ISBN13 978-975-342-621-3
13x19,5 cm, 264 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Ahmet Eken, “Konumuz konut”, Virgül, Nisan 2008

Dünya nüfusu hızla artıyor. Denildiğine göre 2050 yılında 10 milyar olacakmışız. Yine yapılan hesaplara baktığımızda bu artışın yüzde 95’i, daha şimdiden sorunlar içinde bunalmış, gelişmekte olan ülkelerin kentsel bölgelerinde olacak. Yedi sene sonra, nüfusu 1 milyondan fazla kent sayısı en az 550’ye ulaşacakmış. Bu rakam günümüzde 400, 1950 yılında ise sadece 89. Yine aynı yıldan bugüne nüfus patlamasının üçte ikisinin kentlerde yaşandığını görüyoruz. Artık ülkesine, bölgesine göre, bazı yerlerde hiperkentler ortaya çıkarken, bazı yerlerde de devasa şehirler aralarındaki orta büyüklükteki kentleri de içlerine alarak megapoller oluşturacak. Şehircilikle uğraşanlar, Brezilya, Meksika ve Batı Afrika’nın Gine Körfezinde olan gelişmelere bakıp böylesi tahminler yapıyorlar. Türkiye ile ilgili rakamlara bakarsak, ülkenin nüfus artış hızı ile İstanbul’un nüfus artış hızının uzmanları hiç “utandırmadığını” görürüz. 1950-55 arasında ülke genelinde nüfus artışı yüzde 27,8 iken, İstanbul’un nüfusu yüzde 54,2 artmış. Yine 1980-85 arasında yüzde 24,9 olan Türkiye ortalamasının, İstanbul için yüzde 41,8 olduğunu görüyoruz. (Ayten Çetiner, “İstanbul’da Yerleşim Sorunları ve Gecekondu Alanları”, ed. Derin Orhon, İstanbul’un Çevre Sorunları ve Çözüm Yolları, İTO Yayınları, 1991) Rakamlar biraz eski ama, pek değişmediklerini kaba bir gözlem ile görebildiğimiz için aktarmakta bir sakınca görmedik.

Yeni gelenler, artan nüfus, doğal olarak kent için bir sorun; daha da öncesi bu, insanlar için devasa bir sorun. Konumuz olmadığı için, meselenin öbür yanlarına pek değinmeyeceğiz. Ancak, bu milyonlarca insan nerelerde, nasıl barınıyor, buldukları çözüm ne; işte elimizdeki çalışma, nedenleriyle, niçinleriyle, sonuçlarıyla konuyu irdelemeye çalışan bir gayret. Yazar, eldeki verileri bir araya getirerek geniş bir dünya haritası çizmiş. İnsanların en son takatleriyle bir yerlere tutunmaya çalıştığı, kartondan tahtaya, biraz da tenekeden yapılmış evlerde barındığı, öksürük seslerinin bağrışmaları bastırdığı ve elektrikle aydınlanmayıp suyu olmayan “lanetlilerin” boy gösterdiği bir harita. Lagos’tan Mumbai’ye giderken, yola ara verdiğimiz Gazze’de de su olmayan evlerde gecelediğimiz, çetelerin yönettiği mahallelerde kira tahsilcilerinin estirdiği terörün yarattığı ürpertiyi hissettiğimiz bir harita.

Kente yeni gelenlerin büyük bölümü için, barınmanın iki alternatifi var: Ya kentin herkesin terk ettiği bir yerlerindeki eski püskü binalara kapağı atmak, ya da kentin çevresinde bir baraka inşa etmek. Buna “gecekondu” diyoruz. Ancak iş ve aş durumu göz önüne alınınca, merkezden uzaklaşmak da pek hayırlı bir iş değil. Yol parası meselesi. Kolay mı her gün işçi pazarına gidip gelmek. Mumbai’de sokaklarda yaşayan insanların yüzde 97’sinin bir işi varmış: Çekçekçi, inşaat işçisi, hammal. Lakin, yol parası derdine bu insanlar yollarda geceliyor. Tahminen sayıları bir milyon. Ancak barınak meselesiyle uğraşan insanların sayısı o kadar çok ki, geceyi sokakta geçirenler biraz marjinal kalıyor. Çoğunluk bir çaresini bulup kentin ücra bir yerlerine kendine bir “yuva” yapıyor ya da böyle bir yeri kiralıyor.

Örneğin, İstanbul’da “1953-1958 yılları arasında gecekonduların en büyük özelliği kiralık konut olmalarıdır. Ev sahiplerinin büyük bir kısmının birden fazla gecekondusu olduğu ve bunları kiraya verdiği, yahut evlerinin bir bölümüne kiracı aldığı izlenmektedir. Bu arada bazı gecekondu bölgelerine tapu verilmiştir.” (Ayten Çetiner, agy) Bu kiralık gecekondu meselesi, beraberinde getirdiği çarpıklıklarla ayrı bir dert. Resmin hemen arkasında bütün haşmetiyle çeteler, suç örgütleri, siyasiler, bürokratlar, velhasıl ne varsa işte yerini almış vaziyette. Ek konut alanı üretemeyen yönetimler, biraz daha ilerleyelim, böyle olmasından medet uman haramiler, bu durumdan yarar sağlama dışında hiçbir girişimde bulunmuyorlar. Bir hesaba göre, Yeni Delhi’ye her yıl gelen 500 bin insan için ilk istikamet gecekondu. Sosyalistliği kendinden menkul ülkelerde yaşananlar ise daha hallice değil. Çin’in maşallahı var, Türkiye’de ise kent nüfusunun yüzde 42’sinden çoğu bu türden evlerde yaşıyor. Yeryüzünde “nüfusu birkaç yüz ile bir milyonun üzerinde olan 200.000’den fazla gecekondu bölgesi var,” diyor yazar. Listesini vermiş, Mexico City başta, dört milyon insan böylesi yerlerde hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Sonra Caracas, Bogota, Lima, Lagos falan geliyor. Listede Türkiye’den bir tek Altındağ (Ankara) yer alıyor. O da 25. sıradaki yeriyle bir hayli gerilerde!

Yoğun olarak üçüncü dünya ülkelerinde karşımıza çıkan bu kentleşme sürecinin, ilk bakışta “davet” edici bir nedeni görülmüyor. Öncelikle, kentler artık eskisi gibi kolay kolay iş bulunacak yerler değil, bulunsa bile ücretler dehşet verici düşük; yasaları ihlal ederek barınma, en basit belediye hizmetleri için sonu gelmeyen kavgalar ayrı bir sorun. Zamanı gelmiş çocuğu okula gönderememek, en basit sağlık hizmetinden gazete manşetlerine çıksa bile yararlanamamak kâbusun öbür tarafı. Kısaca böyle bir kâbusu göze aldıran ne, insanlar niçin kentlerin kapılarına dayanıyor? Davis’in bu soruya verdiği cevap şöyle:

İşin sırrı kısmen IMF ve Dünya Bankası’nın dayattığı tarımsal deregülasyon ve mali politikalarının, kentler iş üretemez hale gelmiş olsa bile buralardaki gecekondu mahallelerine bir kırsal işgücü artığı göçü yaratmaya devam etmesinde saklıdır. (...) Borç batağına saplanmış ulusal hükümetler teker teker yapısal uyum programlarına (YUP) ve Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) belirlediği şartlara tabi oldu. Tarımın sübvanse edilmesine, geliştirilmesine dayalı tarımsal girdi paketleri ve kırsal altyapı inşaatı büyük miktarda azaltıldı. Latin Amerika ile Afrika ülkelerinde köylüyü “modernleştirme” çabalarından vazgeçildiği için, köylü çiftçiler uluslararası mali kurumların “ya batarsın ya çıkarsın” şeklindeki ekonomik stratejisine maruz kaldı. İç piyasanın deregülasyonu tarım üreticilerini, yoksul köylüler kadar orta gelir düzeyindeki köylülerin de rekabet etmekte güçlük çektiği küresel emtia piyasalarına yönelmeye zorladı. YUP’lar ile ekonomik liberalleşme politikaları, dünya genelinde tarımsallığı çözen güçler ile köylülüğün çözülmesini destekleyen ulusal politikalar arasındaki yakınlaşmayı temsil etmekteydi. Yerel güvenlik ağları ortadan kalktıkça yoksul çiftçiler dış kaynaklı şoklara giderek daha açık hale gelmeye başladılar. Kuraklık, enflasyon, faiz oranlarının yükselişi, ürün fiyatlarının düşüşü, hastalık gibi şeylere. Bütün bunlar olurken çoğunlukla borç dayatıcı yapısal uyum programlarının neden olduğu ekonomik oynamalar veya yabancı ekonomik yağmacıların (Kongo ve Angola’daki gibi) etkisiyle ortaya çıkan kronik iç savaşlar ve açgözlü diktatörler bütün kırsal bölgelerin kökünü kurutmaktaydı. (...) Ekonomik büyümelerindeki durgunluğa veya olumsuzluğa rağmen ve yeni altyapı, eğitim tesisleri veya halk sağlığı sistemlerine gerekli yatırım yapılmadığı halde, kentler dünya genelindeki bu tarımsal krizin semeresini toplamıştı. (...) “Aşırı kentleşme”yi iş arzı değil, yoksulluğun yeniden üretimi yönlendirir.

Ancak tüm bu olgular için yazar, “gelecek yüzyılın en önemli, siyasal patlamalarına yol açabilecek sorunu” şeklinde bir tespitte bulunuyor. Bu arada varoşlardan gelenlerin merkezlerde yarattığı olayların da altını çizmiş. Her bir tedbire (!) rağmen, bir türlü yok olmayan, bırakalım yok olmasını küçülmeyen bu tepkilerle ilgili dediği şu:

Tek bir şehirde bile gecekondu nüfusu, karizmatik kiliselerle dini cemaatlerden etnik milislere, sokak çetelerinden neo liberal STK’lara ve devrimci toplumsal hareketlere kadar yapısal ihmalkârlığa ve mahrumiyete karşı inanılmaz çeşitlilikte tepkiler verebiliyor. Ama dünya genelinde gecekondularda yekpare bir özne veya tek yanlı bir eğilim yoksa da, envai çeşit direniş hareketi vardır. Hatta insani dayanışmanın geleceği yeni kent yoksullarının küresel kapitalizm içinde kendilerine reva görülen uç marjinallik konumunu reddetmelerine bağlıdır.

Bir de bitirirken, kitapta sözü edilen STK tahlilinin okunmasını önereceğiz. Haklı olarak demediğini bırakmayan yazar, bu statükoya boyun eğmeyi vazeden kuruluşlar için, Hintli dostumuz Arundhati Roy’dan bir alıntı ile şöyle diyor: “Siyasi öfkenin yönünü saptırıp onu arındırarak ortamın daha fazla ısınmasını önlerler.” Daha fazla bilgi kitapta.

Gecekondu Gezegeni, verilerden geçilmeyen bir araştırma. Yazar, fikrini binbir kaynaktan alıntıyla sergiliyor. Bu açıdan kalabalık, sanki yolcuların tavanında da seyahat ettiği bir otobüs, bir tren gibi. Yolcuların ne kadarının bileti var? Muhtemelen sözü uzatmamak için böyle bir rakam vermemiş.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova