ISBN13 978-975-342-660-2
13x19,5 cm, 176 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Vitrinde Yaşamak, 1992
Yer Değiştiren Gölge, 1995
Ev Ödevi, 1999
Kötü Çocuk Türk, 2001
Kör Ayna, Kayıp Şark, 2004
Benden Önce Bir Başkası, 2011
Sessizin Payı, 2015
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Necmiye Alpay, “Mağdurluğu anlatmak”, Virgül, Haziran 2008

Nurdan Gürbilek Mağdurun Dili’nde, mağdurun anlattıklarından mı söz ediyor, yoksa mağdurluğun anlatılışından mı? Belirli anlamlarda olmak üzere, ikisinden de. Birer mağdur olarak yazarların başka bazı mağdurları nasıl anlattığına bakıyor. Ancak, dikkat: Nurdan Gürbilek bu arada, ‘mağdur’ ve ‘anlatmak’ dahil bazı yerleşik kavramları esaslı bir biçimde sarsarak her birinde yeni kavrayışların yolunu açıyor. Çözümlemek üzere seçtiği yazarlar da ne genel bir ‘mağdurluk’ başlığı altında sıralanabilecek konuların anlatıcılarıdır, ne de, Dostoyevski ile, Türk edebiyatında onu iyi bilen ya da ondan etkilendiğini söylemiş yazarlarla sınırlandırılmış bir grup. Gürbilek’in eleştirel düşünceye olan temel bir katkısı bir kez daha karşımıza çıkıyor burada: Çelişkilerin içselliğini ve bizim nasıl, farkına varılması daha zor olduğu için asıl üstünde durulup açığa çıkarılması gerekeni, yani içsel olanı görmezden gelebildiğimizi göstermesi. Bu sefer söz konusu olan, mağdurluk durumunun çelişkilerine ilişkin kavrayış ve bunun “güçlü edebiyat” olmakla ilişkisidir. Seçtiği yazarlar, mağdurluğun yarattığı dışsal olgu ve görünümleri anlatmakla yetinmeyip, bunların ruhlarımızdaki çelişkili yansımalarıyla uzantılarını, günümüzde ‘ötekileştirme’, ‘ikincilleştirme’, ‘başkalarının bakışı’ gibi adlandırmalarla anılan yanın aynı zihindeki birbirine karşıt işleyişlerini bir arada gösterebilmiş olanlardır.

Mağdur: gadre uğrayan. Gadr: vefasızlık, zulüm, acımasızlık, haksızlık. Gaddarlık, aynı kökten. İleri derecelerini ‘kurban’ ve ‘kurban etmek’ diye adlandırdığımız durum. Eşitsizlik ve ayrımcılık türlerine ilişkin bilinç geliştikçe, ilgili kavramları netleştirmek de kaçınılmaz oluyor belki. Edebiyata gelince, Gürbilek’in dediği gibi, edebiyat her seferinde “kavramı yeniden şekillendirmeye çağırmıştır” bizi. (s. 12)

Mağdurun Dili’nden edindiğim ana fikri bu çerçevede, biraz kabalaştırma pahasına şöyle özetleyebilirim: Mağdurluk, çekilen ruhsal ya da bedensel acının ‘kendisi’nden çok, başkalarıyla olan ilişkimizle ilgili bir durumdur; başkalarının edimleriyle oluşan adaletsizliğin ruhlarımızda yarattığı etkinin adıdır mağdurluk; ilişkiseldir. Çektiğimiz ruhsal acılar, ilişkisel olmayabilir, sözgelimi salt ölümlü olmaktan da ileri gelebilir. Bedensel acıları ise insanlar birbirine rıza çerçevesinde de çektirebilir. Diyelim sarp dağlarda yolunu kaybetmiş iki arkadaştan biri kaza eseri bacağını kırmış olsun, filmlerde de gördüğümüz gibi. Diğer arkadaş, hastanın rızasıyla, kangren olma tehlikesindeki o bacağı, uyuşturmadan filan kesip biçebilecektir, hem de izci bıçağıyla. Burada ve benzer acılarda söz konusu olan, mağdurluk değil, kazazedeliktir. Bu örneklerde ‘gadr,’ dolayısıyla mağdurluk yoktur. Başka bir deyişle, Nurdan Gürbilek, mağdurluk kavramını yenilerken sözcüğün kökensel anlamından ayrılmıyor aslında, tam tersine netleştiriyor onu. Tıpkı çelişkiler meselesinde diyalektiğin aslını ortaya çıkarmış, dışarıyla sınırlandırılıp kabalaştırılmış olan çelişkilerin içselliğini ve her yerdeliğini ortaya koymuş olması gibi.

Çalışmanın hareket alanına Dostoyevski, Oğuz Atay ve Yusuf Atılgan gibi roman yazarlarının yanı sıra Cemil Meriç’in de katılması, Gürbilek’in girişimini daha da özgün kılıyor. Bir alan genişletme işlemiyle karşı karşıya buluyoruz kendimizi. Bu noktanın üzerinde biraz durmak istiyorum.

Ortaya çıkan hareket alanının öğeleri şunlar: edebiyat yapıtları, Cemil Meriç’in yapıtları, zihinlerimiz ve “yapıt yaratma süreçleri.”

Yapıtın dışıyla hiç ilişki kurmayan eleştirmen ya da eleştiri yordamı herhalde yoktur. Günümüzde ise yapıt yaratma sürecine bakış, alımlama süreciyle gitgide daha çok yan yana geliyor. Gürbilek, bu süreci hareket alanına katarken, ilgilendiği yazarın günlükleri, özyaşamöyküsü ya da yaşamöyküsü gibi belgelere başvuruyor.

Çalışmasına Cemil Meriç’i dahil ettiğini açıklarken ise, onu –deneme yazarlığıyla yetinmeyip– “bir roman kahramanıymış gibi de” ele aldığını ekliyor Gürbilek. (s. 14) Bununla ilgili gerekçesi, Meriç’in kendi kendisini Don Kişot’a ve Emma Bovary’ye benzetmesi, Julien Sorel’le kıyaslamasıdır. Önvarsayım böyle açıkça belirtildiğinde, girişim de kabul edilebilirlik kazanıyor elbette; özellikle, bu varsayım sayesinde ulaşılan verimler göz önünde tutulduğunda: Gürbilek her çalışması gibi Mağdurun Dili’yle de, başkişileri metinler ve metindışı yaşantılar olan yeni bir edebiyat metni yaratıyor çünkü. Bu yaratıda, metinlerin özgül, biz insanların ise ortak serüvenleri didiklenip çözümlenerek anlatılıyor. Düşünsellikle edebi yaratıcılığın, edebiyatla edebiyat dışının hem içerik hem de anlatım açısından Gürbilek’teki kadar iç içe olduğu az yazar vardır. Bu olağanüstü iç içeliğin diğer verimlerine geçmeden önce, takıldığım noktalara değineceğim.

Kitabın Giriş bölümünde, hareket alanını edebiyatla sınırlamak istemediğine işaret olarak okunabilecek bir beyanı var Gürbilek’in. Önce, hepimizde bulunduğunu düşündüğü, bana temel önemde gibi gelen bir sezgiden söz ediyor orada:

Yalnızca başkaları bizi aşağıladığında ne hissettiğimizi değil, biz başkalarını aşağıladığımızda onların ne hissettiğini (...) az çok sezeriz. (s. 11)

Ve şöyle devam ediyor:

Bu belli belirsiz sezgiyi edebiyat yapıtlarının sunduğu imkânlarla belirginleştirmeyi deneyeceğim burada ben. (s. 12)

Bu son cümleye göre Gürbilek, edebiyat yapıtlarını önsel, dolayısıyla yapıta dışsal bir saptamanın sınanması için “imkân” olarak görmektedir. Buradaki sorunun, Mağdurun Dili’nin bütünü açısından baktığımızda geçerliğini yitirdiğini hemen söylemeliyim: Bu önerme, bir başına alındığındaki kadar dışsal kalmıyor çalışmanın bütününde. Gürbilek, metninin bütününü bir edebiyat yapıtı olarak yaratmayı başardığı gibi, geniş hareket alanının içinde edebiyatın neliğini ve “güçlü edebiyat”ın ölçütlerini sorunsallaştırmayı da başarıyor çünkü. Kaldı ki, söz konusu önsellik, hissettiklerimiz ve sezdiklerimizle, dolayısıyla zihinlerimizle (ruhlarımızla/‘ruhsal aygıt’larımızla) ilgili olunca, bunların uzun süre edebiyata “dışsal” kalamayacağı baştan da bellidir. Sonuçta benim “sorun” dediğim şey, Gürbilek’in yukarıdaki beyanının bir başına anlaşılması ve genellenmesi, önsellik için meşrulaştırıcı rol oynaması tehlikesinden ibaret.

Aşağıdaki cümleye de benzer bir tehlike çerçevesinde takıldım:
[A]ynı “bakış” öyküsü edebiyatın kendisini, yapıt yaratma sürecini nasıl etkiliyor, bunu anlamaya çalışacağım. (s. 15)

Bu cümledeki ilk virgülde bir sorun var. O virgül yüzünden, “edebiyatın kendisi” ile “yapıt yaratma süreci” fazlaca birleşmiş oluyor. Gürbilek’in bu virgülü “ve” bağlacı yerine kullandığını düşünüyorum ben. Bunun bir dilbilgisi sorunu değil, bir seçiş sorunu olduğu herhalde açıktır.

Tedirginliğim belki de Gürbilek’in her zaman genişletme eğiliminde olduğu hareket alanında oyunun kurallarının belirsizleşebileceği düşüncesinden kaynaklanıyor. Şu cümle de bir başına alındığında tehlikeli olabilir bana kalırsa:

Halid Ziya’nın Mai ve Siyah’ının şair kahramanı Ahmet Cemil’in ağzından söylediği gibi, (...) (s. 16)

Buradaki “Ahmet Cemil’in ağzından söylediği” sözü, kurmaca kişiyle yazar arasındaki dolayımı neredeyse ortadan kaldırıyor. Yazarla kurmaca kişisi, tıpkı aylak adamla Yusuf Atılgan gibi kısmen de olsa gerçekten özdeşleşiyor bile olsalar (s. 143), bunu ‘ağzından söylemek’ gibi bire birlik içeren bir sözle anlatmak, alan genişletmenin meşruiyetini zedeler gibi bir kaygım var. Bu nedenle, “Ahmet Cemil’in ağzından söylediği” yerine, “Ahmet Cemil’e söylettiği” denmesini öneriyorum. Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ı için de “Hikmet’in ağzından...” diyor Gürbilek. (s. 60) Gerçi burada söz konusu ettiği, edebiyat yapıtının kendisi değil, Atay’ın günlüklerinde geçen taslaklar, yani “yapıt yaratma süreci”dir ama, ben her tür daralma duygusuna karşı, yine ettirgen kip kullanmayı, “söyletir” demeyi öneriyorum. Yazarın kendi yarattığı kişinin “ağzından” konuştuğunu söylemek, “Başkalarına anlatmaktan vazgeçen adam ile başkalarına anlatmaktan vazgeçen adamı anlatan Atılgan arasındaki farkı”n (s. 143) gözden yitirilmesine neden olabilir gibi geliyor bana.

Gürbilek’in, Anayurt Oteli’yle ilgili bir yorumunu güçlendirmek için Yusuf Atılgan’ın roman dışı sözlerine başvurmasını da, yapıt yaratma süreçlerine başvurmanın hangi durumlarda “meşru” sayılabileceği meselesi açısından tartmakta yarar var. Şöyle diyor Gürbilek:

Yine de romanda Cumhuriyet’in önemli tarihlerine yapılan göndermeler, ayrıca Atılgan’ın romanlarında politik ya da toplumsal durumları telmihlerle geçiştirdiği, metnin içine gizlediği tarihlerle toplumsal olaylara dokundurduğu yolundaki sözleri [kaynak, Mürşit Balabanlılar’ın Yusuf Atılgan’a Armağan’daki yazısıdır], romanda yeraltı dinamiklerinin yalnızca varoluşsal bir kıyıda kalmışlık bağlamına değil, aynı zamanda siyasal-toplumsal bir bağlama da yerleştiğini gösterir. (s. 161-62)

“Gösterir” mi? “[R]omanda Cumhuriyet’in önemli tarihlerine yapılan göndermeler” için “gösterir” diyebiliriz, yeterli buluyorsak o göndermeleri. Ama yazarın, yani Atılgan’ın roman dışı sözleri için, romandaki herhangi bir özelliği “gösterir” diyebilir miyiz? Bana kalırsa, ‘düşündürür’ diyebiliriz ancak. Gerçekte Gürbilek’in yorumu (yeraltı dinamiklerinin aynı zamanda siyasal/toplumsal bir bağlama yerleştiği yorumu) için yukarıdaki cümlesinin ardından, doğrudan romanın metnine dayanarak gösterdiği gerekçeler (s. 162) fazlasıyla yeterli göründü bana. Başka bir deyişle, Atılgan’ın tanıklığına ihtiyaç yok. Kaldı ki, ihtiyaç olsa, yani romanın kendisi böyle bir yorum için yeterli görünmese bile, yaratıcı yazarın roman dışı sözlerini dolaysız bir dayanak saymak sakıncalı değil midir? Roman dışı sözleri birer olasılık, birer ipucu sayarak yol almanın ise itiraz edilecek bir yanı olamaz elbette, özellikle de burada olduğu gibi, yazarın söylediğiyle (“dokundurma”) roman metninin örtüştüğü bir bölüm söz konusu olduğunda. Gürbilek de yorumunun aynı sayfadaki devamında öyle yapıyor zaten, örtüşmeyi gösteriyor. Bir başka yorumuyla ilgili olarak da bu kez, Atılgan’ın söylediklerinin “romanda çok da izi yoktur,” diyor Gürbilek. (s. 168) Yapıtı aydınlatma çabasında, metni yazarın kendisiyle tartmanın bu son andığım biçimleri aydınlatıcı olabilir. Benimki, ayırt edilmesi gerektiğini düşündüğüm noktalara dikkat çekmekten ibaret.

Mağdurun Dili’nin diğer verimlerine geçiyorum. İlişkiselliğe ve iç çelişkilere odaklanmanın bir sonucu olmalı, kitap boyunca mağdurluk durumlarına verilen adların hemen tümünün edilgen kipte olduğunu görüyoruz: dışlanma, horlanma, haksızlığa uğrama, hor görülme, küçük görülme, “hatta bazen hiç görülmeme” (s. 11), aşağılanma, incinme, terk edilme, unutulmuşluk, kovulmuşluk vb. “Güçlü” edebiyat konusunda Mağdurun Dili boyunca ortaya konulan ölçütlerden biri de, ‘görülmemek’ ile ‘hor görülmek’ örneğindeki gibi iki durum arasına sıkışmışlığı yapıtın işleyişine dahil etme başarısıdır.

“Ölçüt” sözü Gürbilek’e değil, bana ait. O, ölçüt olsun diye yazmıyor ama, Mağdurun Dili’nde daha ilk sayfalardan başlayarak, iyi edebiyatı kötüsünden ayıran ölçütlerle karşılaşıyoruz. Gürbilek’in satır aralarından çıkarmak cüretini, belki de yararcılığını gösterdiğim bu ölçütlere önce Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ında neyin başarıldığı anlatılırken değiniliyor. Söz konusu olan, mağdurluk durumu bir edebiyat izleği olarak seçildiğinde yazarı bekleyen tehlikelerdir:

Mağdurluğu konu edinen anlatılar, 1) melodrama dönüşebilir; 2) oradaki keder bir ulusal mağduriyet hikâyesine doğru daralabilir; 3) sonunda tutunamayanların galip geldiği yatıştırıcı bir mazlumluk anlatısı kurulabilir. (s. 10) Bunlar, kötü edebiyat yapıtındaki ve yaygın zihniyetteki sorunları ortaya çıkarmanın ilk adımları, Gürbilek’in olumsuzdan hareketle dile getirdiği ilk ölçütlerdir.

Tehlikeli yolların girişine konulmuş levhalara benzeyen bu işaretler sayesinde, “gerçek tutunamayanlar” ile onların okumuş yazmış benzerleri arasındaki farklılıkları da anlamamızın zemini hazırlanmış oluyor. “Gerçek tutunamayanlar,” Oğuz Atay’ın, pardon Selim’in unutamadığı toplum kurbanlarıdır; onların okumuş yazmış benzerleri ise Selim ile arkadaşları. Aralarında, mağdurluğun türü, geçiciliği ya da kalıcığı, mağdur olmak ile kendini mağdur hissetmek arasındaki fark gibi açılardan, belki tam olarak netleştirilmesi zor, ama isabetliliği yeterince açık bir bağıntı kurulmaktadır.

Daha sonra, yine birer tehlike işareti olarak olumsuz kipte anlatılmaları ve Oğuz Atay’ın başarısı çerçevesinde dile getirilmeleri açısından yukarıdakilerle aynı nitelikte diyebileceğim şu ölçütler çıkıyor karşımıza (s. 14):

Acının anlatımında, 4) inandırıcılık kaybına yol açmak;

Acıyı bir kez inandırıcı bulmadığında, oradaki en ufak abartıyı sezdiğinde, öyküyü dinlerken gözyaşı dökse de aslında etkilenmeyecek, hatta alttan alta gülüp geçecektir okur. (s. 60)

5) acı çekeni küçük düşürmek (s. 14); 6) acı çekeni yüceltmek (s. 14, “madunlarla ilgili romantik yüceltmeler bulamayız Dostoyevski’de,” s. 38); 7) kavramların kolaylığına kapılmak (s. 14).

Bir tür ölçü olarak, ‘kavram/tekil deneyim’ ikilisine değiniyor Gürbilek. Kavramsal düşüncenin, önemli olduğu kadar, bazen içeriklerin anlatılmasında bir engele de dönüşebildiğine işaret ederek, güçlü edebiyat “yaşantının sarsıcı içeriğinin unutulmasına razı olmadığı için” önemlidir diyor. (s. 12) İyi edebiyata ilişkin ölçüt: Tekil deneyimin aydınlatıcılığı! Gerçi, kısırdöngüye bakın ki, tıpkı ‘mağdurluk’ sözcüğü gibi ‘tekil deneyim’ de bir kavramdır sonuçta. Tıpkı ‘yeraltı dinamikleri’, ‘metinsel gelgit’, ‘çifte buyruk’ ya da ‘yüceltme’ gibi. Yine de, döngü kendi üstüne kapanmadıkça sorun yok. Bir kez daha: Edebiyat her seferinde “kavramı yeniden şekillendirmeye çağırmıştır” çarpıcı içeriğiyle. Kavramlaştırmanın, herhalde vazgeçilmez, ama kendi yolunu kendisi tıkayabilen bir yordam olduğuna ilişkin bilincin geliştirilip yaygınlaştırılmaya muhtaç olduğu herhalde yadsınamaz.

8) Tekseslilik. Mağdurun Dili’nin sağladığı kavrayışların ve “güçlü edebiyat” için ortaya koyduğu ölçütlerin belki de en başına yazılması gereken ise, yukarıda da değindiğim üzere, “aynı bilinçte, (...) biri diğerini tam susturamadığı için” yan yana var olan karşıt sesleri, bu anlamdaki bir çoksesliliği barındırma yetisi oluyor. (s. 13) Bir yandan başkaları tarafından aşağılanmanın acısını çekerken, bir yandan da kendi kendini aşağılayan ya da kendisinde, başkalarını aşağılayan bir ‘ben’ yakalayan zihinlerin yazarlarıdır Gürbilek’in “güçlü edebiyat”çıları.

Gerçekte bu açıdan, Mağdurun Dili’nin işaretlerini Gürbilek’in bir önceki çalışması Kör Ayna, Kayıp Şark’ta bulabiliyoruz. Orada özellikle Leylâ Erbil’in Cüce’sine ilişkin çözümlemesinde, aynı zihindeki çokseslilikle ilgili “çiftkalplilik” imgesinden, “Dostoyevski’vari bir yeraltı”ndan söz açıyordu. Erbil’in Mağdurun Dili’nde mağdurluk yazarlarından biri olarak anılmaktan çok “çiftkalplilik”in yazarı olarak anılması (s. 15), onun “incinmişliği”ni, yani gurur yarası taşıyıp taşımadığını, çiftkalpliliğin yazarı olduğu kadar mağdurluğun da yazarı olup olmadığını “hiç bir zaman tam olarak” bilemeyişimizden kaynaklanıyor olmalıdır. (Kör Ayna, Kayıp Şark, Metis Yayınları, 2004, s. 242) Ama içerdiğini “tam olarak” bilebildiğimiz başka çokseslilikler, etiğin devreye girdiği başka iç çelişkiler, Cüce’yi eşsiz bir yapıt kılmaya yetip artmaktadır, o başka.

Tekseslilik meselesini geride bırakmadan önce, biz okurlara yönelik birer uyarı saydığım şu bölümlere de dikkat çekmeliyim:

Birçoğumuzun gözünde Dostoyevski isyankâr bir yeraltının, Atılgan özgürleştirici bir aylaklığın, Atay şahane bir tutunamamışlığın savunucusudur. (s. 15)
[A]nlamak için de bir değil, birkaç nedeni aynı anda düşünelim. (s. 169)

9) Bu seferki bir ölçüt-soru: “Acı anlatılabilir mi?” Sorunun tamamı şöyle:

“Sanat şen midir?” sorusuna yirminci yüzyılda verilmiş en güçlü cevaplardan biri Atay’ın yapıtı. Orta yerinde bence her güçlü yapıtın sormadan edemeyeceği soru var: Acı anlatılabilir mi? (s. 73, italikler bana ait – N.A.)

‘Ölçüt-soru’nun yanı sıra ‘soru-ölçüt’ diye bir şey varsa, yani çağımız bilincinin gerektirdiği üzere ‘soru içeriği’ de başlı başına bir ölçütse, Gürbilek’in bu ölçütü en iyi karşılayan yazarlardan biri olduğunu söylemek gerekir. Başka bir yazıda da belirttiğim üzere açık ve örtük biçimleriyle soru, Nurdan Gürbilek’in düşünsel veriminde ve biçeminde belirleyici bir öğedir. İşte, yazarın hem buna ilişkin bilincini hem de karşıtlıkları yakalama yordamının özgünlüğünü ortaya koyan, tipik bir cümlesi:

Bu yazının sorusu da bununla ilgili: Mağluplukla heybet, mazlumlukla haşmet arasında nasıl bir ilişki kuruyor Meriç? (s. 85)

Paragraf yine en yaratıcısından sorularla bitiyor:
[N]ereden alıyor dilsel heybeti mağlup? Mağdurun Dili heybetli, haşmetli, muhteşem bir dil olabilir mi gerçekten?

Gürbilek’in sorularından her biri bir sorunsalın yolunu gösteriyor. Bazen de, Yusuf Atılgan’ın aylağıyla ilgili soru dizisi gibi (s. 132), kuşku kipinin nasıl verimli bir kaynak olabileceğinin en iyi örneklerini veriyor bize.

Sorularla, sözcük seçimleriyle, “yazı yazma sürecinde” yakaladığı yazara ilişkin hem sevecen hem de kılı kırk yarmakla birlikte ufku gözden yitirmeyen dikkatiyle “biz”i sürükleyen bu denemelerin tehlikeli bir yanı varsa, o da bizzat bu sürükleyicilik olabilir. Gerçekten de, ustaca yinelemeler, kendine özgü “evet” kullanımı, “vardır/yok değildir” gibi ince ayrımlar ve elbette asıl, zıtlıkları saptamak konusundaki ustalığı vb ile oluşan biçemden gelmiyor sürükleyicilik yalnızca. Gürbilek’in “ben”inin yanında, “biz” de (‘biz insanlar’ olarak) işin içindeyiz: “hangimiz ‘onlar’a kızmıyoruz ki?” (s. 141), “kendimizde de izlerini fark edebileceğimiz kibirli yalnızlık” (s. 133), hatta “madem üsluptan, bir dilin kişisel tercihler kadar toplumsal-ruhsal basınçların da etkisiyle aldığı biçimden söz ediyoruz...” (s. 87) vb. Bu son cümledeki gibi, “biz” bazen ‘biz insanlar’dan öte, yazarla birlikte düşünsel açıdan yol alanlara dönüşüyor: “Zebercet’in iç dünyasına biraz daha yakından bakabiliriz şimdi” (s. 163) vb. Neyse ki, tartıştırma özelliği de baki Gürbilek’in:

Romanları aldıkları olumsuz eleştirilerden, ya da tersine kültleştirme çabalarından ayrı düşünmek zor. (s. 134)

Bu cümlenin devamı, şu aralar “hayattan kopuk” biçimiyle olmak üzere yeniden devreye girme eğiliminde olan “toplumdan kopuk” eleştirisinin sorgulanmasıyla geliyor. Ardından da, “kültleştirme”nin ya da yüceltmenin niçin en iyi okuma tarzı olmayabileceği anlatılıyor: Havada gezen bir ilke uğruna değil, yazarın (burada Yusuf Atılgan’ın) daha temel bir yerde ne dediğini gözden kaçırmış olacağımız için.

Okura yönelik bir başka uyarı:
[R]omancının kararsızlığının bir zaaf olmadığını, aslında romana güç katabileceğini görmek lazım (...) çoğu güçlü romancıda vardır bu kararsızlık. (s. 135)

Bu noktada, edebiyat eleştirisinin neliği konusuna değinmek istiyorum. Takım dur, Mehmet sen de dur! Öteden beri, yaygın eleştiri anlayışında, bu özdeyişin anlattığı sorun var gibi geliyor bana: Tek tek her yapıtın ya da her yazarın ele alınmasını bekliyor yaygın anlayış. Bunda liselerdeki edebiyat derslerinin, okuru etkinleştirmek yerine belirli, özgül bilgiler dayatmanın payı olduğunu sanıyorum. Oysa iyi eleştiri, doğrudan konu edindiği yapıt ve yazarlar kadar, başka yapıtları ve yazarları da daha iyi okumamızı sağlayabilendir. Eleştirinin vazgeçilmezliği ise, her yapıt ya da yazar üstüne bize hazır sözler sağlamasından değil, okuma yetimize olan katkısından ileri gelir. Mağdurun Dili’ni okurken, kendi açımdan böyle bir katkıyı her zamankinden daha belirgin bir biçimde fark ettim: Orada değinilmemesine karşın, “yeraltı”ndan söz edilen yerlerde Bilge Karasu’nun romanları ile Ece Ayhan’ın şiirlerini, “bakış”tan söz edilen yerlerde Yücel Kayıran’ın şiirlerini düşünmemek, Dostoyevski bölümündeki “şölenden dışlanma” meselesinde İsmet Özel’in “her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana” dizesini ve daha pek çok şiirindeki büyünün kaynağını daha iyi fark etmemek, Oğuz Atay’da ironinin patetik yanılgıya karşı alınmış bir önlem olarak karşımıza çıktığının söylendiği yerde (s. 68) Murat Belge’deki ironiyi, ama aynı zamanda Yıldırım Türker’in aynı işlevi metaforlara gördürdüğü yazılarını akla getirmemek, Gürbilek’in “büyük bir gururla dipsiz bir hiçlik duygusu arasında yaşadığı gelgit” (s. 28) dediği yerde Aziz Nesin’in şimdi adı aklıma gelmeyen bir öyküsünü –bir İstanbul vapurunda kendisini tanımaksızın hakkında edilen olumlu ve olumsuz sözleri işittikçe ve boyunu bosunu ilgilendiren durumlarla karşılaştıkça küçülme ile yücelme arasında gidip gelen ruh hallerini birinci tekil kişinin ağzından anlatışını– anımsamamak, ve daha önemlisi, bütün bunları yeniden düşünüp kavramamak olanaksız. Aziz Nesin, o öyküsünde bizi güldürür, yine de öykü kişisinin iç acılarıdır hissettiğimiz, ve her şey fazlasıyla inandırıcıdır. Acıyı anlatırken güldürür, ama acıyı gülünçleştirmez Nesin orada. Gürbilek’in sayfa 70’te yine Atay için söylediği, “kırılgan kahramanlarını etraflarına bir ‘alay kabuğu’ örerek düşmanca bir alaydan kurtarmayı dener,” sözü bana Nesin’in öyküsü için de tam tamına geçerli bir yorumdur gibi göründü: Nesin “alay kabuğu”nu “ben”in etrafında örmektedir.

Gürbilek’in yazdıkları tüm edebiyat okumalarımızda ve herhalde ‘yazma’larımızda kulağımıza küpe olması gereken verimlilikte. Gürbilek’in kendi yapıtlarının okunmasında da geçerli olan bir verimlilikten söz ediyorum. Yukarıda onun denemelerinden çekip çıkarmaya çalıştığım ‘iyi edebiyat ölçütleri’nden deneme türüne uygulanabilecek olanlarına, özellikle 7, 8 ve 9. ölçüte verilebilecek en iyi örnekler arasında Gürbilek’in yazıları da ön sıralardadır.

Bu düşünsel çabada yolumuzu açan sorular, merakımızı canlı tutan birer biçem öğesi oldukları kadar, diyalektik düşünmenin de gereçleri. Öyle ki, okuru belirli bir yazarın ya da yapıtın bir özelliği konusunda ikna etmeye yetip artacak bir paragrafın ardından, itiraz ya da soru içeren bir bağlaç (“yine de...”, “Doğru, ama...” vb) kanalıyla orada söylenenlerden az ya da çok ayrılan bir önermeyle çıkıveriyor karşımıza yazar; her şeyin hiçbir zaman oraya kadar söylenenlerden ibaret olmadığını, her zaman en az bir yön ya da boyutun daha var olduğunu bir kez daha göstermek istercesine. Bu dediğimin zirvesi, Atay’ın başarısını ‘oyun’ ile ilişkilendirdiği unutulmaz bölümdür. (s. 64; Cemil Meriç’le ilgili nefis “yine de” için bkz. s. 82) Daha sonra “oynarken özgür olmanın aslında pek de mümkün olmadığını, oyunların zaten tehlikeli olduğunu hep aklında tutarak yazmıştı,” (s. 73) diye eklemesine de bakarak, Atay için söylediği, “düşüncesindeki [birbirini iptal etmeyen] bu çift-kutupluluk” sözünün (s. 66), Gürbilek’in kendisi için de geçerli olduğunu rahatlıkla ileri sürebiliriz (“iki şeyi aynı anda görebilmemiz gerekir,” s. 133). “Çiftkutupluluk” ya da ‘çokkutupluluk.’ Sonuçta, kuşatıcılık. Bu yoldaki sözel gereçlerinden biri “aynı anda” ise, diğeri “hem... hem de” ya da “bir yandan... diğer yandan”dır. ‘Çift’ ve ‘çifte’ sıfatlarını da eklemeliyim: ‘çift kutupluluk’tan başka, ‘çifte bağlanış’, ‘çifte dinamik’, ‘çifte korku’, ‘çifte deneyim’, ‘çiftdeğerli ilişki’, ‘çifte buyruk’, ‘çifte etkilenmişlik.’ Çokkutupluluğunun en yüksek verimlerinden biri de, Gürbilek’in okur karşısında yazarın konumu konusunda Yusuf Atılgan’dan yola çıkarak ulaştığı ‘ne biri ne diğeri’ noktasıdır sanıyorum: Okuru bir “müşteri memnuniyeti” çerçevesinde anlayan konum ile, okur hiç yokmuş gibi davranma konumu arasındaki “gergin hat”tır bu verim. (s. 143 vd)

Şimdi, Gürbilek’in anlatımındaki bir başka özellikle, cümle sonlarındaki “-yordur” ekiyle ilgili bir noktaya değineceğim.

Hemen söyleyeyim, bu ekin ‘belki’li bir kullanımı vardır, “belki o öyle söylemiyordur” örneğindeki gibi; burada söz konusu olan o değil.

Gürbilek de Orhan Koçak gibi, esas olarak sözünü etmekte olduğu yazarın metninde olup bitenleri bize aktarırken kullanıyor bu eki. Mağdurun Dili’nde de karşımıza çok çıkan bu kullanıma iki tipik örnek vereyim. İlki, Dostoyevski’nin Kumarbaz’ından söz edilirken geçiyor:

Üstelik tutkuyla bağlandığı Polina da ona uşağıymış gibi davranıyor, onu adam yerine koymuyordur. (s. 33)

İkinci örnek, Cemil Meriç’le ilgili bölümden:
[Meriç’e göre] (...) Avrupa’yı seyrediyoruzdur. (s. 89)

Gürbilek, bu örneklerde ve daha pek çok yerde, yukarıda da dediğim gibi, ilgili yazarın metninde anlatılanı ya da savunulanı bize “-yordur” eki yoluyla aktarmaktadır; buradaki “-yor” eki bize bir süreci göstermekte, “-dır” eki ise o sürece ilişkin anlatımı, ilgili yazara (örneklerimizde, Dostoyevski’ye ve Meriç’e) mal etmektedir.

Aklımı kurcalayan ise, Gürbilek’in bu “-yordur” kipini, ilgili yazarı aktarmak için değil, kendi fikrini dile getirirken çoğunlukla kullandığı şimdiki zaman ya da geniş zaman gibi kiplerin yerine kullandığı durumlar. Bununla ilgili olarak not ettiğim ilk örnek şu:

Zaten romanın anlatıcısı da henüz birkaç kitabı yayımlanmış bir yazardır; birçok bakımdan Dostoyevski’nin kendisini andırıyordur. (s. 29)

Buradaki ‘andırmak’ fiili de, fikri de Gürbilek’e ait; bu kez ilgili yazardan aktarmıyor, yazara dışarıdan bakarak onun hakkındaki fikrini söylüyor Gürbilek, ancak kullandığı kip, esas olarak aktarmak için kullandığı “-yordur” kipi. Soru şu: Bu seferki aktarmanın kaynağı kimdir ya da nedir? Sözdizimi ne diyor bize bu konuda? Yanıt: Kaynak ne Dostoyevski olabilir ne de tam olarak Nurdan Gürbilek. Bu durumda, kuramsal bir üçüncü zihin (düşünsel varlık) çıkıyor ortaya. Söz konusu kipin Mağdurun Dili’ndeki oluşumları, bu üçüncü varlığı rastlantısallıktan çıkarmaya yetecek kadar çok sayıda. Son yıllarda romanlarda ve öykülerde ‘anlam katmanları’ bulanlardan gına gelmiş olsa da, “-yordur” ekinin Gürbilek’teki bu iki ayrı kullanımının iki ayrı zihin katmanı yarattığı, ayrı bir düşünsel altbütüne işaret ettiği söylenebilir sanıyorum. Neye yarıyor olabilir bu ek katman, bu üçüncü zihin? Anlatımı rahatlatmaya yarıyor elbette, ama bundan öte, bir tür askıya alma ve daha az kesin konuşma olanağı sağlıyor sanıyorum.

Ben şu sözleri de Gürbilek’ten çok, ara bir zihin katmanına ait olduğu duygusuyla okuyorum: “Zaten ortalıkçı kadın da aslında soğuk bir kadın değil, tam anlamıyla bir mağdurdur romanda” (s. 168) ve “başkalarına mahkûm olduğunu hissetmiş.” (s. 170)

Son olarak şuna dikkat çekmeliyim: Nurdan Gürbilek Mağdurun Dili’yle zihnimizdeki eleştiri kavramını da etkiliyor, belki de yeniden oluşturuyor. Bu açıdan, günümüzde deneme türünün gerileme içinde olduğunu konuşan Batı ülkelerinin dillerine çevrilmesini dilememek elde değil. Edebiyat kadar, bireysel ve toplumsal ‘yeraltı’mızı anlamaya çalışmak için de birinci sınıf yol açıcılardan biri bu çalışma. Ben bu yazıyı hazırlarken Virgül’ün Mayıs 2008 tarihli 118. sayısında yayımlanan ve Mağdurun Dili’nde de çok başvurulan bir kavram olarak ‘tıkanmışlık’ın öne çıkarıldığı Tanpınar konulu yazısı dahil, en çok ‘içini açan’ yapıtları söz konusu ediyor Gürbilek: İçsel çelişkilerini, iç çatışmalarını açan, açabilen, yakalayabilen yapıtları. Yalnızca yapıtlar mı?:
[B]astırılmış olanın neden yıkıcı bir enerjiye sahip olduğunu (...) mağdurun bazen neden bir eziklik ve ıstırap (hatta bir intikam ve hınç) diline kilitlendiğini, (...) (s. 13)

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova