ISBN13 978-975-342-735-7
13x19,5 cm, 248 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Giriş’ten, s. 13-17.

Amerikalı kadın şair H.D. Freud'a İthaf'ında, 1933'te kendisiyle yürüttüğü kısa analiz sırasında Freud'un yasa koyduğu tek bir andan bahseder. Feminizmin henüz kozlarını paylaşmadığı bir patriyark görüntüsü arz eden birinden gelen bu yasa ("o yasa koymazdı, yalnızca bu seferlik – bir tek bu yasa"), aslında yasa değil, bir ricaydı; H.D.'nin, "hiçbir zaman, hiçbir koşulda" Freud'u ve yapıtını asla savunmaması yönünde bir rica. Freud "bir geometri dersi"ndeymişçesine, ya da "virüs bulaşmış bir sistemde hastalığın önlenemeyen seyri" üzerine bir izahat veriyormuşçasına bir kesinlikle ricasını açıklamayı sürdürür.(1) Geometrik kesinlik ile bir hastalığın seyri arasında salınan, hiçbir savunma yapılmaması yönünde bir rica biçimini alan bir yasa – bunlar, psikanalizi konu edinen veya kendisini onun terimleri içine yerleştirmeye çabalayan her tartışmadan bekleyebileceğimiz çelişkilerdir.

Gelgelelim, Freud'un psikanalizin savunusunun yapılmaması yolundaki talebinin, ve bu talebi savunmanın nefret, korku ya da önyargıyı derinleştireceği iddiasıyla gerekçelendirmesinin fütursuz bir yanı vardır, çünkü psikanalizin savunusu kadar eleştirisini de yapmaya olanak tanıyacak olan rasyonaliteyi muhalifinin elinden çekip alır.(2) Kadın hastasının Freud tarafından böylece savunmasız bırakılması, psikanalizi hışımla kendi pratiği içine geri çekerken H.D.'yi de bir açmazla baş başa bırakır. H.D. bu açmazı daha sonra edebi yazılar, anılar ve nihayet bir ithaf yazma yoluyla –kendi yöntemince, az çok– çözecektir. Denebilir ki ithaf, yasa koymaya verilebilecek karşılıklardan biridir, hatta belki mümkün olan tek karşılıktır.

Öte yandan, Freud'un buyruğu ve H.D.'nin bu buyruk karşısındaki konumu, aşağıda yer alan tüm denemeler için de bir o kadar bağlayıcı olan bir ikilemi ya da bir dizi sorunu açığa çıkarır. Öncelikle, psikanaliz hakkında, onun asli kurumsal ve sağaltımsal sahasının dışına taşan bir bağlamda yazmakla ilgili sorun. İkincisi, savunu kaldırmayan ve yasayı mütemadiyen çiğneyen bir şey –psikanalitik bilinçdışı kavramı– hakkında savunma tonunda yazma sorunu. Üçüncüsü, bir kadın olarak büyük oranda iki erkeğin –Freud'un ve ardından, kendisi de yapıtını Freud'a bir ithaf yahut geri dönüş, "bize emanet ettiği geleneğin" muhafazası olarak gören Fransız psikanalist Jacques Lacan'ın– söylem ve terimleri dahilinde yazma sorunu.(3) Zira Freud da Lacan da kendi devirlerindeki pek çok erkeğe göre birer skandal sayılsalar dahi, ruhsal yaşamımız düzeyindeki sinsi etkilerine meydan okumayla uğraştıkları patriyark imgesini cisimleştirirler.

Dolayısıyla bu girişin ele almaya çalışacağı soru, kendi özgül sahası dışında psikanalizin ederinin ne olabileceğidir. Daha tanımlı söylersek, feminizmle ilişkisi içinde psikanalizden yana konum alan ve ikisinin birlikte günümüz siyasi tartışmalarının genel terimleri açısından önemli olduğunu ileri süren bir argüman söz konusudur. Aslında psikanalizin –daha önce de olduğu gibi– edebi bir yöntem içerisinde eritildiği, öte yandan psikanaliz eleştirisinin akademi dışından feministler ve diğerlerince yenilenip yükselişe geçtiği bir âna tanıklık ediyoruz. Feminizmin miras alarak dönüştürdüğü, psikanalize yönelik bir dizi siyasal meydan okumanın uzun ve karmaşık tarihini de yine bu girişte izlemeye çalışacağım. Burada amaç, kitabın bölümlerini tanıtmak yerine, onları süregiden bir tarihin ve bugünün parçası olduğunu düşündüğüm bir dizi problemin çerçevesine oturtmak.

Lacan 1980'de okulunu lağvettiği sırada iki kadın tarafından yazılmış iki mektup, radikal Fransız gazetesi Libération'un sayfalarından birinde yüzleşiyordu. Bu iki mektup birlikte ele alınacak olursa, Lacancı psikanalizin Fransa'daki gelişiminin zeminini oluşturmuş olan kurumlar ve iktidar üzerindeki mücadeleler ve bunlar içinde kadının yeri konusunda bir fikir verebilir. Michèle Montrelay'den gelen ilk mektupta dile getirilen bir itirazdır: Lacan'ın tek taraflı olarak école freudienne'in (Freud Okulu) dağıtıldığını ilan etmesine, ve Lacan'a tekrar bağlanmaya itiraz. Bu itiraz, sevgiyle ("burada nasıl bir sevgi talep ediliyor?") ve onun fantazileriyle ("Lacan böylelikle kendini ne tür bir İsa'vari konumda buluyor?") olduğu kadar, beden ve onun güçleriyle de ("pek çok kişinin görmezden gelmeyi yeğleyeceği bir iktidarın körü körüne emrine giren, külliyat ve dogmaya dönüşmüş o devasa beden") alakalıdır.(4) Marie-Christine Hamon'dan gelen ikinci mektupsa, okulun lağvedilişini "iktidarı ele geçirme" ya da "dogmatik hoşgörüsüzlük"e delalet olarak değil, "söylemin özünde bulunan risk boyutunu" yeniden devreye sokmanın tek yolu olarak görmektedir.(5) Bunu da, hem Lacan'ın teorisinin bir tarza dönüşmesine (Lacancılığa) hem de "Yeni Fransız Feminizmleri" başlığı altında Fransa dışında böylesine etkin olmuş, teoriyi bizatihi bir erkek fantazisi addeden ve buna verilecek yanıtı salt kurumların değil, dilin kendisinin de lağvedilmesinde gören bakışa karşı savunur.

Ne var ki, bireysel olarak vardıkları kişisel kararların farklılığına karşın, her iki yazar için de dil ve dilin sınırları sorusunu düşünmekte kurumsal iktidar merkezi önem taşır. "On n'est fou que de sens" ("Yalnız anlamdır delirten" ya da "Anlam yoksa delilik de yoktur"), diye yazar Montrelay(6) – saf, sabit ya da kurumsallaşmış anlam biçiminde dondurulmuş olan dil karşısında, bilinçdışı yegâne savunmadır; cinsellik dediğimiz şey, özneyi yerinden etme yetisi sayesinde, sağduyunun tahammülü güç sınırlarına karşı bir set oluşturur.

Kalıtsal aktarım ve tarz gibi fosillere dönüştürmeksizin bilinçdışının etkileri hakkında konuşmamıza olanak tanıyan bir kurumu nasıl yaratmalı? François Roustang bu sorunun psikanalitik hareketin bütün tarihine nasıl damga vurduğunu anlatır.(7) Ancak eldeki durumda bilinçdışı sorusunun cinsiyet farkına ilişkin fantazi ve imgeleri beraberinde getirdiği aşikârdır. Bu, öncelikle şu tür bir soruya yol açar: Bir kadın olarak, tüm gücü ve ezici ağırlığıyla İsa'vari bir figür ile, aşırı kolay yolu seçerek dilin öte yüzünü yabanileşmiş, ilkel bir dişiliğe indirgeyen tutum arasında nasıl konum almalı? İçerisinde kendimizi en normatif biçimde tanımlayıp tanıdığımız dilin başka bir sahnesinin de mevcut olduğu, Freudcu psikanalizin temel dayanaklarından biridir. Ancak kurumların bağrında işlemekte olan kilit önemdeki fantazilerle bilinçdışının etkilerinin ne derece bağlantılı olduğu; bunların daha genel olarak kültürün etrafında döndüğü, cinsel farka ilişkin temel imgelerle nasıl ilişkilendiği (erkeğe hayranlık, kadına kaos ve dışlama) nadiren böylesine şaşırtıcı bir açıklıkla ortaya serilmiştir.

Analitik kurumun krizi böylece kurumun kendisinin de, Lacan figürünün de dışına işaret eder. Montrelay'in kendisi de eleştirisinin ne Lacan'ın "şahsına" ne de "öğretisine" yönelik olduğunun altını çizmiştir. Yine de Freud'un H.D.'den, Lacan'ınsa üyelerinden rica ettiği şey arasında, farklılıkların yanı sıra tuhaf bir benzerlik olduğunu fark ederiz: savunmaya tamamen son vermek ve bir okulun çöküşü – ikisi de nihai ve en imkânsız buyruğu içinde taşır. Fakat daha önemlisi, bu olay, bir kurumun kendi sınırlarını nasıl tanımladığı, hatta kendisini bir kurum olarak nasıl kurduğu sorusunun, cinsel fantazinin hüküm sürdüğü bir alanla ilişkili olduğunu gösterir. Bu iki etmen –kurumlar ve fantaziler– arasındaki yüzey, bilinçdışı kavramının tümüyle toplumsal bir anlam taşıdığını gösterir. Ancak bu iki kadın yazar arasındaki anlaşmazlık, tek yanlı bir iktidar kavramının, söz konusu toplumsallığın açılımlarını kapsamaya ya da karara bağlamaya yetmeyeceğini de gösterir. Zira iktidar her ne kadar önce Lacan'a oradan da Freud'a uzansa da, Lacan'ın okulunu feshetmesinin ardından Fransa'da onun adını ve imgesini mütemadiyen bölüşen pek çok analiz ekolünün türediği ve bunların çoğunun ona bağlılık iddiasında bulunduğu da bir gerçektir.

Bu örnekten psikanalizin siyasal anlamını ve zorluğunu çıkarsamak, sanıyorum ki, mümkündür. Lacan açısından tarih, Amerikan ben psikolojisinin eleştirisiyle başlar. Lacan bu yaklaşımı, bilinçdışı kavramının, kimliği düz anlamıyla alıp güçlendirmeye çalışan normatif ya da uyumlulaştırmaya dayalı bir psikolojiye indirgenmesi olarak görmektedir. Fakat bunun ardında Fransa'daki analiz topluluğunun parçalanması ve Lacan'ın 1953'te Société psychanalytique de Paris'den (başka şeylerin yanı sıra) otokratik idare biçimi nedeniyle ayrılması yatar. Otokrasi eleştirisiyle ben eleştirisi birlikte ele alınmalıdır; zira bilinçdışından gelen meydan okumayı savuşturmuş ya da basbayağı bilinebilir, denetlenebilir bir şeye dönüştürmüş olan bir ben, her şeyden önce otokratik olacaktır. Özellikle kadınlar için otokratların en âlâsı, kendisinden öte merci bulunmayan, sorgusuz sualsiz bir statünün sahibi olan babadır. Feminizm bu yapıyı ataerkil olarak tanımlar. Lacan'ın analiz kurumu içerisindeki otokrasinin etkilerini bertaraf etme çabaları, ve bu etkilerin tiksinti verici biçimde geri dönüşü göz önüne alındığında, Lacan'ın kendi simgesel statüsünün ve kadınların bu statüyle ilişkilerinde yaşadıkları krizin böylesine keskin bir tezatta ortaya çıkması hiç de tesadüfi değildir.
(...)

Notlar


(1) H.D., Tribute to Freud, Writing on the Wall (1944), Boston, 1974, s. 86. Yukarı
(2) A.g.y. Yukarı
(3) Jacques Lacan, "Intervention sur le transfert" (1951), Écrits, Paris 1966, s. 216; İng.: "Intervention on Transference", Feminine Sexuality, Jacques Lacan and the école freudienne içinde, Juliet Mitchell ve Jacqueline Rose (haz.), çev. Jacqueline Rose, Londra, 1982, s. 63. Yukarı
(4) Michèle Montrelay, "La passion de la perte", Des femmes analystes parlent, Libération, 19-20 Ocak 1980, s. 9. Yukarı
(5) Marie-Christine Hamon, "Les féministes sont misogynes!", Des femmes analystes parlent, Libération, 19-20 Ocak 1980, s. 9. Yukarı
(6) Montrelay, s. 9. Yukarı
(7) François Roustang, Un destin si funeste, Paris, 1976. Yukarı

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova