ISBN13 978-975-342-908-5
13x19,5 cm, 240 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Postmodernliğin Durumu, 1997
Sosyal Adalet ve Şehir, 2003
Umut Mekânları, 2008
Marx'ın Kapital'i İçin Kılavuz, Birinci Cilt, 2012
Marx'ın Kapital'i İçin Kılavuz, İkinci Cilt, 2021
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Fatma Pınar Arslan, ''Kentsel Devrim Mümkün mü?'', Sol Kitap, 10 Nisan 2013

Kitap, alt başlığından da anlaşıldığı üzere, Lefebvre’nin “kent hakkı” kavramını yeniden değerlendiriyor ve buradan nasıl devrimci olanaklar çıkarılabileceği sorusunu soruyor. Lefebvre’nin “the right to the city” kavramı, Türkçeye daha çok “kent hakkı” diye çevrilmesine alışık olduğumuz ama çevirmenin “şehir hakkı” karşılığını tercih ettiği kavram, şehre ait kaynaklara ulaşılmasında herkesin hakkının korunmasının yanında, herkesin şehri yeniden yapılandırmada söz sahibi olması hakkını da içine alır. Harvey’in de yazdığı gibi, Lefebvre, geleneksel solu, kentsel hareketleri anlayamamakla ve onlara gereken değeri vermemekle suçlar. Harvey bu kitabında, bu suçlamalara katılıyor ve geleneksel sola yol gösterme iddiasını taşıyor.

Birbiriyle bağlantılı ''asi şehirler'' yaratmak

Kitabın temel savı, Harvey’in önceki kitaplarında savunduğu fikirlerin gelişim yönüne uygun olarak, devrimci mücadelenin sınıflardan çok şehir sakinlerine dayanması gerektiği. Yazar, şimdiye kadar gerçekleşmiş birçok kentsel kalkışmanın, örneğin Paris Komünü ve 1968’de ABD’de etkili olan isyancı hareketlerin, sınıfsal olmaktan çok kentsel hareketler olduğunu iddia ediyor. Buna göre, 1871 Paris Komünü’nü, 1850’lerden itibaren Paris’in yeniden yapılandırılması ve insansızlaştırılmasına karşı tepki gösteren kitlelerce şehri yeniden ele geçirmek için gerçekleştirmiştir. ABD’de, banliyöleşme ile şehir dışına kaçan orta sınıfların, şehir merkezini tamamen alt sınıflara bırakmaları ve buraların yaşamsal olarak “çöküntü” alanı haline gelmesi de, 68 hareketlerinin örgütlenmesinin ve yayılmasının en önemli sebeplerinden biridir. Günümüzde, “geleneksel işçi sınıfının” yok olduğu ve onun yerini “prekarya”nın, yani güvencesiz ve geleceksiz çalışanların, göçmenlerin, kent yoksullarının vs. aldığı bu dönemde, devrim olanakları çıkarmanın yolunun, dünya çapında örgütlenen ve birbiriyle bağlantılı “asi şehirler” yaratmaktan geçiyor. Yazar, 2011’deki Wall Street ve Londra eylemlerinin, ondan önceki büyük çaplı anti-emperyalist kent eylemlerinin, gözümüzü kapatamayacağımız bu gerçeği önümüze koyduğunu söylüyor.

Buna göre, artık insanların büyük kısmı düzenli olarak bir işyerinde çalışmadıkları için, işyeri bazlı bir örgütlenme mümkün değildir. Aslında Paris Komünü sırasında da gerçekte var olmayan geleneksel işçi sınıfının, sosyalistlerin önünde iki seçenek duruyor: “proletaryanın ortadan kaybolduğuna, dolayısıyla devrim olanağının yitirildiğine hükmederek yas tutmak; veya proletarya kavramımızı kentleşmeyi üreten örgütsüz kitleleri (örneğin göçmen hakları yürüyüşleri düzenleyenleri) içerecek biçimde değiştirmek ve bu kitlelerin kendine has devrimci olanaklarını ve güçlerini araştırmak” (s. 188).

Sermaye için üretim süreci: kentleşme

Aslında bu düşünceler ilk kez dile getirilmiyor. Harvey’in bu kitapta yaptığı, bu iddiaların arkasındaki ekonomik gerekçeleri güncellemek. Buna göre, 1973’ten beri meydana gelen krizler büyük oranda konut sektöründen ve kentsel gelişimden kaynaklanmaktadır. Son yaşanan 2088-2009 krizi de, bu görüşü desteklemektedir. Gerçekten de kent, sermayenin spekülasyonuna ve rant üretimine çok açık bir alandır. Aynı şirket, aynı anda hem konut yapımı için kredi verirken, hem de bitmeyen konutların satın alınması için kredi vererek birikmiş sermayesini kullandırır. Konut fiyatlarının belirlenmesi ise tamamen piyasaya kalmıştır; sadece konut yapımı değil, şehirlerin markalaşması da bu rant üretiminin bir parçasıdır. Şehirler “marka” haline geldikçe, bir çeşit “simgesel sermaye” üretilir ve buradan da kâr elde edilir.

Şehirlerin yeniden üretimi, sermayenin krizi aşmak için kullandığı başlıca yollardan biridir. Gerçekten de kentleşme, sermaye için bir üretim sürecidir; sermaye buradan artı-değer elde eder. Harvey, bu durumdan yola çıkarak, geleneksel çalışma koşullarının artık kaybolmaya yüz tuttuğunu da belirterek, artı-değerin ortaya çıktığı ve paylaşıldığı birimin kent olduğunu öne sürüyor. Fabrika ya da işyeri ölçeği değil. Ya da geniş anlamda ulus-devlet de değil. Artı-değerin üretildiği birim bu şekilde tarif edilince, bunun yeniden paylaşımı için verilen mücadelenin esas alacağı birim de kaçınılmaz olarak kent oluyor. Harvey’e göre, kent halkı, işyeri tanımı ve iş koşulları belirsizleştiğinden kendi yarattığı artı-değerin peşine düşmediği ya da bu artı-değer üretiminin zorla dışında bırakıldığı için, kendi kentinde yaratılan artı-değerin üzerinde daha fazla söz hakkı talep etmelidir.

Peki, bütün bunlar, devrimi sadece kentte aramak için yeterli mi? Kentli olma kimliği, sınıf kimliğinin önüne geçebilir mi, ya da bir ülkenin vatandaşı olma kimliğinin yerini alabilir mi? Burada soru, iki yönlü. Birincisi, güvencesiz ve geleceksiz yaşayanlar hâlâ bir sınıf oluşturuyor olabilirler. Artı-değeri yaratanlar hâlâ onlar olduklarına göre, artı-değerin oluşup kentte bir bütün olarak kullanılmasını beklemeden, artı-değer üretim süreçleri sırasında mücadele edebilme ihtimalini tamamen yok saymak kulağa pek mantıklı gelmiyor. İkincisi ise, kentsel devrim deyince, ulus sınırları içindeki siyasi sorunları, bir kalkışma ihtimali ve kader ortaklığını arka plana atmış oluyoruz. Harvey’in ulus-devletten bağımsız, kent temelli sermaye tanımı, ezilenlerin de kent temelli örgütlenmesi sonucunu çıkarıyor haliyle. Kentsel ekonomilerin önem kazandığı ve yerel yönetimlerin özerkleşmekte olduğu doğru; bazı kentlerde, ulus-devletlerin sahip olduklarından daha büyük sermayelerin biriktiği de doğru. Ancak, ekonomiler hala ulusal bir karakter taşıyor ve ulus-devletlerin ekonomik ve siyasi rollerini iddia edildiği kadar terk etmiş oldukları doğru değil.

Bana öyle geliyor ki, Harvey, sermayenin örgütlenmesi ve yeniden üretilmesiyle ilgili çok önemli ekonomik saptamalarını politik mücadele için bir sonuca taşımak istediğinde yanlış yöne gidiyor. Harvey’in de dediği gibi, sosyalistlerin artık, kentlerin, sermayenin yeniden üretiminin gerçekleştiği bir yer olduğunu unutmamaları ve buna karşı oluşturulan tüm mücadelelerin içinde olmaları lazım. Şehrin ortasına dikilen çirkin bir otel, sadece görüntüyü bozan bir otel değildir; sermayenin aşırı birikim krizini aşmak için tepemize dikilen çirkin bir oteldir ve buna karşı çıkmak, ne “canım şehrin görüntüsü bozuluyor” tavrından ibaret olabilir, ne de sosyalistler tarafından küçümsenebilir. Kentlerin sermaye adına yeniden şekillendirildiği her proje, sosyalistlerin parçası oldukları bir mücadelenin hedefi olmalı. Kentsel yaşamdan dışlanan toplamın örgütlülüğüne destek olunmalı. Ancak, Harvey’in bu fikri taşıdığı uç noktayı desteklemek için yaptığı çıkarımlar biraz tartışmalı. Şimdiye kadar gerçekleşmiş birçok devrimci kalkışmanın (Sovyet deneyiminden hiç söz etmiyor Harvey) kentler ve kentlilik temelinde oluştuğu iddiası tartışmalı. Sosyalistlerin ancak şehirliliğe vurgu yaparak örgütlenebilecekleri ve devrimin ancak şehirli kimlikleriyle gerçekleştirilebileceği iddiası da öyle... Karar tabi ki okuyucuların.

 


Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X