ISBN13 978-975-342-660-2
13x19,5 cm, 176 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Vitrinde Yaşamak, 1992
Yer Değiştiren Gölge, 1995
Ev Ödevi, 1999
Kötü Çocuk Türk, 2001
Kör Ayna, Kayıp Şark, 2004
Benden Önce Bir Başkası, 2011
Sessizin Payı, 2015
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Erendiz Atasü, “Yeraltındaki hayaletler: Gurur ve Horlanma”, Cumhuriyet Kitap Eki, 24 Nisan 2008

Metis Yayınları, edebiyat üstüne düşünen ve düşündürten (edebiyatbilim gibi katı ve soğuk çağrışımları olabilecek bir terimi kullanmak istemiyorum doğrusu) değerli kitaplar yayımlamayı sürdürüyor. Nurdan Gürbilek’in Mağdur’un Dili adlı yapıtı, dilimizde kaleme alınmış, edebiyat alanında düşünce üreten kanımca en önemli yaratılardan biri.

Mağdur’un Dili, edebiyatın harcı olan unsuru, yani düşüncenin ve duygunun nasıl olup da söyleme dönüştüğünü, mağduriyet halinin, horlanmanın, kendini aciz hissetmenin dile gelmesi bağlamında inceliyor. Yapıtın kapsamı doğal ki bu kadarla kalmıyor; Gürbilek, incelediği yazarların, giderek “yazar”ın ruh durumu üstüne hiç yabana atılamayacak ipuçları sunduktan sonra, “yazar”la ilgili kavrayışını, kitabının sonlarına doğru yer alan Yazarın Kibri bölümünde dört dörtlük bir çözümlemeye ulaştırıyor.

Doğrusu, Mağdur’un Dili’ni –elimde kalem, tümcelerin altını çizerek– okumak, beni kitabın ve edebiyatın ötesinde de düşünmeye sevk eden, zenginleştiğimi duyumsatan, müthiş zevkli bir zihinsel etkinlik süreci oldu. Yazarına teşekkür etmek isterim. Kitabın hiç kuşkusuz bir deneme başyapıtı olan Giriş bölümünde, Nurdan Gürbilek, edebiyat üstüne yapılmış en doğru ve güzel saptamalardan birini şöyle dile getirir:
(Güçlü edebiyat) yaşantının sarsıcı içeriğinin unutulmasına razı olmadığı için önemlidir. (s. 12)

Ne kadar doğru! Bizzat başımızdan geçmiş kaç deneyimin özünü kim bilir hangi ruhsal mekanizmalarla bastırır ya da çarpıtırız da, insan ruhunu anatomi masasına dilin gücüyle yatırmış bir edebiyat sayfasını okurken, kendimizi buluruz!

Nurdan Gürbilek’in ana ekseni, belki de en fazla çarpıtılmaya yatkın durum: Mağdur edilme, aşağılanma, değersizleşme, kendini değersiz hissetme, yani ıstırabın özel bir bölümü. Gürbilek, Dostoyevski’ de en derin anlamını bulan bu durumu, aşağılanmış olmanın insanı bazen nasıl kapanmamış bir yaradan ibaret bıraktığı (s. 12) veciz ifadesiyle dile getiriyor.

Kitabının merkezine de Dostoyevski’yi koyuyor, Türk edebiyatındaki incelemesini Dostoyevski’yi iyi bilen, onunla kendisi arasında özdeşimler kuran ve/veya ondan etkilendiğini ifade etmiş yazarlarımızla sınırlı tutuyor: Oğuz Atay, büyük Rus yazarından “Dosto”diye söz den Cemil Meriç ve Yusuf Atılgan. Böylece, mağduriyeti anlatma deyince, ilk avazda benim aklıma gelen, doğanın mağdur ettiği (yoksa kaza ve kader mi demeli, bebekliğinde geçirdiği bir kaza sonucu yaşam boyu engelli kalan) Necati Tosuner, toplum tarafından mağdur edilmiş dilsiz emekçilerin sesi Orhan Kemal, Zehir Zıkkım Hikayeler adlı yapıtında, mağduriyetin en alt basamaklarında çırpınan kadınları öyküleştirmiş Ayla Kutlu, Asılacak Kadın kitabının yazarı Pınar Kür, psikoseksüel kıstırılmışlıklarda acı çeken kahramanlarıyla Selim İleri, Gürbilek’in yapıtında devre dışı kalıyor.

Elias Canetti, Edebiyatçılar Üstüne adlı denemelerinde, Büchner’ den söz ederken, onun Woyzeck adlı eserinde edebiyattaki en mükemmel devrimi başardığını öne sürer (1):

“Değersizin keşfi! Bu keşifte ön şart acımadır, ama acıma yalnızca sessiz kalır, dile gelmezse değersiz olan tamdır. Duygularını saçan ,değersizi merhametiyle açıkça şişiren edebiyatçı, onu kirletir ve mahveder. Değersize karşı bu saflıkta, bugüne kadar hiç kimse Büchner’le mukayese edilemez.”

Woyzeck, gerçek bir olaydan yola çıkılarak yazılmıştır. Yoksul ve cahil nefer Woyzeck, üstleri tarafından durmaksızın aşağılanır; alayın doktoru onu kobay yerine koymuştur, üzerinden deney yapar. Woyzeck o denli aşağılara itilmiştir ki, bu duruma bilinçli bir tepki veremez. Tam bir kurbandır. Ancak katile dönüşecek, ihanet eden karısını öldürecektir. Dostoyevski’nin Raskolnikov’u da toplumsal açıdan mağdur edildiği için cinayet işler; ama ne yaptığının gayetle bilincindedir; oysa Woyzeck yaralı bir vahşi hayvana indirgenmiştir. Hapiste geçen ıstıraplı yıllardan sonra işlediği suç adına bir kez daha kurban, yani idam edilecektir.

Woyzeck’in mağduriyetinin yanında Gürbilek’in mağdurlarının ıstırabı, çoklukla bir ruh durumundan, hatta fanteziden ibarettir. Bunları yazarken, pek çok koşulda ruh durumlarının gerçekliğin kendisinden daha derin acılara mal olabileceğini; her acının –ister fizyolojik, ister toplumsal, ister siyasal, ister psikolojik kökenli olsun- temelde bir ayrılık, bir yitim duygusu taşıdığını, dolayısıyla bir yoksun bırakılma, haksızlığa uğrama, yani mağduriyet yangısı olduğunu; her acının en yakıcı, en keskin yanının kişinin kendisine acıması olduğunu unutuyor değilim. Kişiyi içsel derinliğinin kuyusuna, Dostoyevski’nin ve Gürbilek’in sevdiği deyimle yeraltına iten de (ben buna içsel yalıtılmışlık hücresi diyorum), bu hücreye tıkan da acısını biricik sanma yanılgısı ve kendisine acımasıdır. Kendine acımayı aşabilirse kişi, hücresinde bir pencere açılır ve o pencereden elini hemderdine uzatabilir. Istırap bitmiş değildir, ama baş edilebilir boyuta inmiştir. Amacım, Gürbilek’in ıstırap algısını eleştirmek değil –gerçekten de yeraltı ile tanışmadan büyük sanat yaratılamaz; ancak oraya tıkılıp kalmak, orayı tanımak anlamına gelmez ve çoğu kez işe yaramaz– bu yazının ve Mağdur’un Dili okurlarının insan ıstırabının, kişinin kendini dışlanmış ya da aşağılanmış saymasından, grandiyöz hayallerle uçtuktan sonra gerçekliğin sıradanlığına çakılmasından ibaret kalmayıp, çok ötelere uzandığını gözden ırak tutmamalarını sağlamaktır. Gürbilek, ıstırabın çok geniş coğrafyasında elbette kendisine bir sınır çizmek zorundaydı ve sınırlamasının mantığı, bu sınırlar içinde kurulan düşünce yapısı açık ve tutarlıdır.

Gürbilek, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ına sık sık göndermeler yapar ve yeraltından beslenen yazarlar ve yapıtlarla ilgilenir; bir araştırmacı olarak ancak bu yapıtlarda mağduriyetin dile getirilmesinin – kimi kez amaca uygun (Oğuz Atay ve Yusuf Atılgan örneklerinde olduğu gibi), bazen de amaca ters (Cemil Meriç örneğindeki gibi) – özel ve özgün söylemlerle gerçekleştiğini yakalamıştır.

Yeraltı, Gürbilek’in Dostoyevski yorumunda bir çok dinamiğin iç içe geçmesinden oluşmuş çelişkili, dönüşümlü ve trajik bir kişisel-ruhsal mekândır.(s. 35-36). Trajiktir, çünkü yeraltında barınan, kimi kez kadere baş kaldıran bir trajedi kahramanı gibi kendisini mağdur edenlere isyanla dolar, gururla dikleştirir başını. Yeraltı aynı zamanda patetiktir, çünkü yeraltı adamı ne yapsa boştur ve o bunu bilmektedir. Yeraltında gurur her an aşağılık karmaşasına; dünyanın gördüğü, tanıdığı, alkışladığı bir kişi olma arzusu, özgüvenin tümüyle kaybolmasıyla utanca ve saklanmaya, görünmez olma ihtiyacına dönüşebilir.

Gürbilek önce, … dışlanmış olmanın insanı nasıl hırpaladığını en iyi anlatan cümlelerden bazıları (ona) aittir (s. 23 ) diye vurguladığı, yeraltının sürekli sakini Dostoyevski’den açar sözü. Onun mağdurları, çok çeşitli nedenlerle acı çekerler, mesele sadece ruhsal incinmişlikleri değildir; ancak Gürbilek yokluk ve yoksulluğun gurur yarasını kanattığı ölçüde Dostoyevski’nin ilgisini çektiğini vurgular (s. 27), yani yeraltıyla ilgili olduğu sürece. Gürbilek’in çözümlemesindeki kilit halka, Dostoyevski’nin Bahtin’den (2) bu yana çoksesli diye adlandırılan biçeminin ve söyleminin yeraltının ikili yapısından kaynaklandığıdır. Onun kahramanları kendi içlerinde bitimsiz bir diyalog –çoğu kez– tartışma sürdürürler, hep farklı içsel sesler arasında kararsızdırlar. Bu kişiliklere basitçe şizofrenik diyemeyiz, duygu ve düşünce dünyalarındaki üretken dinamizmi görmezden gelemeyiz. Dostoyevski romanları, tıpkı Dostoyevski karakterlerinin eğilimleri ve davranışları gibi, farklı fikir ve görüş düzlemlerinin birbiriyle diyaloğa girdiği, ya da tartıştığı, çatıştığı düşünsel mekanlardır. Yazar Dostoyevski hiç birinden yana ağırlığını koymaz.(2) Nasıl koyabilir ki, romanları ve çizdiği kişiler zaten onun sonsuzca dinamik, tartışmalı ve tartışmacı iç dünyasını yansıtmaktadır. Bölünmüşlük, onun da kahramanlarının da belirgin özelliğidir:

Dostoyevski kahramanlarının eşsiz derinliği… büyük ölçüde,… “öteki” ya da “eş” kavramlarıyla dile getirdiği bölünmüşlükten kaynaklanır (s. 30), der Nurdan Gürbilek. Ve bir de tabi Dostoyevski’nin bu bölünmüşlüğü hem bizzat tanıyarak yaşamasından hem de zaman zaman aşabilmesinden, yani kısa sürelerle de olsa yeraltından teneffüse çıkabilmesinden. Büyük yazarın birkaç ayını konu alan, Baden Baden’de Yaz adlı o eşsiz roman-biyografi bileşiminde Leonid Tsıpkin, Dostoyevski’nin sevdiği kadınla sevişirken bile kurtulamadığı yeraltı illetinin yaratırken nasıl sustuğunu, gurur yarasındaki kanamanın nasıl dindiğini ne güzel anlatır (3).

Dostoyevski’nin bizim edebiyatımızdaki ruh akrabaları, bizim yeraltı çilekeşlerimiz Atay, Meriç ve Atılgan’ dır; Gürbilek’e göre.

Aslında hüzünlü hikayeler anlatan Oğuz Atay’ın verimine Gürbilek, acının –dışlanma acısının, gurur yarasının- hem metni melodram derekesine indirmeden, hem Atay’ın terimiyle Apatetik Hata’ya (yani aşırı duygusuzlaştırma yanılgısına) düşmeden, hem mağduru gülünçleştirmeden anlatılabilmesi mümkün müdür, sorusunun ışığında yaklaşır. Aslında Canetti’nin mağdur insanın dile getirilmesinde ileri sürdüğü koşulu Nurdan Gürbilek de benimsemektedir. Merhamet, metni vıcıklaştırmamalıdır, ama ıstırap duyumsanabilmelidir.

Sanat bilinçaltından gelir; Gürbilek, Atay’ın yeraltısını keşfe çıkacaktır; haritası sadece Atay’ın romanları değildir, günlükleridir aynı zamanda. Yeraltında, akıl-duygu çekişmesini bulacaktır; ve bu çekişmeyle özdeşleştirilmiş Batı- Doğu karşıtlığını. Bakan, gören, inceleyen Batı ve Batı tarafından seyredilen, onun tarafından görülebildiği ölçüde değer kazanan, edilgen Doğu… Soğuk, akılcı Batı ve bu efendinin karşısında sıcak (samimi) bir Doğu tahayyül etme ihtiyacı (s. 58) (bu ihtiyaç) Atay’da ironiyle kırılmış olsa da (s. 58)… Orada , Atay’ın yeraltısında, aynı zamanda oyunlara tutkun bir çocuk bulacaktır, Gürbilek. Dostoyevski’deki ikileşmelerin benzeri çıkacaktır karşısına, ancak bu ikileşmeler Türkiye’nin kültürel ikilemlerinin kisvesine bürünmüştür. Atay’a özgü olan budur. Atay, kederle, hesapsızlıkla, içtenlikle özdeşleştirip sahiplenmek istediği Doğu’nun aynı zamanda az gelişmiş öfke, alınganlık ve çocuksu gururla da ilişkili olduğunun acıtıcı biçimde farkındadır (s. 67).

Atay’ ın çözümü ironide bulduğunu açıklayacaktır, Nurdan Gürbilek, Atay’ın deyişiyle alay kabuğunda. İroni, romancının anlattığı acıklı hikayeler arasında bir nefes alma, bir özgürlük alanı açacaktır. Aslında ironi sayesinde kendi duygulu, kendi naif, kendi kırılgan yanını korumaya almaktadır. İroni Atay’da esas olarak budur(s. 70). Sanattaki oyunsuluğun ve neşenin reklamların pis sırıtışına (s. 72)indirgendiği bir çağda, ironinin soyluluğunu koruyabilmek ise Atay’ın büyüklüğüdür; o, ironiyi bir önermenin diğerini sildiği bir laf salatası kotarmak için değil, insan bilincindeki zıtlaşmaların sürüp giden gerilimini yansıtabilmek için kullanmıştır.

Yeraltında ikileşmeler arasında çile çeken ve bu ikileşmeleri Türkiye’nin tarihsel- kültürel çelişkilerine büründüren bir yazarımız da Cemil Meriç’tir. Doğanın onu gözlerinden yoksun bırakması, Meriç’in mağduriyet duygusunu keskinleştirmiştir. Rumeli göçmeni olarak Anadolu’da, taşralı olarak İstanbul’da yaşadığı sıkıntılar kişiliğine son rötuşları vurmuş olmalı. Yine de düşüncesindeki bütün tezatları billurlaştıran şeyin Avrupa karşısında yaşanan hüsran olduğunu bir kez daha vurgulamak gerek, (s. 92) der Nurdan Gürbilek.

Meriç’in yeraltısı çok karanlıktır. Orada Atay’ın oyunsuluğunun, Dostoyeski’ye teneffüs imkânı tanıyan yaratıcılık doyumlarının ışıkları yanmaz. Meriç’te mizah duygusu asla gelişmemiştir. Kendini çok fazla ciddiye alır. Gürbilek’in Meriç’in düşüncelerini dile getiriş biçimini incelemesi, amacından çok ötelere geçer ve gülmeyi unutmuş, kederli bir insanın ruhsal portresini çizer. Gürbilek yazarın günlüklerini olduğu kadar, diğer yapıtlarını da incelemiştir. Kanımca Meriç’te, Gürbilek’in görülme ihtiyacı olarak isimlendirdiği, anlaşılma, kabul görme, önemsenme arzusu gerçekten de şiddetlidir ve Jurnal’lerdeki yürek yakıcı içtenliği bu arzuya borçluyuzdur.

Batı aydınlanmasını benimsemiş, Batı romanını değerlendirebilen, takdir eden, gerçekten de geniş ve derin bir kültür birikiminin sahibi Meriç, Batı’dan nefret eder; Batı Osmanlı’yı, güçsüzleştirdiği, yendiği içindir bu nefret. Mağdur Osmanlı’yla, yenik Doğu ile özdeşleşir, Meriç; peki Osmanlı’ya gerçekten sevgi mi besler? Sanmıyorum. Sadece, Osmanlı’nın mağdur olmadığı dönemlerindeki eril şiddetine, şaşaasına ölesiye hayrandır, öyle hayrandır ki, Osmanlı’nın kan dökücülüğüne bile neredeyse tapınır. Müslümanlığı yüceltir ama bir türlü yürekten iman edemez. Velhasıl çelişkileri tükenmez. Yumuşak, serinkanlı söylemlerden asla hoşlanmaz, Meriç; kullandığı sözcükler, imgeler, eğretilemeler eril şiddetle doludur. Söz dağarı, tümüyle falliktir. Onda kanımca gerçekten de bir Orta Çağ fatihi ruhu vardır, yanlış tarih kesitinde, yanlış coğrafyada ve yanlış bedende hayat bulmuş bir fetih aşığı! Mağdurluk kadınlıkla özdeştir bilincinde ve her halde bilinçaltında. Kendini mağdur hissettikçe, erilliğin daha sert, daha kanlı biçimlerine savrulur, (s. 98) der Nurdan Gürbilek onun için, ve yazılarında Doğu’nun kendi içindeki doğulara nasıl hükmettiğine, mağdurun kendi mağdur edilmişliğinde nasıl başkalarını mağdur etmesini meşrulaştıracak ideolojik içerikler bulduğuna (s. 110) hiç yer vermediğini belirtir. Yer verilemez, çünkü Meriç’in düşüncesi, (bilincin) gergin uçlarının birbiriyle konuşmasının doğurduğu bir değişim değildir (s. 95). Dostoyevski ve Atay’daki ikileşmelerin, çelişkilerin yaratıcı ilişkisi yoktur burada; her kurbanın içinde biraz cellat olma eğilimi, her cellatın saklısında bir miktar kurban psikolojisi barındığına dair farkındalık yoktur; sadece, karşıtlıkların köşe kapmaca oynar gibi dönüşümlü değersizleştirilmesi söz konusudur. Gürbilek, Meriç’ in düşüncesindeki savrulmalara, yerinde sayan çelişkilere sayfalar dolusu örnekler vermiştir. Gene de Meriç’i önemli bulur:
(Onun günlükleri)… muhafazakar tepkinin içerdiği tıkanmayı, bu tıkanmanın yalnızca fikirsel içeriklerini değil, aynı zamanda duygusal dinamiğini de ortaya koyması açısından gerçekten eşsiz bir kaynaktır, (s. 106) der.

Gürbilek’e hak vermemek mümkün değildir. Ve Meriç gerçekten de trajik bir karakterdir. İçinde debelendiği yeraltının coğrafyasını bilmemektedir. Kanımca Doğu’ya duyduğu hasret, gerçekte Doğu’yu hiç özümseyememiş olmasındandır; Doğu’nun gerçekten de büyük tek yanından, yani kişinin varlığını evrenin varlığıyla orantılı algılayabilmesinden nasibini hiç mi hiç alamamıştır. Çeşitli uygarlıkları kaplayan kültür birikimine, kimi isabetli teşhislerine, derinlere nüfuz edebilen sezgisine karşın yenilgisinin asıl nedeni budur. Kendini tanımaktan kaçmış, ezme-ezilme ilişkisini kendisinin ve hepimizin ne denli içselleştirmiş olduğumuzun farkına varmayı ret etmiştir. Gürbilek’e ve Adorno’ya bir kez daha hak verelim: Mağduriyet, mağdur edicilerin şiddet diliyle dile getirilemez. Böyle bir söylem, sadece zulmü meşrulaştırır.

Gürbilek’in son inceleme odağı Yusuf Atılgan, ülkemizin geçmişle gelecek arasındaki bocalamalarından fazla etkilenmiş görünmez. Gürbilek, onun yalnız kişilerinin toplumla ilişkilerini, Atılgan’ın giderek “yazar”ın okurla ilişkisine olan koşutlukları bağlamında inceleyecektir. Toplumca (okurca) kabul edilmek isteyen kişi (yazar), anlaşılamayacağı endişesiyle işin en başında yalnızlığına (yazarlık kibrine) sığınmaktadır. Kişi (yazar) görülmeye ve anlaşılmaya muhtaçtır, ama toplumda (okurda) eleştirdiği çok şey vardır, bu eleştiriden vaz geçecekse kendisi olması mümkün değildir; eleştirisine sahip çıkacaksa topluma yaranamaz. Kıstırılmıştır, topluma (okura) olan bağımlılığına isyan eder ama bu isyan işe yaramaz; hem topluma (okura) hem kendine öfkelidir. Böylece Atılgan ve kişileri bir ikileme sürüklenir: Alın size, verimli bir çelişki.

Aylak Adam’ın kahramanı düpedüz bir toplum karşıtıdır; belki de Türk edebiyatının ilk açıkça toplum karşıtı olan kişisidir. Gürbilek, düşünce yaşamı toplumsallıkla koşullandırılmış, bireycilikten nasibini almamış bir ülkede bu edebi girişiminden dolayı Atılgan’ ın cesaretini kutlar (s. 142). Onun romanındaki Dostoyevski’vari çok sesliliğin kaynağını irdeler. Atay’ da bu çok seslilik söylem ve biçemdeki ironiden doğuyor idiyse, Atılgan’ın kasvetli romanlarında, yazarın dış kaleye olduğu kadar iç kaleye de eleştirel bakabilmesinden (s. 142) kaynaklanmaktadır. Atılgan toplumun – özellikle küçük burjuvazinin– kısır, çıkarcı, ürkek, iki yüzlü , özgünlükleri öldürücü, bıktırıcı rutinini iğnelerken, çuvaldızı genelde “birey”e, özelde kahramanın iç dünyasına delik deşik edebilmek üzere batırmaktadır. Bu "birey” denen ne menen şeydir ki hem kendini başkalarına karşı çıkarak gerçekleştirebildiği için onlara muhtaçtır, hem de aynı “başkaları’’ yüzünden acı çekmekte, duygusal olarak hastalanmaktadır? (s. 141) “Birey” buysa, işin en başında zaten hasta değil midir? Atılgan, benim muhtemelen fen kökenli olmamdan dolayı daha kolayca koyduğum “hasta” teşhisini her halde telaffuz etmez; Gürbilek’in altını çizdiği üzere kararsız kalır (s. 141). Verimli bir kararsızlık diye vurgulamak istiyorum. Ancak tüm marazi belirtileri kahramanlarının ruhsal yapısına yerleştirmiştir.

Atay’dan ve Atılgan’dan yaşamları süresince esirgenmiş okur ilgisinin (buna kuşkusuz eleştirmen görüşleri de dahil), ölümlerinden sonra Atılgan’dansa Atay’a yönelmesinin bir sebebini de burada aramak gerek diye düşünüyorum. Okur, onu bizzat kendini sorgulamaya yönelten kitaplardan genelde hoşlanmaz, istediği rahatının kaçırılması değildir, tersine avutulmak ister. Atay’da böyle avutucu bir yan bulunabilir, diye düşünüyorum; kitaplarının üstün körü okumalarından tüm bireysel sorunlarımızın aslında hep ülkenin kabahati olduğu (Ah, şu Doğu ile Batı arasındaki komik salınışımız yok mu!) izlenimini almak kolaydır. Aslında Atay’ın kişileri öyle pek gizemli erkekler değildir; kişiliklerinde görülmeyen o yere psikoseksüel sıkıntılarını korkusuzca yerleştirdiğimizde ruhsal denklemleri açı seçik ortaya çıkacaktır. Tutunamayışlarının çekirdeğinde bu sıkıntılar vardır; ülkeye özel olan onların psikoseksüel problemleri değil, bu problemlerin dışavurulma biçimleridir. Atay’ın eserleri için bugüne dek niye böyle bir analizin yapılmamış olduğuna hep şaşmışımdır. Belki kitaplarında kişilerine işaret eden psikoseksüel ipuçları (Atılgan’ın tersine) bulunmadığı için. (Aranacak olursa, kalemini cinsellik sözcüklerine dokundurmayan Dostoyevski’de de –devrinin roman anlayışına en azından cinsellik ketumluğu konusunda sonuna kadar bağlı kalmıştır– satır aralarında böyle ipuçları bolca bulunacaktır. ) Bence Atay’daki –niyeyse– kimsenin dikkatini çekmeyen en büyük eksiklik de zaten budur.

Söz buraya gelmişken, eklemeden edemeyeceğim. Bilmem farkında mısınız, Cemil Meriç’te kadınlık nefreti –bir kavram olarak– açıkça metinlerinden fışkırmaktadır! Atılgan’ın Aylak Adamı tüm sevgi arayışına rağmen aslında sadece hayal ürünü bir kadının peşindedir, birlikte olduğu kadınların şahıslarına bir lokma sevgi besleyebildiği iddia edilemez, etten kemikten ibaret kadınlardan bir insan grubu olarak tiksinmektedir. Atay’ın veriminde ise kadının sadece adı vardır!

Belki de, erkeğin mağduriyet duygusuna, farkına varmadan içselleştirdiğimiz ataerkil ahlaki görüşlerden bağımsızlaşarak eğilmek bizi daha farklı ufuklara taşıyabilecektir; ne dersiniz, sevgili okur?

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova