memnuniyetle karşılanacaktır diyorum, çünkü görünüşe bakılırsa Defoe romanın büyük blöfünü –kişisel ilişkilerin gerçekten de yaşamımız açısından bir hayat memat meselesi olduğu iddiası– çok önceleri yapmıştır. Kötülük alametidir diyorum, çünkü geçmişin büyük yazarları arasından yalnızca ama yalnızca Defoe hayatta kalma mücadelesini iç karartıcı bir bakış açısıyla ortaya koymuştur, ki yakın zaman tarihi bu iç karartıcılığı tekrardan insanlık sahnesinde önemli bir yere getirip oturtmuştur.

Dolayısıyla tarihin tesadüfleri Defoe'nun yüzüne gülmüştür, ama hakkını yemeyelim, o da hiçbir yazarın yapmadığı kadar bunlara kur yapmış ve ödülünü hak etmiştir. Bu tesadüfler Defoe'yu roman tarihinde belirleyici bir konuma itelemiştir. Defoe'nun erkek ve kadın kahramanlarının eylemleri üzerinde körlemesine ve neredeyse amaçsızcasına yoğunlaşması ve içinde yaşadıkları utanç verici dünya hakkında onların düşünceleriyle kendisininkileri bilinçsizce ve pek düşünmeden birbirine karıştırması sonucunda onun şok taktikleri olmaksızın roman geleneğindeki yerini belki de hiçbir zaman alamayacak pek çok güdü ve temanın ifade edilmesi mümkün hale gelmiştir: mesela ekonomik bencillik ve toplumsal yabancılaşma gibi güdüler ve günlük yaşamda tezahür ettiği şekliyle eski ve yeni değerler arasındaki çatışma temaları. Tarihte çok az yazar kendisine hem yeni bir konu hem de onu somutlaştıracak yeni bir edebi biçim yaratabilmiştir. Halbuki Defoe ikisini de başarmıştır. Ele aldığı konuyu mutlak bir şekilde inandırıcı kılmak için bunun üzerine bir bakıma tek-gözle yoğunlaşırken pek çok şeyi gözden kaçırmıştı. Fakat belki de bu dışarıda bırakılanlar, içeride kalan bu denli unutulmaz ve eşsiz parçalar için ödediği bir bedeldir.
(…)

Notlar:

Notlar

(*) Shakespeare'in Yeter ki Sonu İyi Bitsin oyununda bakireliğe savaş açmış olan ve genellikle ahlaksızlığın simgesi olarak görülen bir karakter. (ç.n.)Yukarı
(1) Bkz. Charles E. Burch, "British Criticism of Defoe as a Novelist, 1719-1860", Englische Studien, LXVIII (1932), s. 178-98.Yukarı
(2) Les Noyers de l'Altenburg, Paris, 1948, s. 119-21.Yukarı

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova