ISBN13 978-975-342-751-7
13X19,5 cm, 336 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Nostaljinin Geleceği, 2009
Ninoçka, 2012
Başka Bir Özgürlük, 2016
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Giriş, s. 9-14

Edebiyat, Biyografi ve Modern "Yazarın Ölümü" Fikri

Çok oldu yaşamla ölümü tırnak içine alalı,

boş olduğu bilinen uydurmalar misali.

Marina Tsvetayeva, "Yılbaşı Arifesi"

Marina Tsvetayeva'nın hayata gözlerini yummuş Rilke'ye hitabı, bu kitabın yazılma saikini oluşturan arzuyu şiirsel olarak dile getiriyor – "yaşam", "ölüm" ve sanat" sözcüklerinin iki yanına konan sayısız tırnak işaretinin yerini değiştirmek, bu tırnak işaretlerini yeniden açmak ya da belirgin kılmak ve eleştirinin bunlar hakkındaki "uydurmaları"nı serimlemek. Modern bir şairin yaşamına dair kültürel mitolojilerin ve şiirin kuruluşu ile benliğin kuruluşu arasındaki bağlantıların incelikleri üzerinde dururken, edebiyat kişi'si (persona), biyografi kişi'si ve kültürel şahsiyet arasındaki ilişkiye dair bir yeniden değerlendirmeden faydalanıyorum.

Bu kitapta "yaşam", "metin" ve "kültür"ü, aralarında bir öncelik-sonralık ilişkisi kurmadan, bir arada okumaya yönelik alternatif stratejiler geliştirmeye çalışıyorum. Bu üçü arasındaki sınırları yeniden düşünürken farklı disiplinler, farklı söylemler ve insan deneyiminin farklı mecraları arasındaki kritik hudutların tesisinin gerisinde yatan entelektüel tarihin ve politikanın izini sürmeye koyuluyorum. Edebiyat ile gündelik hayat, edebilik ile düzanlamlılık, çehre vermek ve çehresini bozmak, metinselleştirmek ile sonuna kadar yaşamak, yazmaya son vermek ile yaşamaya son vermek arasındaki ilişki kitaptaki tartışmanın merkezinde duruyor. Peki ama, eleştirmen bu sınır ve ayrımları pekiştirirken neyi tehlikeye atıyor? Bunları sorgulama yahut tarihselleştirme girişiminde bulunan kişi nasıl bir riski göze almış oluyor? Bilinçli yazım sürecinde, kişinin kültürel benliği nasıl oluyor da aynı anda hem şekillenip, hem tahrife uğruyor? Öznellik ile beden arasındaki ilişki ne? Yazar kendi yarattığı kurmacaları mı yaşıyor yoksa basbayağı bir yaşamın öyküsünü mü kaleme alıyor? Son olarak, sanat külliyatı (corpus) ile sanat cesetleri (corpse) arasındaki tekinsiz ilişkinin tabiatı nasıldır, dahası bu ilişki çağdaş eleştirmenler tarafından neden yere göğe sığdırılamıyor?

Bütün bu meseleler modernizmin sorunsallarıyla yakından bağlantılı. "Modern"in artık yeni bir şey olmaktan çıktığı, "modern" sözcüğünün bir önek alarak, yoğun bir eleştirel nostaljinin nesnesine dönüştüğü 1990'larda, birçok modernist mitin yeniden değerlendirilme zamanı da gelmiştir. Modern duruma, yani geçen iki yüzyılda Batı toplumunda vuku bulan tarihsel, kültürel ve ekonomik değişimlere yönelik özbilinçli bir sanatsal tepki olarak anlaşılan "modernizm"in eleştiri sözdağarı "sanatın özerkliği", "sanatın insansızlaşması" ve "yazarın ölümü" gibi terimlere dayanır. Bu durum yaşam, metin ve kültür arasındaki karşılıklı ilişkileri ivedilikle ele alınması gereken meseleler haline getirir, zira modernliğin ufukta belirmesiyle birlikte sanatsal kurumların prestiji ciddi anlamda sarsılmış, şairlerse nesli tükenmeye yüz tutmuş mahluklara dönüşmüştür. Modernist yazarlar dilin paradoksal mantığını yeniden keşfetmiş, bu da son kertede geçmiş ile şimdi, çizgisellik ile döngüsellik, tarih ile teori arasındaki basit karşıtlıkların dışarıda bırakılması anlamına gelmiştir. Hal böyleyken, modern projeyi (yapay biçimde de olsa) tarihsel bir bağlama oturtarak ve farklı kültürel bağlamlarda beliren çeşitli modernizmleri inceleyerek tekbiçimliliğine ve evrenselliğine meydan okumak, eleştirel anlamda hâlâ büyük önem taşıyor. Ortaya koyduğum bu eleştiri çalışması da, kaçınılmaz bir şekilde, modern söylemin bütün açmazlarını tasvir etmekle kalmıyor, bunları çoğu zaman istemeden de olsa barındırıp dışavuruyor. Modern söylemin açmazları derken teorileştirme ile tarihselleştirme, "hayatı aktarmak" ile kurguları anlatıya dökmek, metinler, türler ve mecazlar arası sınırları pekiştirmek ile bunları sorgulamak, metinleri kültür, tarih ve eleştiri açısından "bağlamlar"a ve "hayatın gerçekleri"ne oturtmak ile bu bağlam ve gerçekleri içeriden bir bakışla, yazının yıkıcı mantığından faydalanarak boşa çıkarmak arasındaki gerilimlerden bahsediyorum.

"Edebiyat ile biyografi" (Tomaşevski) yahut "l'homme et l'oeuvre" (insan ile yapıt – Sainte-Beuve) yahut yazarın şahsı ile persona'sı (Amerikan Yeni Eleştiri ekolünün mensupları) arasındaki ilişki, değişen öznellik kavrayışlarını ve yazma edimi ile benlik arasındaki ilişkiyi yansıtır biçimde zamanla değişmiş, gelişmiştir. Romantik dönemde "deha"nın keşfinden ve kişiliğin ifşasına dayalı sanat anlayışının ortaya çıkışından önce edebiyat ve biyografi ille de birbiriyle karşılıklı bağlantı içinde görülmüyor, farklı türlerin yasalarına göre değerlendiriliyordu. Şairin biyografisi de, her "büyük adam"ın biyografisi gibi, "şahsi" değil, mitik, komünal, neredeyse arketipik sayılıyordu. Biyografi, yazara hem şöhret hem de adsız sansız olma teminatı veren belli bir kültürel ikonografi barındırıyordu. Belki de –yazarlar hakkında pitoresk ve ağız sulandırıcı dedikodular olmadığı için naif biyografi severlerin çoğunun kafasını karıştıran son derece anti-Romantik bir "sanatçının yaşamı" bakışının iki tecessümü olan– Homeros ve Shakespeare paradokslarının kökeninde de bu durum yatıyordu. Shakespeare ile Homeros'un gerçekte hiç yaşamadığı, eserlerinin onların adları ardına saklanan başkaları tarafından kaleme alındığı söylentileri bile çıktı. Hattâ bununla da kalmadı, ikisi de Jorge Luis Borges'in fantastik kahramanları haline geldi; Borges onları gayrişahsileşmiş ve tahrif edilmiş modern yazarların atasına, dört dörtlük birer "hem bir kimse hem de hiç kimse" prototipine dönüştürdü.(1)

Shakespeare sonelerinin kime ithaf edildiğini saptama ve soneleri onun kişiliğinin kapılarını açacak bir anahtar olarak görme yönündeki muhtelif eleştiri girişimlerine rağmen, Rousseau'nun İtiraflar'ından sonra boy gösterdiği haliyle otobiyografi, Homeros ve Shakespeare metinleriyle bağlantılı olarak tartışılabilecek bir sorun olmaktan çıkmıştır neredeyse. Tarihsel ve kültürel nedenlerden ötürü ilginç sayılabilecek bir husus da, Shakespeare'in yaşadığı kültürde sanatçının yaşamı ile eserleri arasında neden-sonuç ilişkisine dayalı bir mit bulunmadığı için, Shakespeare'in biyografisini eserlerinin, eserlerini de biyografisinin açıklayıcı metaforu olarak görmenin mümkün olmayışıdır. Stephen Greenblatt'in de ortaya koyduğu gibi, "kendini biçimlendirme"nin birtakım unsurları Rönesans eserlerinde ortaya çıkmış olmakla birlikte, bu dönemde okurun şairin yaşamıyla ilgili beklentileri henüz "şekillenmiş" değildi.(2) Nitekim, o dönemde bir yazarı kıymetli kılan, tam da onun bukalemun misali renk değiştiren, çokyönlü mizacının yanı sıra, kişisel ve özel durumlarla ilgili yasalardan ziyade, insani ve ilahi tabiata yön veren evrensel yasaları ortaya koymaktaki kabiliyetiydi.

Edebiyatın Romantik minvaldeki biyografik ele alınışının izini neo-klasik "insanoğluna yönelik ilgi"ye ve "üslup zihnin bir suretidir"(3) yollu retorik düşünceye kadar sürmek mümkündür. Romantik psikoloji terimleriyle söylersek, üslup gitgide bir adama (ya da "şaire"yi incelerken göreceğimiz gibi, bir kadına), yazarın büründüğü çehreler de eleştirmenin asli meşgalesine dönüşür. Eleştirinin sanatçının biricik (ya da daha ziyade kendine has doğal) bireyselliğine duyduğu ilgi, deha öğretisiyle beslenmiştir. Schleiermacher'e göre, deha "bütün plastik sanatların ve şiirin ilahi kaynağı"nı bulma muradıyla kendi üstüne kapanan bir ruhtur.(4) "Doğa yasaları"nı okuma yeteneği bahşedilmiş olan dâhilerin kendileri de inayetin ve esinin yardımıyla doğa yasaları uyarınca yaratımda bulunurlar. Böylece, Romantizmde sanat ile sanatçının kişiliği "birbirine bağlı değişkenler"e dönüşmüştür. Keza, hangisinin benzeyen, hangisinin benzetilen olduğu iyiden iyiye bulanıklaşınca bu ikisinin birbirinin metaforu gibi de görülmesi de olanaklı hale gelmiştir. Şair göz alıcı bir figüre, kendi romantik kahramanına dönüştürülmüştür. Romantikler kendini stilize etme üzerinde itinayla durmuş, –Byron'vari şeytani tipten tutun da, melankolik "hisli adam"a kadar– sınırlı bir beylik karakter repertuarı geliştirmiştir.(5) Böylelikle Romantizm –yaşamı şiirselleştirip, sanatı da otobiyografikleştirerek– yeni bir ikonografi, asli unsuru sanatla yaşam arasındaki ayrılmaz bağ olan yeni bir imge repertuarı yaratmış olur. Şair âşık oldu mu Werther gibi trajik bir biçimde ve sırılsıklam âşık olmalı, öldü mü Shelley, Byron, Lermontov veya Puşkin gibi trajik ve kahramanca ölmelidir. Şair Vigny veya Keats gibi yalnız da olsa olur ama, Hugo veya –Sibirya'ya ve idam edildikleri yere kadar peşlerinden ayrılmayan eşleri ve sevenleriyle şiirli konuşan Dekabrist– Rus şairleri gibi halka mal olmuş bir şahsiyet, seçkin bir politikacı ve devrimci olması tercih edilir şairin.(6) Hal böyleyken, elbet Romantizm de kendi "deva"sını bulmuştur: romantik ironi. Romantik şairler yaşam ve sanattaki Romantik tutumların parodileştirilmesine öncülük etmiştir. Gelgelelim, kendini gösterme tutkusu baskın çıkmış; kendisine atfedilen bütün göz alıcı görsel vasıflarıyla Romantik şairin Romantik denen kişiliğin canlı timsali olan Napoléon'la aşık attığı resim galerilerine düşkünlüğü üstün gelmiştir.

Notlar


(1) Jorge Luis Borges, "De alguien a nadie", Otras Inquisiciones içinde (Madrid: Alianza Editorial, 1979), s. 143-7; Türkçesi: Öteki Soruşturmalar, çev. Türker Armaner ve Peral Bayaz Charm, İstanbul: İletişim, 2005. Benim bu çalışmada "he" (eril "o"), "he or she" (eril veya dişil "o") ve "she" (dişil "o") kullanımıma gelince, "he" zamirini dilsel bir teamül olarak muhafaza etmediğim gibi, salt bir eleştirel farkındalık göstergesi olarak iki zamiri her yerde "he or she" şeklinde yan yana da kullanmadım. Bunun yerine, "he" zamirini, Foucault'nun ve Barthes'ın "yazarın ölümü" mefhumlarında olduğu gibi, kültürel olarak "he"nin ima edildiği yerlerde şairi ya da yazarı anlatmak üzere kullandım. Sırasıyla Mallarmé ve Tsvetayeva'ya yer verdiğim 1. ve 3. Bölümlerde dilsel teamül mefhumunu ve bu mefhumun kültürel içerimlerini daha ayrıntılı olarak ele alıyorum. "He or she" zamirini ise, çağdaş okura veya ele aldığım şairlere atfen kullanıyorum. Yukarı
(2) Stephen Greenblatt, Renaissance Self-Fashioning (Rönesans'ta Kendini-Biçimlendirme, Chicago: University of Chicago Press, 1980), s. 4. Buna istisna oluşturan durumlar da var: Provans ve Katalan ozanlarının "vitae"si (yaşam) ortaçağdaki azizlere ilişkin kitaplarla ciddi benzerlikler gösterir. Buna sadece iki örnek verecek olursak, Christopher Marlowe ve François Villon'un "proto-Romantik" yaşamları, destansı ve çarpıcı başarılarla dolu olmasına rağmen, kültürel hissileştirmeye yenik düşmediği gibi, yaşadıkları dönemin moeurs'üne (âdetlerine) özgü kaba saba pikaresk çeşnisini de muhafaza eder. Çalışmamda modern döneme odaklandığım için, yazı ile benliğin kuruluşu arasındaki modern-öncesi ilişkiyi burada tam olarak incelemiyorum. Bu nedenle, sadece Michel Foucault'dan son derece fikir verici bir alıntı yapmakla yetineceğim: "Bana öyle geliyor ki, benlik edebiyatı denen ürünlerin hiçbiri –şahsi günlükler, otobiyografik anlatılar, vs.– genel ve çok zengin benlik pratikleri çerçevesine konmadan anlaşılamaz. İnsanlar iki bin yıldır kendileri hakkında yazıyorlar, ama farklı farklı biçimlerde. Benim edindiğim izlenim –bunda yanılıyor da olabilirim– yazmak ile benlik anlatısı arasındaki ilişkiyi Avrupa modernliğine özgü bir fenomen olarak sunmaya yönelik belli bir eğilim olduğu yönünde. Şimdi, benlik anlatısının modern bir şey olduğunu reddedecek değilim, ama yazının ilk kullanım amaçlarından birinin bu olduğu da ortada." The Foucault Reader, haz. Paul Rabinow (New York: Pantheon Books, 1984), s. 369. Yukarı
(3) M. H. Abrams, The Mirror and the Lamp (Ayna ve Lamba, Londra: Oxford University Press, 1980), s. 226. Yukarı
(4) F. V. D. Schleiermacher, Monologen (Monologlar), haz. Karl Schiele ve Günter Mulert (Leipzig, 1914), s. 22; aktaran a.g.y., s. 227. Yukarı
(5) Sovyet eleştirmen Lidiya Ginsburg burada Shan Girey'den alıntı yapıyor. Shan Girey örnek bir Romantik şair olan arkadaşı Lermontov'dan, Dekabrist ayaklanması sonrası neslin kültürel anlamda hüsrana uğramış bir üyesi olarak kabul gören trajik imajına rağmen, "ev hayatında güler yüzlü ve iyi huylu" olduğundan bahseder. Lermontov'un kişiliğinin iyi huylu tarafı Romantik kültürel repertuarın dışında kalmış, dolayısıyla okurların tarihsel belleğinde yer etmemiştir. Lermontov'un bu kişisel özelliği onun "biyografik efsane"sine uymayan şaşırtıcı bir sapma olarak görülür. Lermontov örneği, yazarın gerçek yaşamıyla karıştırılmaması gereken Romantik kendini stilize etmenin son derece seçici mahiyetini göz önüne sermektedir. Bkz. Lidiya Ginsburg, O psihologiçeskoy proze (Leningrad, 1977), s. 25-6. Yukarı
(6) Yury Lotman, "The Decembrist in Daily Life" (Gündelik Hayatta Dekabrist) ve Lidiya Ginsburg, "The Human Document and the Formation of Character" (İnsani Belge ve Karakter Oluşumu), The Semiotics of Russian Cultural History (Rus Kültür Tarihinin Göstergebilimi) içinde, haz. Alexander D. Nakhimovsky ve Alice Stone Nakhimovsky (Ithaca: Cornell University Press, 1985). Yukarı

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova