ISBN13 978-975-342-899-6
13x19,5 cm, 72 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Minima Moralia, 1998
Edebiyat Yazıları, 2004
Sahicilik Jargonu, 2012
Ahlak Felsefesinin Sorunları, 2012
Negatif Diyalektik, 2016
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Güven Orhan, ''Kelimelerin mezar taşını kaldırmak'', Sol Kitap Eki

Batı solunun marksizmle ilişkisi özellikle bizimki gibi ülkelerden bakıldığında hep tartışmalıydı. Perry Anderson’un batı marksizmini tanımlarken siyasetten kopulan momente dikkat çekmesi ve üretimin üniversiteler ile araştırma merkezlerine kaydığına vurgu yapması bu açıdan oldukça önemlidir.

Klasik anlamıyla batı marksizmi içinde sayamasak da onu en çok etkileyen ve yer yer, onunla geçişken bir alan oluşturan Frankfurt Okulu’nun da Anderson’un bahsettiği bu kriterlerle ele alınmasında fayda olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu konum, bir yerden sonra gündelik siyasete dair kimi çıktılar üretmeye başladığında kendini sıkıştıran bir eklektizme mahkum oluyor. Buna düşmemenin tek yolu çok güçlü bir soyut teori kurmak ve onun içinde devinmek. Ki bunu şimdiye kadar yapabilen en başarılı düşünür olan Hegel’in bile Prusya devletine dair söylediklerine bakıldığında, söylenenin o kadar da koruyucu olmadığı görülecektir.

Aslında kuram alanında da kısmen görünür olan kimi sorunlar, pratik alanına gelindiğinde iyice ayyuka çıkıyor. Teori alanının kuşatıcılığı içinde neredeyse görünmez hale gelen kimi sorunlar, konu güncel siyaset olduğunda gizlenemez hale gelebiliyor.

Bu açıdan Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer’ın 1956 baharında yürüttükleri bir tartışmanın kayıtlarından oluşan “Teori ve Pratik Üzerine” oldukça öğretici bir kitap. Kitabın sunuş yazısından öğrendiğimiz kadarıyla yeni bir Manifesto yazmak ya da Komünist Manifesto’yu güncellemek gibi oldukça iddialı bir amaçla gerçekleştirilen bu tartışmalar, konu siyaset alanına geldiğinde iki yazarın marksizmden ne kadar uzak düştüğünü, siyaset alanına bütüncül bir bakışa sahip okumadıklarını ve aslında kendilerini “yabancı” bir alanda hissettiklerini gösteriyor. Zaten Adorno da kitabın bir yerinde, sadece kuramla ilgilenmenin daha keyifli olduğuna dikkat çekiyor. Nasıl bir motivasyonla böyle bir göreve giriştiklerini çok fazla anlayamasak da iki düşünür, soğuk savaşın iyice tırmandığı bir dönemde güncel siyasete dair bir tartışmaya giriyorlar. Doğrudan anlamıyla siyaset yapmayı yaşamlarının hiçbir döneminde gündemlerine almamış olan bu iki düşünürün, bir manifesto kaleme alması, siyaset dışı konumları nedeniyle mümkün görünmüyor. Zaten bu kısa kitaptaki diyaloglar okunduğunda, buradan bir manifesto çıkmasının da imkansızlığı net bir şekilde anlaşılıyor.

Çok uzun süre birlikte çalışan bu iki yazarın neredeyse aynı frekansta düşündüklerini diyalogları okurken anlıyorsunuz. Okur için oldukça zor olan, neredeyse çağrışımlar düzeyinde aktığını düşündüren bu diyaloglarda iki yazarın birbirlerini tamamladıklarını görmek oldukça ilginç.

Parti yok

Yazarları birbirlerini tamamlasalar dahi, okuru dışarıda tutan bir durum var diyalogların genelinde. Örneğin partilerin olmadığı bir durumda manifestonun nasıl yazılacağından bahsediyor iki yazar. Ancak parti yok derken, kendi konumlarını mı yoksa “gerçek anlamda bir devrimci partinin olmamasını” mı kastettikleri anlaşılamıyor. Diyalogların bir bölümünde ikincisine dair kimi ifadeler yer alsa da bu ve bunun gibi bazı ön kabul niteliğindeki tespitler okuru zorluyor. Yazarların nasıl bir zeminden hareket ederek yorumlarda bulunduğunu bilmiyoruz.

Teorinin rolü

Kitaptaki tartışmalar teorinin rolünün ne olduğu sorusu ile başlıyor ve Horkheimer’in teori konusunda “bugün yapılan şey dünyanın ikilenmesinden ibaret” eleştirisine Adorno, “Bu tam da Marx’ın epistemolojisi. Marx teorinin görevinin gerçekliği yansıtmak oluğunu söylüyor” (Sf.11) şeklinde cevap veriyor. Daha kitabın ilk satırlarında böyle bir “tespit” ile karşılaşmak oldukça can sıkıcı. Marksizmi basit bir yansıtmaya dönüştüren, diyalektiği tamamen göz ardı eden ve bunların yanı sıra marksizmin kuram eylem bütünlüğü açısından konumunu da yok sayan bu tespit, en hafif ifadeyle marksizmi anlamamış olmakla açıklanabilir. Yazarların kitap boyunca buna benzer pek çok “hataya” düştüklerini söyleyebiliriz. Örneğin Marx’ın kapitalizm çözümlemesi için kullandığı kimi kavramlar, kapitalizmin aşılması gibi bir tartışmanın dışına taşınıp insanın özü gibi bir eksende yer bulabiliyor Adorno ve Horkheimer’de. Üstelik yazarlar buradan devam ederek kendilerinin Marx’a atfettikleri bu durumu eleştiriyorlar.

Horkheimer, olanca karamsarlığı ile insanlıktan, “Amerikan sisteminin az çok yontulmuş bir versiyonundan daha iyisini bekleyemeyeceğimiz”i (Sf.20) söyledikten sonra, ortaya nasıl bir manifesto çıkabilir diye sorabilirsiniz. Örneğin Adorno insanlara “belirli eylem tarzı” önermeyeceklerini söylüyor (Sf.37) Horkheimer ise komünist parti içindeki olası bir muhalefet üslubuyla yazmaktan bahsediyor. (Sf.40) Ancak burada neyin yazılacağından daha çok nasıl yazılacağı üzerine dönen bir tartışma oluğu anlaşılıyor. Söyleme yapılan aşırı vurgunun şöyle uçlara gittiğini de görüyoruz zaman zaman:

Adorno: Aslında sorun sadece ideolojiden kaynaklanıyor. Asasında bilinci değiştirmek, bireylerin zihinlerindeki yanılgı bağlamını ortadan kaldırmak gerekiyor. İşte o zaman herşey yoluna girer. (Sf.60) Aslında Adorno’nun söylediklerinde yeni bir şey yok. Marx daha Alman İdeolojisi’ni yazdığı sırada bu görüşlere karşı çıkmış ve onları sert bir şekilde eleştirmişti. Hayatı değiştirmek için fikirleri değiştirmek gibi idealist bir yöntemi öne sürerek manifesto yazmaya kalkışınca bu amaca ulaşmanın da oldukça zor olduğu anlaşılabilir.

Ütopyanın önemli konusunda

Yazarların kendilerine uzak bu topraklarda gezerken çektikleri sıkıntıların aksine kuram alanında daldan dala atlar oluşları, kitabı daha takip edilir kılıyor. Her defasında siyaset düzlemine inmeye çalışıp kendilerini yine soyut kavramları tartışır bulan yazarların ütopya konusundaki tespitlerinin, özellikle dikkate değer olduğunu düşünüyorum. Örneğin, Adorno’nun şu sözlerin bu açıdan önemli: Babama kitle kültürünün yalan yanlış olduğunu söyleseydim, “Ama benim hoşuma gidiyor” derdi. Ütopyadan vazgeçmek, bir şeyin aldatmaca olduğunu bile bile, şu veya bu biçimde o şey lehine karar kılmak anlamına gelir. Bütün belalar bundan türüyor. (Sf. 36-7)

Benzer bir şekilde Adorno’nun şu tespiti de yazarların kuram alanında ne kadar rahat olduklarını ve ne kadar akıl açıcı olabileceklerini göstermesi açısından önemli görünüyor: Aşk burjuva toplumunu yetersiz bir şekilde olumsuzluyor ve bu olumsuzlamasıyla da onu sürekli kılıyor. (Sf.23) Gerçekten bir manifestoyu hedefleyip hedeflemediklerini bilmesek de zaman zaman yazarların okurla eğlendikleri hissine kapılmamıza neden olan bu kitap, iki filozofun reel siyaset düzeyine “indiklerinde” neler söyleyebildiklerini görmemiz açısından oldukça önemli. Bu alandaki başarısızlıklarının, kuram alanında söylediklerinin tamamını değersizleştireceğini söylemek haksızlık olacaktır. Ancak, pratikten bu ölçüde kopuk bir kuramın nasıl değerli kılınabileceği konusunda tekrar düşünmenin faydalı olabileceğini düşünüyorum. Bu düşünme pratiği, yazarların farklı soyutlama düzlemlerindeki kavramları birbirlerinin yerine kullanmakta gösterdikleri rahatlığı da göz önünde bulundurmak zorunda. Aksi takdirde, kuram ve güncel siyaset birbirlerinden kopuk adalar halinde yüzer gezer olacaklar ve bağlantı denemeleri başarısızlığa uğramaya mahkum olacaktır.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova