ISBN13 978-975-342-671-8
13x19,5 cm, 304 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Ali Duman, “Dile gelen hep aynı an”, Yeni Şafak Kitap Eki, 31 Ekim 2008

Dünyevi ve Kutsal, eğitimini bilgisayar mühendisliği alanında tamamlamış genç bir yazarın, Özgür Taburoğlu'nun ilk kitabı. Taburoğlu'nun "bir disiplin içine yerleştirmek konusunda zor kullanılırsa, sosyal antropolojik bir çalışmaya yakın dur[duğunu]" belirttiği yapıt, hem okurun daha ziyade tercüme aracılığıyla tanıdığı bir alanda kalem oynatılması hem de mesleki uğraşın uzantısı olmamak bakımından dikkat çekici.

Çeşitli dünyevilik manzaralarını kutsallıkla kurduğu ilişki açısından değerlendiren Taburoğlu'na göre sosyal bilimler literatüründe dünyevi ile kutsal çelişik iki alan olarak tarif edilmektedir. Ancak bu "yapısal karşıtlıklar çözüldüğünde" ara bölgeler, ara biçimler ve ara yüzeyler ortaya çıkar. Yazara göre ara bölgede dünyevilik ve kutsallık iç içe geçmekte, 'birbirine karışmakta'dır. Başka türlü söylemek gerekirse her türden kutsal, ara biçimlere ihtiyaç duyduğu gibi dünyevilik de ancak maddi dünyanın ötesine değdiği ara mekânlarda belirir. Bu anlamıyla dünyevilik, modernlerin maneviyat arayışına işaret eder ve kutsalla kurulan "kararsız bir söyleşi" niteliğindedir.

Taburoğlu 'seküler' ile 'dünyevi' arasında da temelli bir fark bulur. Buna göre sekülerlik daha ziyade siyasal bir tavra işaret ederken "dünyevilik" yaşamın bütününe yayılan sosyal, kültürel, düşünsel bir atmosferle (bir dünya görüşü ile) örtüşmektedir. Ne yazık ki yazarın kısaca aktardığım bu kavramlara ilişkin spekülasyonlarının oldukça muğlak bir zemine oturduğunu ve 'birbirine karışmakta' olduğunu söylemek zorundayım. Ne gam! Taburoğlu'na göre bir yandan maddi olanla yetinen gündelik varoluşa (dünyevi sofuluğa) yakınlaştığı bir yandan da "istisnai bir mekân"da öte ile karşılaştığı için dünyevilik zaten "belirsiz"dir.

Taburoğlu "Giriş"te kitabının tartışmayı kuşatmak ya da tüketmek gibi bir iddiası olmadığını, her bir bölümde, dünyevi ile kutsal arasındaki geçişli bölgenin farklı bir tezahürünün irdelendiği bir "sözlük denemesi" gibi okunabileceğini söylüyor. Doğrusu bu mütevazı yaklaşıma, en azından bu ilk kitap için, katılmamak mümkün değil. Zira bazı bölümlerin (Hüsnühat veya Romantizmle ilgili bölümlerde olduğu gibi) kuşatıcı bir bakışa yaslanmadığı ve sığ kaldığı, bazı bölümlerin ise aktarım olmaktan öteye geçemediği görülüyor. Öte yandan yapıtın kuramsal çatkısındaki belirsizliğin doğal olarak bir çok yerde cümlelere de sirayet ettiğini söylemek gerekir. Geçerken Hüsnühat ile ilgili bir noktayı, bir alıntı aracılığıyla hemen hatırlatmak isterim. Taburoğlu'nun "Minyatür" başlıklı bölümde değindiği İbn Arabî, Harflerin İlmi'nde şöyle diyor: "Muhakkikler nezdinde amaç, [...] yazı olarak hissedilen suretler değildir; onların amacı sadece, o yazıların [...] içermiş olduğu mânâlardır. [...] O yazının hakikati o suretin aynısıdır."

Dünyevi ve Kutsal, geniş bir coğrafyayı ve Eski Yunan'dan günümüzün "dünyevi teolojiler"ine uzanan bir tarihsel süreci kapsaması bakımından besbelli oldukça zorlu ve ciddi bir emek gerektiren bir çalışma. Yapıt yukarda sözünü etmek zorunda kaldığım bütün bu aksaklıkların yanı sıra son derece güzel bölümler (veya maddeler) de içeriyor. Bilhassa "Doğu'nun Cinleri" ve "Minyatür" başlıklı bölümlerin yazılması için bir vesile olmuş sanki kitap. Bu bölümlerde Taburoğlu'nun Doğu ve Batı düşüncesine derinlemesine nüfuz ettiğini söylemek mümkün. İnsan zihninin acayip mahsullerinden biri olan eğretileme de karşılaştırmadan doğmaz mı?

Kanımca Taburoğlu'nun tercih ettiği anlamıyla 'dünyevi' ile kutsal arasındaki karşıtlık, içkin ve aşkın ya da batın ve zahir arasındaki karşıtlığa denk düşmektedir. Modern Batı düşüncesi bize burada bir çelişki olduğunu söyler. Yani bir varlığın aynı anda hem mutlak anlamda aşkın hem de mutlak anlamda içkin olması imkânsızdır. Ama asıl söylenmesi gereken bu karşıtlığın, bir kutupluluk olduğudur. Bir mutlak karşıtlık biçimi olmasına rağmen kutuplulukta kutuplar birlikte varolmakta ve birbirlerine ait olmaktadırlar. "Dünya görüşlerinde ve felsefede olağanüstü bir role sahip olan" kutupluluğa birkaç örnek verelim: "boş" ve "dolu", "varlık" ve "hiçlik", Uzakdoğu düşüncesindeki "yin" (eril-gök) ile "yang" (dişil-toprak) ilkeleri, İslam tasavvufuna ait bir aşk metafiziği oluşturan "sen" ve "ben" vb.

Karşıtların birbiri içinde eridiği, 'birbirine karıştığı' kutuplu düşünce bilhassa Descartes'tan sonra batı düşüncesinin ana güzergahından uzak kalır. Zira Kartezyen düşünceye dek iyi kötü sürdürülen diyalog özne lehine bozulmuş ve bir monologa dönüşmüştür. Modernizmle birlikte 'dünya' dilsizleşir. Kestirmeden giderek bu anlamda (dilsiz bir dünyada) dünyeviliğin bir öznelcilik haline geldiğini söyleyebiliriz. Modern akıl ikiliğin, ötekiliğin, şizofreninin ve şüphenin keşfidir. Artık iyi ve kötü, yeryüzü ve gökyüzü, günah ve sevap yoktur. "İşe yarar" ya da işe yaramaz vardır. Tarih, çalışma, ilerleme ve siyaset.

Gariptir ki kutuplu düşünme kendi zihinsel durumunu Batının kabullenegeldiği, Batıya özgü kavramlarla açıklayamaz. Giderek özü itibariyle bir başkasına nakledilemeyen ve bilgelik dediğimiz şeyi oluşturan bu deneyimin kavramlarla ifade edilemeyeceğini de söylemek gerekir. Felsefe, Heidegger'de bile, "Varlığın anlamı" ile "Varlığın hakikati"ni eş kılar. Oysa bu deneyim, hakikatin anlam-dışı olduğunu gösterir bize. Bir "adalet ânı"nda insan, kutupların, "görece ve karşılıklı olarak bağımlı zıtlıkların dünyasını" aşar ve "karşıtların eriyip iç içe geçtiği bir dünya" haline gelir. Evrendeki her şeyin içinde aynı kalbin çarptığı o ân hem kendisidir insan hem yıldız ve fırtına, çocuk ve ağaç, kitap ve yapraktır.

Hz. Peygamber'in tebessümünde ve Buda'nın sessizliğinde 'dile gelen' de aynı ândır. Fahreddin Irakî'nin dediği gibi "Ben sen aradan çıktık. Baki kalan Allahtır."

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova