ISBN13 978-975-342-746-3
13x19,5 cm, 512 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Tırnak İçinde Ölüm, 2010
Ninoçka, 2012
Başka Bir Özgürlük, 2016
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Aslı Güneş, “Hatırlanan, unuttuğumuz şey değildir”, Agos kitap/Kirk, 17 Mart 2010

Marshall Berman, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’da modernizmi “sürekli değişen bir dünyada kendimizi evimizde hissetmek için yapılan bir mücadele” olarak tanımlar. Berman’a göre, modernizmin tüm toplumsal pratikleri ve insan ilişkilerini parçalayan sürecinin, Marx’ın deyimiyle “katı olan her şeyin buharlaştığı” ânın insanda yarattığı korku, ‘yurt’ ve ‘ev’ özlemini de beraberinde getirir.

Asırlardır dönüş yolundayız

Modernizm, kamusal hayatı bir karnaval neşesiyle insanın önüne serip geçmişin tekdüze hayatını yeni coğrafyaların, deneyimlerin, mekânların sonsuz çeşitliliğiyle değiş tokuş ederken, sokağın o cezbedici karmaşası, modern bireye evin duvarlarını aşması için karşı konulmaz bir davet gönderiyordu. Tıpkı, sirenlerin büyüleyici seslerinin kendisini eve dönmekten alıkoymaması için tayfasının kulaklarını balmumu ile tıkayan Odysseus gibi, modern insan da, sokakların tekinsiz büyüsünden kurtulup, hep ama hep evine dönmek istiyordu. Parçalanma ve özgürleşmeyle birlikte sürekli bir yurtsuzluk hissi yaşayan modern birey, tıp literatürüne adı modernizmle birlikte geçecek, onulmaz bir hastalığın pençesine düşmüştü: Nostalji.

Tanısı konan hastalığın dermanını bulmak konusunda tıp çaresizdi. Peki, nasıl tutulmuştu insan bu hastalığa? Ya da ne zaman? Belki de ilk sürgünde, yani Âdem ile Havva’nın hikâyesinde. Ta o zamanlardan beri, kendini bilmenin ve özgürleşmenin cezası sürgündü, bitmez tükenmez bir özlemdi; hep aşina bir mekânı, o eşsiz cenneti özlemekti. Ta Âdem ile Havva’dan beri, sokaklarda aylak aylak dolaşmanın bedeli olarak ödetilen o dehşetli korkuyu, yitip gitme korkusunu yaşıyordu insan. Ya da, Svetlana Boym’un, tarih boyunca nostaljinin izini sürdüğü kitabı Nostaljinin Geleceği’nde dediği gibi, sıcacık evlerinden savaşın soğuk cephelerine giden erkeklerin sürekli bir şeyler arar gibi ufkun ötesine diktikleri gözlerdeki hüznün adıydı nostalji. Cephelerde başlayan hastalık giderek tüm kentlere yayılıyor, iktidarların gazabına uğrayan entelektüellerin ve sanatçıların başka diyarlara sürgün edilmesiyle siyasi bir boyut kazanıyordu, ve devasa bir sürgün edebiyatı çıkıyordu ortaya:

“Modern nostalji, mitik geri dönüşün olanaksızlığı için, açık sınırları ve değerleri olan büyülü bir dünyanın yitirilmesi için tutulan yastır; bu nostalji manevi bir özlemin seküler ifadesi, bir mutlaklığa, hem fiziksel hem de manevi bir eve, tarihe girmeden önceki cennete özgü zaman ve mekân birliğine duyulan bir nostalji olabilir.” (s. 33)

Modern ulusların arkaik hafızaları

Nostalji duygusu yalnızca bireyleri değil, ulusları da sarıyordu. 19. yüzyılın, milliyetçilik çağının, bu hastalığı ulusal bir devaya dönüştürme çabası bir başka kültür yaratıyor, milliyetçilik ve nostalji birleşerek özellikle dünyanın ‘azgelişmiş’ kısmı için ‘Altın Çağ’ rüyaları oluşturuyordu. Üçüncü Dünya modernizmi, Batılı örneklerine baktıkça her defasında yersizlik, yurtsuzluk, kimliksizlik duygusunu yaşıyor, kendini evinde hissetmek için hep modern öncesi bir tarihe sarılıyordu. Üçüncü Dünya’nın yurtsuzluk duygusunu bu denli şiddetli hissetmesi, kendini kırılgan bir narsistik imgeye dönüştürmesine yol açıyor, bu narsistik imgenin kaynağı ise hep geçmişte bulunuyor, ya da daha doğrusu aranıyordu. Boşuna değildi, melankoli, hüzün ve nostaljinin epeyce bir karşılık bulduğu Rusçada ‘modernlik’ sözcüğünün bir karşılığı olmaması (s. 53). Paris seyahatinden bir Üçüncü Dünya tanrısı öfkesiyle dönen Dostoyevski’nin derin bir nefes alması da boşuna değildi (s. 53). “Bülbülü altın kafese koymuşlar, ille de vatanım demiş” atasözünün Üçüncü Dünya menşeli olması da...

Geleneğin icadı

Sahip olunan kültürel kimlik kendini sürekli geçmişte inşa ederken, Eric Hobsbawm’ın deyimiyle, gelenekler de icat ediliyordu. Değişmeyenin, cemaati bir arada tutan ezeli ve ebedi bir kimliğin peşinde, kentler ve evler müzeye dönüştürülüyor, buralarda sergilenen nesnelerin ve tarihin, yaşanan ânı da belirlemesi için popüler kültürden medet umuluyordu.

Müzikten sinemaya kadar her alana yayılan nostalji aracılığıyla, özellikle televizyon ekranlarından yayılan mutlu geçmiş imgesi kolektif hafızaya mal ediliyordu. Sütçüsü, bakkalı, kasabı, aşina yüzleriyle ‘bizim’ olan insanların doldurduğu, masalsı yaşantılara kucak açmış mahalleler bizlere bir zamanlar şimdikinden farklı yaşadığımızı gösteriyordu. Ve üstelik bizim ‘öz’ümüz orada, o mahallenin içerisindeydi. Şimdi neysek, geçmişte o değildik. Yeniden o kimliğe sarılmalı, sınırlarımızı mahalleye, giderek aileye doğru geri çekmeliydik. Her çağrı, bir ‘babaocağına dönüş’ çağrısıydı. Nostalji, kendisine bir kardeş daha yaratmıştı: Muhafazakârlık. Yeniden cemaat olmaya, cemaatin ahlakına dört elle sarılmaya hazırdık. Geleneksel olan her zaman daha iyiydi. O içli şarkılarda dile gelen ‘gerçek’ aşkları özlüyorsak, geleneksel-modern kent ağalarına kulak vermeliydik. Çünkü, onlar, Boym’un deyimiyle, yerel-evrensel ayrımını içselleştiren nostaljik bireyler olarak evrensel ve ilerici olanı istemek yerine, geriye bakıp tikel olanı arzuluyorlardı (s. 37). Geriye bakıldığında görülen ise, büyük konakların, dışarısını görünmez kılan kalın duvarlarıydı. Şehrin güven telkin etmeyen havasından çıkılıp, evi dış dünyadan ayıran duvarların ardında aşinalığın, kan bağlarının büyülü sıcaklığına kavuşulacaktı. Aile dışında her topluluk sahteydi; geçmişteki fotoğrafımıza baktıkça bizi biz yapanın, diğerlerinden farklı kılanın ne olduğunu kavrayacak, sınırlarımızı belirleyecektik – aile ocağından millet ocağına uzanan sınırları...

Kendimizi inşa etmenin yegâne aracı ‘geçmiş’ti. Bunun için de bize aşinalığın verdiği güven duygusu lazımdı. Her geriye dönüş fikri, beraberinde tavizi de getiriyordu ama mutlu günlerimize dönmek için bedeller ödemeye hazırdık. Yüzyılı inleten özgürlük çığlıklarını bastırmaya, cinsler arası eşitlik, cinsel özgürlük gibi taleplerimizin dil sürçmesi olduğunu kabullenmeye çoktan razıydık. Mutluluk gelenekteydi; mutluluğun resmini bizi güçlü kollarıyla sarıp sarmalayan bir baba ve fedakâr anneyle tamamlayabilirdik, hem de işin kolayına kaçtığımızı hiç mi hiç düşünmeden. Dışarısı o denli tehlikeliydi ki, mahalle delikanlılarının, ağabeylerin, babaların o ‘sevecen’ hoyratlıklarında, bir yabancının asla hissettiremeyeceği güven duygusu vardı. Nostalji, bizi muhafaza etmeye çağırıyordu. Tarihi, bizim olan nesneleri, geleneği, Walter Benjamin’in deyimiyle birer mahfazaya dönüşen evlerde muhafaza ediyorduk ve fena halde muhafazakârlaşıyorduk.

Tarih hep bu evde oturuyordu

Geleneğin yeniden üretildiği mahallenin ve evin homojenliği, modern kamusal alanın kozmopolitliğine karşı bir panzehirdi âdeta. Doğu ile Batı arasında gidip gelen kararsızlığımızı evin kapıları dış dünyaya kapandıktan sonra giderebilir, tarihin hep bu evde, bozulmamış, el değmemiş mekânda oturduğunu iddia edebilirdik. Tabii, hatırladıklarımızın da bir kurgu olduğunu unutarak:

“Ev bireysel hatıralardan değil, kolektif yansıtmalardan ve “rasyonel hezeyanlar”dan müteşekkildir. Evin paranoyakça yeniden inşası zulmetme fantezisine dayalıdır. Bu sadece “gerçekliğin unutulması” değil, gerçek deneyimlerin yerine karanlık bir komplocu görüşün psikotik anlamda ikame edilmesidir: hayali bir anayurdun yaratılması. Gelenek bu şekilde neredeyse apokaliptik bir hınçla yeniden kurulmalıdır.” (s. 79)

Ne kadar sahteyse o kadar gerçek

Model alınan geçmiş, şimdiki zamanı da güvence altına alıyordu ve geleneğin en ‘plastik’ temsili bile gerçeklik hissini bir nebze olsun azaltmıyordu. Çünkü:

“Yeni geleneklere model aldıkları gerçek köylü gelenek-göreneklerinden daha üst düzey bir sembolik formelleştirme ve ritüelleştirme damgasını vurur. Burada iki paradoks vardır. Birincisi, modernleşmenin hızı ve ölçeği ne kadar hızlı ve kapsamlı olursa, yeni geleneklerin muhafazakâr ve değişmez olma eğilimi de o kadar artar. İkincisi, tarihsel geçmişle süreklilik ve geleneksel değerlere vurgu retoriği ne kadar güçlü olursa, geçmiş de o kadar seçici bir şekilde sunulur. Yeniden icat edilmiş geleneğin yeniliği “kolaylıkla antiklik kisvesine bürünebildiği için yeniliğinden bir şey kaybetmez.” (s. 77)

Peki, modernizmin ürünü olan bu hastalığı postmodernizm nasıl olup da ikirciksiz bir şekilde bağrına basıvermişti? Boym’a göre, popüler kültürle birlikte nostaljiye de itibarını iade eden postmodernistler için nostalji, “tarihsel üslubun bir öğesine indirgenmiş olarak” kalmıştı ve bu anlayış asla farklı bir zamansallık arayışı anlamına gelmiyordu (s. 62). Belki de, küresel kültüre rağmen tikelliğe yapılan vurguydu, nostaljiyi postmodernizmle barıştıran. Tüm dünya, birbirinden farklı, biricik kültürlerin sergilendiği, devasa bir açıkhava müzesine dönüştürülüyor, çağa özgü bir üslup yaratılıyordu. David Harvey’in deyimiyle, artık geçmişin özlenmesi değil, ticarileştirilmesi söz konusuydu:

“Tarihsel gelenek bir müze kültürü olarak yeniden düzenlenir; bu, yüksek modernist kültürün bir müzesi olmak zorunda değildir, yerel tarihe, yerel üretime, nesnelerin bir zamanlar nasıl yapıldığına, satıldığına, tüketildiğine, çoktan yitirilmiş ve romantikleştirilmiş (içinden baskıya dayalı toplumsal ilişkilerin her izinin kovulmuş olabileceği) bir günlük hayatla nasıl bütünleştiğine ilişkin olabilir. Kısmen yanılsamaya dayanan bir geçmişin sergilenmesi aracılığıyla yerel kimlik üzerine bir şeyler söylemek ve bunu belki de kârlı biçimde yapmak mümkün olabilir.” (Harvey, Postmodernliğin Durumu, s. 338)

Ticari nostalji öyle bir boyuta gelmiştir ki, bir tarihe sahip olmadıkları düşünülen Amerikalıların bile “satın alabilecekleri” bir geçmişleri vardır artık. “Müşterileri, kaybetmedikleri şeyleri özlediklerine inandıran bir pazarlama stratejisi” olarak, ürünlere ‘nostalji enjeksiyonu’ yapıldığından bahsetmek mümkündür. Arjun Appadurai’nin ‘koltuk nostaljisi’ adını verdiği bu nostalji, yaşanmış deneyime ya da kolektif hafızaya ihtiyaç duymayacak denli şimdiki zamanın ürünüdür. Ne de olsa kapitalizm de, popüler kültür de ‘vakit nakittir’ düsturundan hareket eder; her ikisinin de, bu konuda yavaşlığa ya da gecikmeye tahammülü yoktur. Popüler kültür nostaljisi, tıpkı Hollywood filmlerinin hızlı kurgusunda akan görüntüler gibi, olsa olsa hatırlamanın ve özlemin panzehiri olabilir. Bugünlerde gerçek bir nostalji yaşamak isteyenlerin yapacakları en iyi şeylerden biri ise, nostaljinin izlerini acelesiz adımlarla süren Boym’u takip edip, popüler kültürün, kentlerin, mimarinin, edebiyatın derinliklerinde hatırladığımız şeyin aslında unuttuğumuz şey olmadığını anlamaya çalışmak. Tıpkı, İtalyan şair Giorgio Caproni’nin şiirindeki gibi:

Oraya, hiç gitmediğim yere

geri döndüm.

Eskiden nasıl değilse şimdi de aynı her şey.

Masada (kareli masa örtüsünün

üzerinde) hiç doldurulmamış

bardağı yine yarı

dolu buldum. Her şey

asla bırakmadığım gibi

aynı kalmıştı. (s. 495-6)

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova