ISBN13 978-975-342-844-6
13x19,5 cm, 360 s.
Yazar Hakkında
Okuma Parçası
Eleştiriler Görüşler
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Tokyo Uçuşu İptal, 2015
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Açılış Bölümü, s. 13-17.

Adam gecenin köründe aniden uyandı. Hava bu mevsimde hiç olmadığı kadar sıcak. Boğazı kurumuş, cildinin tüm kırışıklarından ter fışkırıyor.

Belini güçlükle doğrultup su içmeye lavaboya gidiyor. Sonra koltuğuna oturup rahat soluk alabilmek için üst üste genzini temizliyor.

Penceresinin altındaki otogar yenileniyor; gecenin bu saatinde bile matkapların delirtici sesini duyabiliyor.

Suç önleyici tedbirler faslından otogarın önüne yerleştirilen kör edici iki projektör semtin kuşlarını şaşırtmış olmalı ki, mutat şafak vakti korolarına geceyarısı, adam tam uykuya dalarken başladılar. Şu sırada çılgınca çığrışıyorlar.

Koltuğunda güçlükle soluk alan adam, içerisi karanlık olduğu halde dışardan gelen güçlü ışığın altında kavrulduğunu hissediyor.

Otogardaki yolcular saatin kaç olduğuna aldırmadan, bağrışarak, korna çalarak külüstür arabalarını sürüyor, sanki uyumaya çalışan kimse yokmuş gibi, gürültü etmek konusundaki becerilerini sergiliyorlar.

Hayatının onuncu on yılını tamamlamak üzere olan adamın dairesi dördüncü katta.

Oturma odası üç buçuğa dört metre. Yan tarafta bir banyo, berisinde de yemek pişirmek için ayrılmış dar bir alan var. Pencereden, otogarın önüne sıralanmış Çin'den gelen malların satıldığı tezgâhlar görülüyor: çalar saatler, saat kayışları, plastik bitkiler, piller, tişörtler, hatıralık ıvır zıvır. Bir de otobüsle yabancı ülkelerden gelenlere döviz bozmak için bekleyen simsarlar var.

Adamın tavanının bir köşesindeki çatlaktan, yağmur yağdığı zaman su sızıyor. Sıvanın içinden ağır ağır ilerleyen su, Avustralya haritasına benzer bir desen oluşturmuş; tavandan kireç parçaları dökülürken, rutubetli mahzen kokusu odadan hiç eksik olmuyor.

Pencere batıya bakıyor, bu yüzden akşamüzerleri daire her zamankinden daha aydınlık oluyor.

Devlet, sefaletin sınırında yaşatmayı yeğlediği adama hâlâ her ay emekli maaşı ödüyor. Yıllar önce emekli olduğunda bu para ihtiyaçlarını karşılamaya yetiyordu: Yalnız yaşıyordu ve gerek duyduğu şeyler pek fazla değildi. Ne var ki, iktisadi hayatta meydana gelen değişimle emekli maaşı değerini kaybetti, tasarrufları da eriyip gitti. Her ayın başında yiyecek ve öteki zorunlu ihtiyaçlarını sağlayan hayırsever komşuları olmasa halinin bundan da beter olacağını kestirmek güç değil. İyi insanlar doğrusu: Adamın televizyon abonelik ücretini ödüyorlar; hatta kendi artık beceremediği için, komşunun karısı yemeğini bile pişiriyor. Ama canı kahve çektiği ya da tuvalet kâğıdına ihtiyacı olduğu zaman onları rahatsız etmek istemiyor. Bu memlekete yıllarını verdi o; bu gibi şeylerin kendiliğinden önüne gelmesini hak ettiğini düşünüyor.

Hadiseler adamın körlüğüne sebep oldu. Ancak işitme duyusu mükemmel; başlıca eğlencesi ise hâlâ televizyon. Yarışmacılarını göremediği güzellik müsabakalarının, ürün tanıtımlarının, İngiltere'den ithal edilen kötü dublajlı dönem filmlerinin, seyahat programlarının, Alman pornografisinin ve bunlara benzer modern aklın icatlarının karşısında oturup onları dinlemek durumunda.

Bazen gecenin geç saatlerinde, televizyonunu kapattıktan sonra, alt katlardan birinden bir telefonun hiç kesilmeyecekmiş gibi çalan zilini işitir; uyanık yattığı yatağında bu yakarışın nereden geldiğini ve bu denli ısrarla bu binada kimi arıyor olabileceğini merak eder.

İkindi zamanı, pencerenin altındaki duvardan, esintiyle belli belirsiz yıllanmış sidik kokusu gelir. Otogara yolu düşen adamların hepsi işemek için bu duvarın siperinden yararlanır. Otogarın içinde genel bir tuvalet olmasına rağmen, mesanesi patlayacak durumdaki bir adam için bu duvardan daha çekici bir yer yoktur. Oraya daha önce hiç yolu düşmemiş olup yirmi yıllık kokuşmuş tortudan bihaber olanlar bile, alanın gerisindeki harap kulübelere bakmayı akıl etmez. Duvarın siperinde her seferinde sidiğini son damlasına kadar silkeleyen yan yana durmuş iki-üç kişi görmek mümkündür.

Kadınlar, harap olmasına aldırmadan kulübeleri kullanır.

Sıcak günlerde koku dayanılmaz olur; yağmur ferahlık getirir, ne var ne yok önüne katıp sürükler. Şiddetli yağdığı zamanlarda âmâ adam pencerenin önünde oturup yakından ve uzaktan gelen değişik tondaki sesleri dinler: ağaçlardaki ipeksi serpintiler, plastik su bidonlarından çıkan tok sesler, yollara ve kaldırımlara vuran sert damlalar, araba tavanlarının ve olukların birbirinden değişik metalik tınıları, tentelerden gelen bariton titreşimler, etrafa yayılan yapışkan çamurlar, biriken suların yağmur oluklarından boşalması – ve bir an için manzara tümüyle gözünde canlanır, görmenin nasıl bir şey olduğunu hatırlatır bu ona.

Sabahları azap veren sırt ağrıları olmasa, adamın sağlığı pek fena sayılmaz; lakin sayıların somut gücü hesaba katıldığında, ölümün pek o kadar uzak olmayabileceğini kabul etmek gerekir.

Çocukluğunda, babaannesinin ölülerin hayat hikâyelerini evinin bahçesindeki ağaçlara asışını seyrederdi. Karadeniz sahili yakınlarındaki bir köyden göçmüş olan babaanne, sonradan değişen sınırlar yüzünden, memleketlilerinden ayrı düşmüştü. Birbirinden eşit uzaklıktaki mağrur çınarların gövdelerine iliştirdiği yazılarda uzaktaki köyünde hayata veda etmiş olan insanların başarılarını dile getirirdi. Sabah çayını içerken bir yandan da o ırak yerde vefat etmiş bir ya da iki kişinin ölüm yıldönümü vesilesiyle hayat hikâyelerini kaleme alır, küçük çocuğa onlarla ilgili hikâyeler anlatırdı. Neredeyse her gün anılacak biri olurdu. Kâğıtları sicimle ağaçlara bağlar, zaman içinde yağmurla eriyip gidenlerin yerine bir sonraki yıl yenilerini yazıp asardı.

Çocuk, "Nasıl hatırlıyorsun bunları?" diye sorardı babaanneye boyuna; yitik bir sülalenin tarihini tüm ayrıntısıyla aklında tutması çok şaşırtıcı geliyordu ona. Babası bu köylü âdetinden hiç hazzetmediği içindir ki, babaannenin hayat hikâyesi hiçbir zaman ağaca asılmadı.

O yıllarda, bütün çocuklar gibi ölümden sonra neler olacağı konusunda duyarlı olan adam nesillerin ölümsüzlüğüne ilişkin güçlü bir sezgiye sahipti. İnsanların gözleri kapalı olarak toprağa gömüldüğünü görmüştü; zihninde toprağın derinlemesine kesitini canlandırıp da, uyuyan cesetlerin kat kat istif edildiği baş döndürücü derinliği hayal ettiğinde, yeryüzündeki hayatın hafifliğinin, bu ölülerin ortak düşünden öte bir şey olamayacağına inanması zor değildi. Sessiz ve sonsuza dek rutubetli sığınaklarında düş kuranlar, gözleri açık olanlardan sayıca üstündü.

Geçenlerde, bir baraj inşaatı yüzünden su altında kalmış bir kasabayla ilgili bir televizyon programını dinlerken eski sezgileri geri geldi. Seksen yıl sonra barajın faaliyetine son verilmiş ve parça parça sökülmüştü. Gölün suları çekilince ırmak eski yatağını bulmuş ve kasaba yeniden gün yüzüne çıkmıştı.

Tahribat muazzamdı kuşkusuz. Su, duvarların sıvasını eritmiş, çatılar içeri göçmüştü. Ahşap binaların kimi bölümleri suyla sürüklenmiş, ağaçlar ölmüştü. Sular çekildikten haftalar sonra bile kasaba hâlâ ölü balık ve ırmak yosunu kokuyordu. Ama bazı sokaklarda, adamın gençliğinden hatırladığı, antika sayılabilecek eski model arabalar duruyordu. Farklı zamanlarda durmuş saatler ve duvarlarında eski filmlerin ilanları olan bir sinema vardı. Bu uzun zaman boyunca yol işaretlerine hiçbir şey olmamıştı; su altında gidilecek yerlere işaret ediyorlardı. Her evde terk edilmiş bir şeyler bulunuyordu. Mutfaklardan birinde bir kavanoz turşu bulan bir adam, tattıktan sonra hâlâ iyi durumda olduğunu açıklamıştı.

Tufandan önce söz konusu kasabada yaşamış olan bazı yaşlıları tekrar görmeleri için oraya götürmüşler, şaşkınlığa uğrayan ihtiyarcıklar, bir çocukluk düşüne geri dönmüş gibi olmuşlardı.

Son zamanlarda adam, hangi değerli hatıraların gömülü olabileceğini keşfetmek için, hayatındaki başlıca hadiseleri hafızasının derinliklerinden çıkarmaya vakfediyor kendini. Ailesinden kimse yok çevresinde, arkadaşlarının hepsi gitmiş, kimsenin onun düşünceleriyle ilgilenmeyeceğinin bilincinde elbette. Ama uzun bir ömür onunki ve umursamazlıkla son bulmasını arzu etmiyor.

Adam görme yetisini kaybetmezden önce bir dergide okumuş olduğu hikâyeyi hatırlıyor: Bir grup araştırmacı yakın geçmişte meydana gelmiş bir felaket yüzünden yeryüzünden silinen bir kavmin dilini konuşan bir papağan sürüsüne rastlamış. Bu buluşun heyecanıyla papağanları kafeslere doldurup, kayıp dilin izini sürebilmek için ülkelerine göndermişler. Ama papağanların hepsi de yaşadıkları yıkıcı olayların şiddetinden ötürü yolda ölmüş.

Adam bu kuşlara karşı içten bir kardeşlik hissediyor. Onlar gibi lime lime edilmiş bir mirasa sahip olduğunu düşünüyor; geleceğe bir şey aktaramayacak kadar örselenmiş bir miras.

Yaşamını yeniden gözden geçirmeye kalkmasının nedeni de bu. Ne serveti, ne de vârisleri var; ve eğer arkasında bırakacak bir şeyi varsa, karmakarışık bir halde derinlerde bulunabilir ancak, o da olağanüstü meşakkatle.

...

 
 

Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2024. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X