ISBN13 978-975-342-630-5
13x19,5 cm, 632 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Uzak Yıldız, 2008
Katil Orospular, 2010
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Başlangıç bölümü, s. 11-20.

2 Kasım

Nazik bir davetle damardan gerçekçilik akımına katılmam istendi. Kabul ettim elbette. Katılım merasimi yapılmadı. Böylesi daha iyi.

3 Kasım

Damardan gerçekçiliğin ne olduğunu pek iyi bilmiyorum. On yedi yaşındayım. Adım Juan García Madero. Hukuk fakültesinin birinci sömestrine kayıtlıyım. Ben hukuk değil edebiyat istiyordum, ama amcam çok ısrar etti, sonunda teslim oldum. Öksüzüm. Avukat olacağım. Amcama ve yengeme böyle dedim, ama sonra odama kapanıp bütün gece ağladım. Yani hiç değilse gecenin büyük bir bölümünde. Sonra da boynumu büküp şanlı Hukuk Fakültesi'ne girdim; ama bir ay sonra Felsefe ve Edebiyat Fakültesi'nde Julio César Álamo'nun yönettiği şiir atölyesine yazıldım. Böylece, damardan gerçekçilere, ya da gerçek damardancılara, hatta ara sıra aralarında kullandıkları deyimle gerçekaltıcılara katılmış oldum. Şimdiye kadar dört kez katılmıştım Atölye'ye ve hiçbir şey olmamıştı, tabii hiçbir şey derken lafın gelişi, yoksa iyi düşünecek olursak hep bir şeyler oluyordu: Şiirler okuyorduk ve Álamo okunanları, o an içinde bulunduğu ruh haline göre ya övüyor ya da yerle bir ediyordu. Aramızdan biri bir şiir okuyor Álamo eleştiriyordu, bir başkası bir başka şiir okuyor Álamo eleştiriyordu, gene bir başkası okuyor Álamo eleştiriyordu. Bazen Álamo eleştirmekten sıkılıyor bizim de eleştirmemizi istiyordu (yani o anda şiir okumayanlarımızın). O zaman biz eleştiriyorduk, Álamo da gazete okuyordu.

Bu yöntem katılımcıların birbirleriyle arkadaşlık kurmasını önlemek için, ya da eğer kurulacak olursa bu arkadaşlıkların hastalıklı ve hırsa dayalı olmasını sağlamak için biçilmiş kaftandı.

Öte yandan, her ne kadar durmadan eleştiriden söz ediyor olsa da Álamo'nun iyi bir eleştirmen olduğunu söyleyemeyeceğim. Artık salt konuşmuş olmak için konuştuğuna inanıyorum. Dolaylamanın ne olduğunu, pek iyi olmasa da biliyor. Ancak beşlik (herkesin bildiği gibi klasik şiir ölçüsünde beş ölçüden oluşan nazım sistemidir) nedir bilmiyordu, ne nicárqueo'nun (ki falecio'ya benzer bir dizedir) ne olduğundan; ne de tetrástico'dan (ki dört dizeli kıtadır) haberdardı. Bilmediğini nereden mi biliyorum? Çünkü Atölye'ye katıldığım ilk gün sormak hatasını yaptım. Kim bilir aklım nerelerdeydi. Bunları ezbere bilen tek Meksikalı şair (bizim en büyük düşmanımız) Octavio Paz'dır, ötekilerin bu konuda en ufak bir fikri yok; böyle olduğunu bana damardan gerçekçilik saflarına katılıp dostça kabul edilişimden birkaç dakika sonra Ulises Lima söyledi. Álamo'ya bu tür sorular sormak patavatsızlıktı, çok geçmeden anlayacaktım bunu. Başlangıçta bana bakarak gülümsemesinin beğeniden kaynaklandığını düşündüm. Sonra anladım ki aşağılayıcı bir gülümsemeydi bu. Meksikalı ozanlar (sanırım sadece Meksikalı ozanlar değil, bütün ozanlar) kendilerine cehaletlerinin hatırlatılmasından nefret ederler. Ama ben yılmadım, katıldığım ikinci oturumda birkaç şiirimi yerle bir etmesinden sonra rispetto'nun* ne olduğunu bilip bilmediğini sordum. Álamo, şiirlerime saygı göstermesini istiyorum sandı ve uzun uzun objektif eleştiri nedir anlatmaya koyuldu. Bütün genç ozanlar bu yolu kat etmeliymişler, filan falan. Ama lafı daha fazla uzatmasına izin vermedim, kısa yaşamım boyunca kimseden zavallı yapıtlarıma saygı göstermesini talep etmediğimi açıkladıktan sonra, bu kez elimden geldiğince düzgün telaffuz etmeye gayret göstererek, sorumu yineledim.

"Bu saçmalıklarla çıkma karşıma García Madero," dedi Álamo.

"Rispetto, sevgili hocam, bir lirik şiir türüdür, daha doğrusu aşk şiiridir; on bir heceli altı ya da sekiz dizeden oluşur, ilk dördü taşlama biçiminde, sonrakiler uyaklı çift dizeler olarak yazılır. Örneğin..." diye bir-iki örnek vermeye hazırlanıyordum ki Álamo sıçrayıp kalktı ve tartışmaya son verdi. Ondan sonra olanlar bulanık (oysa belleğim iyidir): Álamo'nun ve Atölye arkadaşlarımdan dört-beşinin güldüğünü anımsıyorum, büyük olasılıkla benimle dalga geçiyorlardı.

Benim yerimde başkası olsa bir daha o Atölye'ye adımını atmazdı, ama onca kötü anıya karşın (ya da herhangi bir anı yokluğunda, ki bu kötü şeyler anımsamaktan, hatta kötülükleri belleğin derinliğine atmaktan da beter) ertesi hafta her zamanki gibi tam saatinde Atölye'de hazır ve nazırdım.

Sanırım beni Atölye'ye döndüren yazgımdı. Katıldığım beşinci toplantıydı bu (ama sekizinci de olabilir dokuzuncu da, son günlerde zaman gönlünce uzayıp kısalıyor, bunu fark ettim), havada trajedinin karşı akımı olan bir gerginlik uçuşuyordu, ama kimse nedenini çıkaramıyordu. Bir kere, o gün hepimiz, yani dersler başladığında Atölye'ye kaydolan yedi şair öğrenci oradaydık, ki bu daha önceki toplantılarda hiç yaşanmamış bir durumdu. Sonra, hepimiz tedirgindik. Genelde pek sakin olan Álamo bile sanki tam kendinde değildi. Bir an için üniversitede bir şeyler olmuş olabileceğini düşündüm, kampüste silah çekilmiş olabilirdi, ya da sürpriz bir grev, fakülte dekanına suikast girişimi, bir felsefe profesörünün kaçırılması ya da benzeri bir olay. Ama bunlardan hiçbiri gerçekleşmemişti ve doğrusunu söylemek gerekirse kimsenin tedirgin olmak için geçerli bir nedeni yoktu. En azından nesnel bir nedeni. Ama şiir (gerçek şiir) böyledir işte: Gelişini haber verir, kendini havada sezdirir; dediklerine bakılırsa tıpkı depremlerin kendini bazı hayvanlara hissettirdiği gibi. (Özel duyarlıkları olan bu hayvanlar yılanlar, solucanlar, fareler ve bazı kuşlarmış.) Bundan sonra her şey hızla gelişti, belki biraz biçimsiz bir benzetme olacak ama olanları olağanüstü diye nitelemekten kendimi alamıyorum. Damardan gerçekçi iki ozan geldi. Álamo, istemeye istemeye ozanları bize tanıttı. Aslında şahsen sadece birini tanıyordu, ötekini hakkında duyduklarından biliyordu, belki adı yabancı gelmiyordu, ya da birileri kendisine bu şairden söz etmişti. Her neyse, bu ikinci ozanı da tanıttı.

Bu şairler neden gelmişlerdi, aradıkları neydi, bilmiyorum. Görünüşe bakılırsa ziyaret açıkça çatışma niteliği taşıyordu, ama bunun yanı sıra propaganda amacından da yoksun sayılmazdı. Başlangıçta damardan gerçekçiler sessiz ve naziktiler. Álamo ise diplomatik, hafifçe alaycı bir tavır takınmış, olayların gelişmesini bekler gibiydi. Ama yavaş yavaş, konukların çekingenlikleri karşısında cesaretlenmeye başladı, yarım saat geçmiş geçmemişti ki toplantı her zamanki havasına girdi. İşte gerçek savaş o zaman başladı. Damardan gerçekçiler Álamo'nun kullandığı eleştiri yöntemini sorgulamaya başladılar. Álamo da gelgitler arasında, Atölye'nin beş üyesinin desteğiyle, damardan gerçekçileri aşağılık gerçeküstücülük ve sahte Marksistlikle suçladı. Her yere koltuğunun altında bir Lewis Carroll kitabıyla giden ve neredeyse hiç ağzını açmayan sıska bir delikanlı dışında, ki açık söylemek gerekirse bu davranışı beni şaşırttı, bütün öğrenciler Álamo'ya arka çıkmışlardı. Hocayı onca hararetle destekleyen bu kişiler, başka zamanlar hocanın en acımasız eleştirilerini yönelttiği kişilerin ta kendileriydi (bu da bana şaşırtıcı geldi). O anda benim de çorbada tuzum bulunsun istedim ve Álamo'yu rispetto'nun ne olduğu hakkında en ufak bir fikri olmamakla suçladım. Damardan gerçekçiler de rispetto'nun ne olduğunu bilmediklerini kabul ettiler, ama gözlemimi yerinde bulup onayladılar. İçlerinden biri bana yaşımı sordu; on yedi yaşında olduğumu söyledim ve bir kez daha rispetto'nun ne olduğunu anlatmaya çalıştım. Álamo öfkeden kıpkırmızı kesilmişti; öğrenciler beni ukalalıkla suçladılar (biri akademist olduğumu söyledi). Damardan gerçekçiler beni savundular. Hazır başlamışken Álamo'ya ve gruptakilere hiç değilse nicárqueo'nun ya da tetrástico'nun ne olduğunu anımsayıp anımsamadıklarını sordum. Kimse yanıt veremedi.

Tüm beklentilerimin tersine tartışma ana avrat dümdüz gitmeden son buldu. Öyle olsaydı daha memnun olacağımı itiraf etmeliyim. Gerçi Atölye'dekilerden biri bir gün Ulises Lima'nın suratını dağıtmaya yemin ettiyse de sonunda hiçbir şey olmadı, yani şiddet içeren bir şey demek istiyorum. Ama ben bu gözdağına tepki gösterdim (altını çiziyorum, tehdit bana değildi), kampüsün istediği yerinde, istediği gün, istediği saatte gözdağı verenle yüzleşmeye hazır olduğumu söyledim.

Akşam kapanış sürprizli oldu. Álamo, Ulises Lima'ya hodri meydan diyerek bir şiirini okumaya davet etti. Lima kimsenin yalvarmasını beklemeden ceketinin cebinden bir tomar buruşuk, kirli kâğıt çıkardı. Ne korkunç, diye geçirdim içimden, bu enayi kendi kendini aslanın ağzına attı. Sanırım onun yerine utancımdan gözlerimi yumdum. Şiir okunacak zaman var, yumruk yumruğa gelecek zaman var. Bana göre o âna bu ikincisi uygundu. Dediğim gibi, gözlerimi yumdum, Lima'nın gırtlağını temizlediğini duydum. Çevresinde oluşan tedirgin sessizliği duydum (sessizliği duymak mümkünse tabii, bu konuda kuşkuluyum). Ve sonunda o güne dek duyduğum en güzel şiiri okuyan sesi duydum. Sonra Arturo Belano yerinden kalkarak damardan gerçekçilerin çıkarmayı düşündükleri dergide yazacak şairler aradıklarını söyledi. Herkes katılmak için can atıyordu, ama bütün o tartışmalardan sonra çekiniyorlardı, kimse ağzını açmadı. Toplantı bitince (her zamankinden daha geç bitmişti) otobüs durağına damardan gerçekçilerle beraber gittim. Çok geç olmuştu. Artık otobüsler işlemiyordu. Reforma caddesine dek hep beraber bir arabaya binmeye karar verdik, oradan da yürüyerek Bucareli sokağındaki bir bara gittik, geç vakitlere dek barda oturup şiir üzerine sohbet ettik.

Konuşulanlardan pek bir şey çıkaramadım. Grubun adı bir açıdan şaka, bir açıdan tam anlamıyla ciddi. Sanırım yıllar önce Meksikalı öncü bir grup da damardan gerçekçiler diye anılıyormuş, ama bir yazar grubu muydu, yoksa ressam, gazeteci ya da devrimci bir grubun mu adıydı, bilmiyorum. Galiba bin dokuz yüz yirmilerde ya da otuzlarda etkinmişler, onu da tam bilmiyorum. Tabii ki grubun adını hiç duymamıştım; bu da edebiyat konusundaki cahilliğimin doğal sonucu (dünyadaki bütün kitaplar okumam için beni bekliyor). Arturo Belano'ya göre damardan gerçekçiler Sonora çöllerinde yok olmuşlar. Sonra, Cesárea Tinajero ya da Tinaja diye birisinden söz ettiler, adını tam anımsamıyorum. Bu adı andıklarında, sanırım bira yüzünden, bağıra çağıra bir garsonla tartışıyordum. Comte de Lautréamont'un Poésie'sinde o Tinajero denen kişiyle ilgili bir şeyler varmış. Daha sonra Lima gizemli bir sav attı ortaya. Ona göre bugünkü damardan gerçekçiler geriye doğru yürüyorlarmış. Nasıl geriye doğru? diye sordum.

"Geri geri, önlerinde ilerideki bir noktaya bakarak ama o noktadan uzaklaşarak, bilinmeze doğru düz bir çizgi üzerinde."

Bana kalırsa böyle yürümek çok iyi, dedim, ama aslında hiçbir şey anlamamıştım. İyi düşünülecek olursa en kötü yürüyüş biçimi.

Daha geç bir saatte başka şairler de geldi, bazıları damardan gerçekçi, bazıları değil, gürültü patırtı çekilmez oldu. Bir ara, masamıza yaklaşan her tuhaf yaratıkla çene çalan Belano ve Lima'nın beni unuttuklarını düşündüm, ama sabaha karşı çeteye katılmak isteyip istemediğimi sordular. "Grup" ya da "hareket" demediler, çete dediler, bu da hoşuma gitti. Elbette isterim, dedim. Çok kolay oldu. İçlerinden biri, Belano, elimi sıktı, artık onlardan biri olduğumu söyledi, sonra da bir rençber şarkısı söyledik. Hepsi bu kadar. Şarkının sözleri kuzeyde kayıplara karışmış köylerden ve bir kadının gözlerinden söz ediyordu. Sokakta kusmaya başlamadan önce şarkıdaki kadın Cesárea Tinajero mu diye sordum. Belano ve Lima yüzüme baktılar, artık damardan gerçekçi olduğumdan hiç kuşkuları kalmadığını, hep beraber Latin Amerika şiirini değiştireceğimizi söylediler. Saat altıda bir taksiye binip Lindavista mahallesindeki evime geldim. Bugün üniversiteye gitmedim. Bütün gün odama kapanıp şiir yazdım.

4 Kasım

Bucareli sokağındaki bara gittim ama damardan gerçekçiler ortalıklarda görünmediler. Onları beklerken okuyup yazmayı sürdürdüm. Barın gediklisi olan bir grup suskun, daha doğrusu katil suratlı sarhoş gözlerini üzerimden ayırmadı.

Beş saatlik beklemenin ürünü: dört bira, dört tekila, yarım bıraktığım bir tabak sope (bayağı kokuşmuştu), Álamo'nun son şiir kitabının (yeni arkadaşlarımla Álamo'yu tiye almak için yanıma almıştım) baştan sona hatmi, Ulises Lima tarzı yazılmış, daha doğrusu Ulises Lima'nın bildiğim (okumadığım sadece dinlediğim) tek şiirine benzeyen yedi metin (metinlerin birincisi leş gibi kokan sope üzerine, ikincisi üniversite üzerine: Üniversitenin yok edildiği görüşündeydim, üçüncüsü yine üniversiteyle ilgili: Bir zombiler ordusuna katılmış çırılçıplak koşuyorum, dördüncüsü DF* mehtabı üzerine, beşincisi ölmüş bir şarkıcı üzerine, altıncısı Chapultepec kanalizasyon kanallarında yaşayan gizli bir dernek üzerine, yedinci metin kayıp bir kitap ve dostluk üzerine). Aslında Ulises Lima'nın o şiirini okumamıştım. Bütün bu metinlerin yanı sıra bir de fiziksel ve ruhsal bir yalnızlık duygusu...

Birkaç sarhoş bana sataşmak istedi, neyse ki genç yaşıma rağmen bu durumlarda ne surat takınacağımı biliyorum. Bir garson kız (sonradan öğrendiğime göre adı Brígida, beni Belano ve Lima'yla oraya gittiğimiz geceden hatırladığını söyledi) saçımı okşadı. Öteki masaya servis yaparken sanki yanlışlıkla olmuş gibi okşadı. Sonra bir süre masama oturdu ve saçımın çok uzun olduğunu ima etti. Cana yakındı ama yanıtlamamayı yeğledim. Gece saat üçte eve döndüm. Bugün damardan gerçekçiler hiç gelmedi. Acaba onları bir daha göremeyecek miyim?

5 Kasım

Arkadaşlarımdan haber yok. İki gündür fakülteye gitmiyorum. Bir daha Álamo'nun Atölyesi'ne gitmeyi de düşünmüyorum. Bugün öğleden sonra Encrucijada Veracruzana'ya (Bucareli'deki barın adı) gittim ama damardan gerçekçilerin izine rastlamadım. Bu tür işletmelerin gece, öğleden sonra, hatta sabah saatleri arasında yaşadıkları değişim ilginç. Kime sorsanız size farklı barlar olduklarını söyler. Bugün öğleden sonra sanki gerçekte olduğundan daha pismiş gibi görünüyordu. Gecenin ürkütücü müdavimleri henüz teşrif etmemişlerdi, o sırada barda olan müşteriler daha bir kaçmaya hazır, daha şeffaf ve daha sakindiler. İyice kafayı bulmuş üç küçük memur –büyük olasılıkla devlet memuru–, sepeti boş bir deniz kaplumbağası yumurtası satıcısı, iki lise öğrencisi, bir masada yalnız başına oturmuş etli acılı dürüm yiyen bir adam. Garson kızlar da başka. Bugün çalışan üç kızı tanımıyorum, ama içlerinden biri yanıma geldi ve pat diye şöyle dedi: Sen şu şair olmalısın. Bu söz beni rahatsız etti, ama kabul etmeliyim ki bir yandan da hoşuma gitmedi değil.

"Evet, küçük hanım şairim. Ama siz nereden biliyorsunuz?"

"Brígida senden söz etti bana."

Brígida, garson kız!

"Ya! Size ne dedi?" dedim, hemen sen demeye cesaret edememiştim.

"Ne diyecek, çok güzel şiirler yazıyormuşsun."

"O nereden bilecek. Yazdığım bir şeyi okumadı ki daha," dedim, biraz kızararak, ama sohbetin gidişatından her an daha memnun kalıyordum. Brígida'nın benim şiirlerimi okumuş olabileceğini düşündüm bir an için, evet neden olmasın, arkamda durup omzumun üzerinden bakmış olabilir! Ama bu pek hoşuma gitmedi.

Garson kız (adı Rosario) ona bir iyilik yapmak ister miymişim, diye sordu. Amcamın (bıkıp usanmadan yineleyerek) öğrettiği gibi "ne olduğuna bağlı" demeliydim, ama işte ben böyleyim, söyle ne istiyorsun deyiverdim.

"Benim için bir şiir yazmanı istiyorum," dedi.

"Tamam. Bir gün bir de bakarsın yazmışım senin için bir şiir," dedim. İlk kez sen diye hitap etmiştim, o hızla bir tekila daha getirmesini söyledim.

"İçkin benden," dedi "Ama şiiri şimdi yazacaksın."

Ona ha deyince şiir yazılamayacağını anlatmaya çalıştım.

"Neden bu kadar acele ediyorsun?"

Açıklaması oldukça çapraşıktı, görünüşe bakılırsa Guadalupe Bakiresi'ne birinin sağlığıyla ilgili bir adak adamıştı; aileden çok sevdiği ve özlediği, ortadan yok olup sonra da geri gelen birisi için. Peki bütün bunlarla ne alakası vardı şiirin? Saatlerdir ağzıma bir lokma bir şey koymamıştım, bir an için içkiyi fazla kaçırdığımı, açlık ve alkolün beni gerçeklerden uzaklaştırdığını düşündüm. Ama yok abartıyordum. Yanlış hatırlamıyorsam (doğrusunu söylemem gerekirse böyle olduğunu kanıtlamak için kendimi ateşe atmayı göze alamam) damardan gerçekçiliğin öğütlediği şiiri yazmanın önkoşullarından biri de belli gerçeklerle geçici olarak ilişkiye kesmek olabilir. Nasıl oluyorsa, o saatte bardaki müşteriler azalmaya başlıyordu, böylece öteki iki garson kız da yavaş yavaş masama yanaştılar. O anda, ilk bakışta masum (gerçekten masum) bir biçimde çevrem sarılmış bulunuyordum, ama durumdan haberi olmayan bir seyirci, bir polis memuru örneğin, durumu öyle değerlendirmeyebilirdi: Bir masada oturan bir öğrenci ve başında dikilen üç kadın, kadınlardan birisi bacağıyla öğrencinin sol omzuna ve koluna sürtünüyor, öteki ikisinin baldırları masanın kenarına dayanmış (bu kenarlar kesin baldırlarında iz bırakacak), masumca edebiyattan söz ediyorlar, ama bu manzara kapıdan giren birine bambaşka şeyler düşündürebilir. Örneğin, bir muhabbet tellalı koruması altındakilerle derin sohbette. Örneğin, baştan çıkarılamayan kösnül bir öğrenci.

Bir anda duruma son vermeye karar verdim. Nasıl becerdimse kalktım, borcumu ödedim, Brígida'ya tatlı tarafından bir selam yolladım ve çıktım. Sokakta güneş birkaç dakika gözlerimi kamaştırdı.

6 Kasım

Bugün de fakülteye gitmedim. Sabah erken kalktım. UNAM* tarafına giden bir otobüse bindim, ama okula gelmeden indim, sabah saatlerinin büyük bölümünü şehir merkezinde avare avare dolanarak geçirdim. Önce Sótano kitapevine girdim ve Pierre Louys'un bir kitabını aldım, sonra Juárez caddesini geçtim, bir jambonlu börek aldım ve Alameda'da bir banka oturup böreğimi yerken kitap okudum. Louys'un öyküsünü okudum, özellikle resimler korkunç bir ereksiyona neden oldu. Ayağa kalkıp yürümeyi denedim ama kamışım o durumdayken bakışları üzerime çekmeden, sadece gelip geçenlere değil çevrede ne kadar yaya varsa hepsine rezil olmadan yürümek imkânsızdı. Bu yüzden, yeniden yerime oturdum, kitabı kapattım, ceketime ve pantolonuma dökülen kırıntıları silkeledim. Uzun süre bir ağacın dalları arasına saklanarak koşuşturan bir şeye, sincap sanmıştım, baktım. On dakika sonra (üç aşağı beş yukarı) sincap değil de fare olduğunu fark ettim. Koskocaman bir fare! Bu keşfim beni hüzne boğdu. Ben, orada yerimden kıpırdayamıyorum, yirmi metre ötede bir dala sıkı sıkı yapışmış aç bir fare kuş yumurtaları, rüzgârın yapraklara sürüklediği kırıntılar (ki hiç de olası değil) ya da işte her neyse, bulup karnını doyurmaya çalışıyor. Yüreğim daraldı, midem bulandı. Kusmamak için kalktım ve koşa koşa uzaklaştım. Beş dakika içinde sertleşme yok oldu.

Akşam, oturduğum sokağa paralel Corazón sokağındaydım, bir futbol maçı izledim. Oyuncular çocukluk arkadaşlarımdı, gerçi çocukluk arkadaşım demek belki abartmak olur. Birçoğu hâlâ lisede, ötekiler okulu bıraktılar, babalarının yanında çalışıyorlar, kimileri de boş gezenin boş kalfası. Ben üniversiteye girdiğimden beri bizi ayıran uçurum daha da derinleşti, şimdi sanki iki ayrı gezegenden gelmiş gibiyiz. Beni de oyuna almalarını istedim. Corazón sokağı çok iyi aydınlatılmamıştı, topu zar zor görebiliyordum. Üstelik arada bir sokaktan araba geçiyordu, oyunu durdurmak zorunda kalıyorduk. İki tekme ve suratıma bir top yedim. Yetti. Biraz daha Pierre Louys okurum, sonra da ışığı söndürür uyurum.

7 Kasım

Meksiko kentinde on dört milyon kişi yaşıyor. Damardan gerçekçileri bir daha göremeyeceğim. Fakülteye bir daha gitmeyeceğim, Álamo'nun Atölyesi'ne de. Amcamlara ne derim? Bakarız! Louys'un kitabını, Afrodit'i, bitirdim. Şimdi ölmüş Meksikalı şairleri, gelecekteki meslektaşlarımı okuyorum.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova