ISBN13 978-975-342-868-2
13x19,5 cm, 264 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Yücel Kayıran, “Önünü ilikle, hazırola geç!”, Radikal Kitap Eki, 22 Şubat 2013

Devletin “tüm olanaklarını kıyım için seferber ettiler. Kendilerini yüksek maaşlı memur tayin edip, şürekâsına özel araçlar tahsis ettiler, ödenekler aldılar ve dokunulmazlık içinde yaşadılar. Kendi bedeniyle soğuk yatağını henüz ısıtmış gencecik insanları evlerinden aldılar. Gözlerini bağlayıp sorgulama yaptıkları binalarına getirdiler. Korkudan ve açıdan titreyen masum bedenlere işkenceler yaptılar. Yoruldukça başkasına devredip dinlenme odalarına çay ve sigara içmeye çıktılar.” Ekmek de yemişlerdir. İşkence yaptıkları yerde, yemek de pişiriyorlar mıydı yoksa?

İşkence yapılan bedenden çok, işkence yapan bedenin didinişini dile getiren bu alıntı, Ali Yılmaz’ın Kara Arşiv: 12 Eylül Cezaevleri adlı kitabından. Ali Yılmaz’ın felsefeci olduğunu belirtmem gerekir. Yılmaz, Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu. Ama daha önemlisi şu: Yılmaz’ın lisans tezi “Foucault’da İktidar Kavramı” başlığını taşıyor. Yani Kara Arşiv’in konu zemini, Yılmaz’ın felsefi donanımı bakımından eğitimi ve ilgi alanını oluşturuyor. Başka bir deyişle Kara Arşiv, röportajlardan oluşan bir gazeteci-yazar kitabı değil, röportajları ve 12 Eylül’ün cezaevlerinde olup biteni analiz eden bir felsefecinin kitabı. Dolayısıyla denilebilir ki, Yılmaz, merkezinde Hapishanenin Doğuşu ve biyoiktidar kavramının yer aldığı Foucault’nun felsefesine dayalı bir 12 Eylül Cezaevleri okuması geliştiriyor.

Yaygın söylem ve kanı, 12 Eylül’ün, fikri, yani zihinleri hedef aldığını, dolayısıyla cezaevinde zihinlerin hapsedildiğini dile getirir. Ali Yılmaz’ın çalışmasının ayırıcı özelliği ve temel problematiği, 12 Eylül’ün bedeni, bedenleri hedef aldığını göstermesinde ortaya çıkmakta. Yılmaz’a göre, disipliner iktidar, bedeni hedefler ve zihinsel, duygusal ve davranışsal sonuçlara ulaşmak ister. Çünkü “zihinsel ve ruhsal yüzeye sızmanın sürekliliği bedenler aracılığıyla olanaklı hale gelebilmektedir.”

12 Eylül’e yönelik bu sorgulayıcı ve gerçeği ortaya çıkarmaya yönelik çalışmaların, sonuca ilişkin taleplerin dile getirilişinde soyut düzlemde kalan bir durum vardır. İşkence edilenler belli; nitekim burada da, Yılmaz, konu nesnesi edindiği verilerin “yayınlanmış belge niteliğindeki tanıklıkları” olmasına özellikle dikkat ettiğini belirtiyor, ama işkence edenler ile bu süreçte ‘görev almış’ kişiler gizlilikte, yani soyut bağlamda kalıyor. Bu kişilerin kimler olduğu devletin memuriyet kadrosunda belirsiz değil sanırım. Bence işkence eden ile işkenceye maruz kalanın da yüzleşmesi gerekir. İşkence meselesi, sadece siyasi bir sorun olarak ele alınıyor ve etik bağlam daima gözardı ediliyor. Örneğin Yılmaz bu duruma ilişkin bir veriyi şöyle dile getiriyor: “Bu yönetimlerin şebekelerinde yer almış eski bir görevli ise iki üniversiteli gence yaptıklarını şöyle anlatıyor: ‘Yakalayıp bir kamyonetin arkasına attık. Koli bandıyla bantladık. Ormanlık bir alanda sorguladık. Sonra yere oturtup infaz edildiler. (…) Şimdi benim oğlum, onların yaşında. Düşündükçe ağlıyorum.’”

“Emirleri yerine getirdim”

Hayır; böyle değil, yani düşündükçe ağlamamalı. O iki üniversiteli gencin aileleriyle, televizyon kamerası önünde yüzleşmeli, yüzleşme canlı yayından bütün Türkiye’de yayınlanmalı. Onların önünde yaptıklarını ayrıntılı şekilde anlatmalı ve ağlayacaksa, onların önünde ağlamalı. Bu görev kendisine resmi yazıyla verildiyse, o resmi emiri veren de, yüzleşme ortamına getirilmeli. Ama göz ardı edilmemesi gereken soru şu: Bu kişinin, ben sadece emirleri yerine getirdim biçimindeki savunması, etikle temellendirilebilir mi acaba?

Yılmaz’ın verdiği bilgiye göre, 12 Eylül cezaevlerinde 77 kişi işkence, tıbbı ihmal gibi nedenlerle ölmüş. Bunlardan 31’i Diyarbakır cezaevine ait. Bir de şu: İlk öldürülenlerden biri, İlhan Erdost. 7 Kasım 80’de “ağır biçimde dövülerek öldürülmüştü.”

Bütün toplum kurumlarının, 12 Eylül sürecinde, cezaevine nasıl dönüştürüldüğü dile getirmesi bakımından iki anımı burada anlatmak isterim.

Liseye, 1980 yılının Eylül ayında yazıldım; sonra 12 Eylül oldu. 1983 Haziran’ında da mezun oldum ve aynı yılın Eylül ayında Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne kayıt yaptırdım. Lise’de yaşadıklarımla ilgili burada sadece şunları söyleyebilirim. Üç yıl boyunca saçlarımızı ‘üç numara’ tıraş yaptırdılar; bir keresinde, toplu olarak ‘askeri cemse’yle berbere götürdüler; iki günde bir ‘arama’ yaptılar. Bir keresinde kitaplarım arasında Oktay Akbal’ın e yayınlarından çıkmış Suçumuz İnsan Olmak romanını buldular ve “beş gün” okuldan uzaklaştırma cezası verdiler; ‘dosya’ma ise “sol içerikli yayın bulundurmak” gerekçesini düşmüşler. “Sol içerikli yayın” ifadesinden hareketle, kimin aklına Oktay Akbal’ın Suçumuz İnsan Olmak romanı gelir? Bu roman, bilindiği gibi diyeceğim ama işte bilinmiyor, bir aşk romanıdır. 12 Eylül’ün kimi öğretmenleri de 12 Eylül’ün ‘gardiyanları’ gibi çalışmışlardır.

Bir de şu var: O yıllarda, öğrenci yurtları jandarma tarafından aranırdı; sabah beş buçuk altı gibi. Yurda girişlerde, gece vaktinde odalarımızda zaten yurt görevlileri tarafından aranırdık, ama arada bir de Jandarma aradı.. Jandarma, daha çok ‘sol içerikli yayın’ arıyor; askeri denetim altında olduğunuzun unutulmasını istemiyor gibiydi. Bir keresinde, askerler, bizi odanın bir kenarına toplamış dolaplarımızdaki kitapları gözden geçiriyorlardı. Kitaplarım arasında, Alman İdeolojisi de vardı. Tedirgindim. Dolabımı arayan asker, Alman İdeolojisi’ni evirdi çevirdi, bir kenara koydu. Fakat şiir kitapları arasında duran Bülent Ecevit’in, kendi şiirleri ile “Şiir Üzerine” veya “Siyaset, Şiir ve Tasavvuf” gibi denemeleri ve Eliot, Pound, Thomas, Larkin, Tagor gibi şairlerden yaptığı çevirilerinin yer aldığı Şiirler (1976) kitabını görünce, “Komutanım burada komünist bir kitap var” dedi. Neredeyse gülecektim, kendimi tuttum. Fakat komutan gözlerimdeki ironiyi görmüştü. Askere baktı, sonra bana “Bir daha böyle kitap bulundurma!” dedi.

Ali Yılmaz’ın kitabında, Metris Cezaevi’nde uygulanan işkenceye ilişkin bir anlatım var; oradan bir alıntı: “Türk askeri dediğini yaptırır. Türk askerine kimse karşı koyamaz. Şimdi önlerinizi ilikleyin, hazırola geçin, bizi zorla yaptırmaya mecbur bırakmayın. –Önünü ilikle! –Hazırola geç!”

“12 Eylül’ün Türk askeri, cezaevindeki siyasi tutukluları, hangi millette ait görüyordu acaba?” diye soracağım ama sormuyorum ve Mehmet Taner’in “Mart, 71” adlı şiirinden bir alıntıyla bitiriyorum: “Yorgun ve çıplak ellerime bak asker/ Ne kadar çirkin/ Ne kadar güzel// Boynuma bak/ Bir yanı ustura/ Nasır tutmuş öbür yanı// Ve iki gelecek birden/ Koparılmış, asker!// Bir şarkı var, ah bir titreyiş/ Var elbet içimde// Yankılanır/ Göl, gecede”.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova