ISBN13 978-975-342-660-2
13x19,5 cm, 176 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Vitrinde Yaşamak, 1992
Yer Değiştiren Gölge, 1995
Ev Ödevi, 1999
Kötü Çocuk Türk, 2001
Kör Ayna, Kayıp Şark, 2004
Benden Önce Bir Başkası, 2011
Sessizin Payı, 2015
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Ali Galip Yener, “Nurdan Gürbilek’in deneme türüne yaklaşımı üzerine”, Evrensel Kültür Dergisi, Haziran 2010

Okuduğunuz yazıda, yaklaşık 20 yıldır denemeleri yayınlanan, sonuncusu 2010 Erdal Öz Edebiyat Ödülü olmak üzere çok sayıda ödül kazanmış ve aynı türde altı kitabı olan Nurdan Gürbilek’in Türkçe edebiyatta deneme türüne yaklaşımı üzerinde durmaya çalışacağım. Gürbilek’in yapıtlarına geçmeden önce deneme türünün imkân ve sınırlarına, felsefeci ve edebiyat teorisyenlerince nasıl ele alındığına bir göz atmak uygun olacaktır.

Deneme türü, kimi yazarlara göre salt kişisel görüşlerin dilediğince aktarıldığı bir yazı alanı değildir. Deneme ile eleştiri arasındaki kaypak sınırda, yazarın içselleştirdiği düşünsel kalıtın etkisiyle kaleme aldığı referanslı yazılar da denemeye dahil edilebilmiştir. Bu anlamda deneme, Georg Lukacs’ın deyişiyle, boş bir sayfanın üzerine denemecinin güncel ruh hali ile koşutluk içinde istediğini yazma çabasına indirgenemez: “Deneme daima zaten biçimlendirilmiş bulunan bir şeyden bahseder ya da en iyi ihtimalle var olmuş bir şeyden; yani boş bir hiçlikten yeni şeyler çekip çıkartmak yerine sadece bir zamanlar yaşamış şeyleri yeniden düzenlemek, deneme için özseldir. Ve sadece yeniden düzenleyip biçimi olmayandan yeni bir şey biçimlendirmediği içindir ki onlara bağlıdır, daima ‘doğruyu’ söylemek zorundadır onlar hakkında. Başka bir deyişle, özlerini ifade etmek zorundadır.”(1)

Denemenin her şeyi kapsamaya heveslendiğini, bütünlüğünü “gelişimini kendi içinden türetmiş bir biçimin birliği olarak bütünsel olmayan bir şeyin bütünlüğü” anlamında sağladığını, dikkatli davranmak koşuluyla teorinin akrabası olduğunu yazar Frankfurt Okulu’ndan felsefeci T. W. Adorno: “Kendisine yakın duran kuramları yutar deneme; anlamı hep çözüp eritmeye eğilimlidir, kendisi için çıkış noktası olan anlam da dahildir buna. Başından beri hep mükemmel bir eleştiri biçimiydi deneme, hâlâ da öyle: Tinsel yapıların içkin eleştirisi olarak, onların ne olduğu ile kavramlarının karşı karşıya konması olarak, ideoloji eleştirisidir.”(2) Adorno’nun saptaması deneme türünün eleştiriyle arkadaşlığını belirtir.

Adorno’nun arkadaşı Max Horkheimer de deneme türüne benzer kaygılarla yaklaşır. Horkheimer, Geleneksel ve Eleştirel Kuram (GEK) içinde yer alan “Montaigne ve Kuşkunun İşlevi” başlıklı yazıda, Montaigne’in antikçağın çöküş dönemindeki kuşkuculara benzer tarzda, yeniçağa geçişin korkunç olayları karşısında mutlak güvenlik yanılsamasını hor gördüğünü, ürkütücü durumlar karşısında her türlü belirsizlikten, ılımlı bir kendini düşünme sürecine geri çekildiğini yazar.(3) Kuşkuculuğun çözümlenmesi deneme türünün imkân ve zaaflarının araştırılmasında işe yarar. Horkheimer, pratikte kuşkunun “...bildik olana karşı anlayış ve her türlü ütopyaya karşı güvensizlik anlamına gel[diğini]” yazar ve ekler: “Sonra kuşkucu bir zihniyetin de arkasında yatan ve bireyi etkileyebilen militan insan sevgisi öne çıkar. Yine de kuşkucu tüm tarzıyla, deneyimin ve duyumcu insan anlağının egemen olmasını sağlar.” (GEK, s. 404- 405)

Burjuvazinin sağladığı göreceli özgürlük ortamında gelişen deneme türü, kuşkucu zihinlerde düşünsel ihtiyaçların karşılanmasının temellerini atmıştır. Buna göre: “Ekonomik ilişkilerin yaygınlaşması, bu kişilerde [kuşkucularda] genel pratik ve kuramsal kültürün hazzı olarak devam eder. Toplumsal yaşam onlara sadece mevcut olanın yeniden üretilmesi olarak görünür. Yeniden üretime ait olan hiçbir şeye, pratik ve tinsel etkinliklere ciddi ciddi saldırmazlar. Oysa bütünü sorgulayan ve onu geçiş dönemlerinde özellikle iç ve dış savaşlar biçiminde tanıyan düşünce ya da eylem, kuşkucular için bir dehşettir. Felsefi kuşku, kimi zaman kendi yandaşlarına ve karşıtlarına yıkım olarak gözükse de, yıkımın tam karşıtıdır. Felsefi kuşku özü gereği muhafazakârdır.” (GEK, s. 405)

Yaşanan ortamdan endişe etmek, içe kapanış, “kendine ait bir oda”ya sığınma, muhafazakârlık ve statükonun savunulması, sonsuz bir uyum sürecinin zihinsel etkinliklerde egemen olmasına çaba harcamak... Deneme türünün kuşkucularda barındırdığı imkânlar yukarıda belirtilen esaslara dayalıdır. Montaigne’deki muhafazakâr özellikler, yazarın “burjuva mülkiyetinin muhafaza edilmesini güvencelediği için kendisiyle özdeşleştirebileceği bir mutlakıyetçiliğin yakınlaştığını gör[mesi]” ile iç içe geçmiştir. (GEK, s. 406) Yeni burjuvaziyi koruyup huzuru sağlayacak olan ulus devletin güvencesi altında: “Yargıda bulunmaktan kaçınma, burada kişinin mesleki yüklerin baskısından uzakta, gereğince kafasını dinleyebileceği kişisel iç dünyaya geri çekilişe dönüşür. Bireysel yaşamda iç dünyaya düşen rol, toplumsal yaşamda kiliselere, müzelere ve eğlence yerlerine, genel olarak da boş zamana düşen rolün aynısıdır. Burjuva döneminde kültürel alanlar, tek tek insanlarda ve toplumsal bütünde, ekonomiden ayrılmıştır. ...Kültür alanında ise ebedi uyum egemendir.” (GEK, s. 406)

Horkheimer’in saptamaları çerçevesinde eski-yeni kuşaktan Montaigne hayranı/çevirmeni pek çok denemeci, Türkçede muhafazakâr kuşkucu, statükocu edebi tutumları sürdürmüşlerdir. N. Ataç, S. Eyuboğlu, N. Uygur, A. Cemal, O. Demiralp gibi adlar, bir bakıma burjuva mülkiyetinin güvencesinde, idealleştirilmiş bir “sonsuz uyum süreci”nde yazdıklarını varsaymışlardır. Adı geçen denemecilere Gürbilek’in de çizilen bağlam dolayımında katılmasının gerekli olup olmadığı üzerinde ilerde duracağım.

Georg Lukacs ise, “Denemenin Doğası ve Biçimi” adlı yazıda (1910) denemelerin konusunun biçim olduğunu ve eleştirmenin biçimlerdeki kaderi göz ucuyla fark ettiğini yazar.(4) Deneme türünün ortaya çıkışını siyasal-toplumsal öğelerin nasıl etkilediğine pek değinmeden, türün esas zaafının doğasında olduğunu vurgular ve denemecinin hayat karşısındaki güçsüzlüğünü şöyle betimler: “ ‘Deneme’ kelimesindeki yalın tevazu, bir kibri gizler aslında. Deneme yazarı, onu zaman zaman nihai hakikate yaklaştığına inandıran kibirli umutları bir kenara bırakır; çünkü sonuç olarak, başkalarının şiirlerini ya da en fazla kendi fikirlerini açıklamaktan başka yapabileceği bir şey yoktur. İroni yoluyla kendini bu güçsüzlüğe, en derin zihinsel ürünün bile hayat karşısında taşıdığı bu daimi güçsüzlüğe alıştırır; hattâ bu güçsüzlüğü ironik bir tevazuyla öne çıkarır.” (Lukacs, s. 114)

Deneme türü hakkında bu kadar söz yeter. Yazının sınırları bakımından Gürbilek’in olgunluk ürünlerini içeren son iki kitabına değinmekle yetineceğim. Bence en olgun ürünlerini içeren bir önceki kitabı Kör Ayna, Kayıp Şark'a (KAKŞ) bir göz atalım şimdi. Denemeci, bu kitapta edebiyatta endişe konusunu irdeler. Anlatmayı tamamen bir sorun olarak ele alan düşünceleri işleyen yazılarda, toplumsal cinsiyet eksenli okumaların ağır bastığı örneklerde yazar bağlamı şöyle açıklar: “Modern Türk edebiyatı, özellikle de Türk romanı bir kadınsılaşma endişesine, bir efemineleşme korkusuna, Cemil Meriç’in sık sık tekrarladığı sözcükle söylersem ‘virilité’yi, yani erilliği kaybetme korkusuna doğmuştu. Erilliği kaybetme korkusu ise, hemen her zaman erişkinliği yabancıya kaptırma, bir başka deyişle çocukluğa çakılıp kalma korkusunu içinde taşıyordu.”(5)

Edebi çözümlemeye psikanalitik verilerin indirgeyiciliğinde yaklaşmayı yeğleyen Gürbilek’e göre edebiyatın önemi, edebiyatçının işini yaparken tereddüt edebilme yetisine sahip olmasından ibarettir. Edebiyatın kültürel-sosyolojik belgeler sunduğu için değil, yazarın içsel çatışması ve tereddüt hali ile başa çıkması nedeniyle önemli olduğunu ileri sürer. Yazarın, “ben” denilen alanın vazgeçilmez bileşeni olan bölünmüşlükle baş etme gücü olduğu; hikâyesini okura bölünerek anlatabildiği; okurun bölünmüş ve endişeli yanına seslendiği için, salt bunun için önemlidir edebiyat. Yazara göre, her edebi yapıt bir endişeye doğar. (KAKŞ, s. 13)

Yazar, bu kitapta A. H. Tanpınar’dan Oğuz Atay’a, Vüsat O. Bener’den Leyla Erbil’e kalburüstü edebiyatçılara anılan bağlamda titizce yaklaşır. Kitapta, her zaman üzerinde durulan klasikleşmiş yazarlara yeni ve farklı açılardan bakılır. Tek örnekle yetinelim. Halid Ziya’nın “müebbet çocukluk”la birlikte ayna kavramını yapıtlarının merkezine koyması, Tanpınar’ın kahramanlarının aynanın karşısında, “suyun başında beklemeye mecbur” olması gibi daha önce bu şekilde hiç işlenmemiş sorunları dile getiren yazar, bu iki romancının: “[K]adınsılaşma endişesiyle de baş edebildikleri, çocuksulaşma endişesini gülünç ötekilere yansıtmak yerine kendi yapıtlarının merkezine taşıyabildikleri için, yetim oğlun erilleşme mücadelesini yansıtan erken romanı daha ilksel bir ilişkinin; yapıt yaratma çabasını da yakından ilgilendiren bir ilksel yakınlığın, narsisizmin karanlık sularına taşıyabil[diklerini]” vurgular. (KAKŞ, s. 14 – 15)

Gürbilek, irdelediği yazarlara bu kitapta gecikmişlik endişesi, züppelikle kurulan bağ vb. açılardan bakar. Psikanalitik çözümlemesinde felsefeci Gaston Bachelard’dan çokça yararlanır. Bachelard gibi şiirsel imgeyi yazarın kurduğu öznel hayatı genişleten etkin bir öğe olarak yorumlar. Edebi imgeyi “kültür kompleksi”nin kuşatıcılığında okur. Yazarlara farklı yerden bakmayı bu kültürel perspektifle başarır. Ne var ki, denemelerde sınıfsal perspektif, tarihsel ve politik olanın “kültür kompleksi”ndeki somut, etkin katkısı tamamen göz ardı edilmiş; yapıtlar, kültürel yaklaşım kılıfı altında tamamen psikanalitik verilere dayanan indirgemeci bir dille ele alınmıştır. Yapıtların hangi tarihsel bağlamda yazıldığı, hangi sınıfın ihtiyaçlarını karşıladığı konuları yok sayılmıştır. Bu durum kabaca Gürbilek’in denemeciliğinin, yazarın bütün teorik birikimi ve öncülüğüne rağmen muhafazakâr (statükocu) bir çizgiyi sürdürdüğünü gösterir.

Yazar, son kitabı Mağdurun Dili’nde de (MD; Metis Yay. 2008), benzer tavrını sürdürür. Çok sevdiği, şefkatle yaklaştığı, incitmeden eleştirdiği, bir koza içinde tutmaya çalıştığı az sayıda favori yazarını bu kez mağdurluk hallerinin edebiyatta nasıl işlendiği konusunda sorgular. Edebiyatın dışlanmışlıkla kesişim noktalarını Dostoyevski, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan ve Cemil Meriç’in yapıtlarında arar. Bazı edebiyat yapıtlarından yola çıkarak bakışın nasıl bir şiddet içerdiğini, horgörülmenin neden bazı yazarların merkezi sorunu olduğunu, yoksulluktan söz ederken bile kimi yazarların neden ısrarla gurur yarasını anlattıklarını açıklamaya çalışır. Ayrıca, aynı bakış sorununun yapıt yaratma sürecini nasıl etkilediğini irdeler. Gürbilek’e göre, başkaları tarafından görülme arzusuyla küçük görülmenin yol açtığı hayal kırıklığı üzerine düşünmek, aynı zamanda edebiyat ve yazarı büyük arzularla birlikte büyük bir tıkanmanın içine çeken bugünün seyirlik toplumu üzerine de düşünmek demektir. (MD, s. 17)

Bu, okura derinlik duygusu veren, onu çoğul okumalara iten kitapta, Necmiye Alpay’a göre iyi edebiyatı kötüsünden ayıran ölçütlere yer veren Gürbilek’in “güçlü edebiyatçıları”, bir yandan başkalarınca aşağılanmanın acısını çekerken, bir yandan da kendi kendini aşağılayan ya da kendisinde, başkalarını aşağılayan bir “ben” yakalayan zihinlerin yazarlarıdır. Yine Alpay bu çalışma ile Gürbilek’in Türkiye’de edebiyat kadar bireysel ve toplumsal yeraltını da irdelemenin yolunu açtığını ileri sürer.(6)

Orhan Koçak ise Gürbilek’in kullandığı dili “yas dili” olarak tanımlamıştır. Bu durum yazarın ele aldığı konu ve yazarlara eğilme biçimine bağlıdır. Koçak, bu dilin yaslı, “kendisine kavramsal çerçevesini, perspektifini ve konuşma gücünü veren anlayıştan uzak düşmüş, şimdi dünyada daha yalnız olduğunu anlamaya başlamış bir ses” olduğunu yazar.(7) Gürbilek’in yapıtlarında neden yas dili ve melankolik bir bakış açısı vardır, denemeci neden bu yas dili ile uyumlu konular seçer ve hangi koşulların etkisi altında esas aldığı kavramsal çerçeveden uzak düşmüştür? Denemeci, kendisiyle yapılan bir söyleşide, deneme türünü neden yeğlediğini açıklarken, öznellik sızdırmayan bir teorik dili benimsemiş solcu dünya görüşünden geldiğini ve bu dile tepki duyduğunu, kitaplarının tamamını 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra teorilere güveninin iyice sarsıldığı bir dönemde yazdığını belirtir.(8)

Gürbilek’in başka yazılarda ayrıntısıyla hatta kitap boyutunda ele alınmayı hak eden denemelerinin esasen 12 Eylül 1980 sonrası oluşturulan faşizan kültürel iklimin dolaysız bir sonucu olduğunu söylemek mümkündür. Yazar, etkilendiği bu ortamın basıncı altında soyut eleştirel dilden uzaklaşmış ve deneme türünün nesneyi kuşatıcı, melankolik olma imkânını içeren diline öncelik tanımıştır. Yazarın edebiyatta endişeden mağduriyet hallerinin analizine kadar uzanan denemeleri, aşağıda sıralanan “nostalji” bileşenleriyle ilgisi bağlamında ele alınabilir: “Tarihin bir çöküş ve yitirme olarak görülmesi; (...) bütünlüğün ve ahlaki kesinliğin yitirildiği duygusu; (...) bireysel özerkliğin yitirildiği ve sahici toplumsal ilişkilerin çöktüğü inancı; basitlik, kendiliğindenlik ve sahiciliğin yitirildiği duygusu.”(9)

Sonuç olarak, Gürbilek’in faşist darbe ile deneyimlediği ve içselleştirdiği travma denemelerini beslemiş ve nostalji kavramının yukarıda sıralanan bileşenlerine karşılık gelen yazılarının muhafazakâr bir üslup içinde biçimlenmesi mümkün olmuştur. Böylece bu yazılarda sınıf mücadelesi, ülkenin temel ekonomik-politik-toplumsal sorunları ısrarla göz ardı edilmiş, denemeci az sayıda yazarla kendisine melankolik bir yazı evreni kurmuş ve her yeni kitabında bu kısıtlı evren içinde derinliği olan, edebi lezzeti bol bir yolculuğa okurlarla birlikte çıkmayı yeğlemiştir.

Notlar


(1)Georg Lukacs’tan aktaran T. W. Adorno, “Biçim Olarak Deneme”, Edebiyat Yazıları içinde, Çev. S. Yücesoy-O. Koçak, Metis Yayınları 2004, s. 13 Yukarı
(2)Adorno, a. g. y. s. 33 Yukarı
(3)Max Horkheimer, Geleneksel ve Eleştirel Kuram, Çev. M. Tüzel, YKY, 2005, s. 403 Yukarı
(4)Georg Lukacs, “Denemenin Doğası ve Biçimi”, Çev. N. Gürbilek, Defter Sayı 1, 1987, s. 112 Yukarı
(5)Nurdan Gürbilek, Kör Ayna, Kayıp Şark, Metis Yay. 2004, s. 10 Yukarı
(6)Necmiye Alpay, “Mağdurluğu Anlatmak”, Virgül, Haziran 2008 Yukarı
(7)Orhan Koçak’tan aktaran: Mahmut Temizyürek, “Vitrinlerden Kötülüğe Türkiye”, Virgül, Şubat 2002 Yukarı
(8)N. Gürbilek’le Söyleşi, “12 Eylüller Üzerine”, Siyahi, Sayı 5, Eylül-Ekim 2005 Yukarı
(9)Tanıl Bora- Burak Onaran, “Nostalji ve Muhafazakârlık- Mazi Cenneti”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, cilt 5: Muhafazakârlık içinde, İletişim Yay. 2003, s. 235 Yukarı

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova