ISBN13 978-975-342-892-7
13x19,5 cm, 128 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Dün Bugün Jacques Lacan, 2013
Kendi Çağından Bizim Çağımıza
Sigmund Freud
, 2016
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Kaya Özsezgin, ''Freud sonrası Lacancı psikanalizm'', Cumhuriyet Kitap Eki, 18 Nisan 2013

Ana figür olarak Freud’dan bu yana psikanalizmin yan bilim dallarıyla bağlantısı ve yaygın yorumlara olanak veren içeriksel kavramları onu, yüzyılımızın sık sık gönderide bulunulan disiplinlerinden biri haline getirmiştir. Fransız tarihçi ve psikanalist Elisabeth Roudinescu da Freud sonrasının düşünürleri arasında seçkin bir yere sahip olan Lacan’ın yaşamına, düşüncesine ve eylemine geniş yer ayırdığı kitabının (Fransa’da Psikanalizin Tarihi, 1994) ardından, bu aykırı düşünürün psikanaliz topluluğu içinde nasıl yorumlandığının bir “bilanço”sunu çıkarma gereği duyduğunu ve Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan adını verdiği çalışmasını bu amaçla kaleme aldığını belirtiyor. Ancak Marc Bloch’un Robespierre’den yana olanlarla ona karşı olanlara yönelttiği ünlü soru, Lacan için de geçerli olacaktır: Gerçekten de insan ve düşünce adamı olarak kimdir Lacan? Bu soruya “sükûnet” içinde yanıt aramanın ne kadar zor olacağını, işe giriştikten sonra anladığını itiraf etmek zorunda kalıyor yazar. Nitekim biz de kitabı okurken Lacan üzerine yapılan yorumlar arasında ilişki kurmakta ve bu ünlü psikanalizcinin kimliği konusunda net bilgilere ulaşmakta zorlanıyoruz. Çünkü onu yorumlamak gerçekten de güç. Bireyci ve pragmatist çağımızda, popülizmin bazı aydınlara çekici gelmesinin yarattığı zorluktan kaynaklanıyor biraz da bu. Gene de kitabının, Lacan’ın yapıtının ve yaşamının gizli yanını ortaya çıkarmasını dilemekle yetinmiş olması, yazarın bu zorluğu yenmekteki başarı payını ortaya koymaktadır.

Yapısal bir bakış açısı

Bireysel özgürlükleri savunan ve insan doğasındaki akıl-dışı yanları incelemek isteyen, bu yönüyle de yeni bir hümanizma yaratmış olan Freud’dan yana olmakla beraber ona yönelttiği eleştirileri de vardı Lacan’ın. Bunda Freudculuğun 1950’lerde yeniden itibar kazanmasının payı bulunduğu düşünülebilir belki ama asıl etken, Lacan’ın psikiyatrik bilgiyi bilinçdışı modeline dayanarak yeniden düşünmek gerektiğine olan inancıydı. Oidipus kompleksi üzerinde durmasının nedeni de buydu. (Oidipus’un yerine Antigone’yi geçirmişti.) Psikanalitik görüş, cinsellik ve saldırganlık gibi iki temel içgüdüyü öne çıkarmıştı çünkü. O nedenle de psikanalizi klinik bir sınıflandırmaya tabi tutmamakta ve indirgeyici görüşe karşı çıkmakta haklıydı Freud.

Biyolojiye, mitolojiye ve arkeolojiye olan ilgisi, Lacan’da listelere, “şey”lere, koleksiyonlara, yayımlanmamış eserlere ve nadir kitaplara olan merak düzeyinde kendini göstermekteydi. Yüzyılının bir “maceracı”sıydı Lacan. Bu nedenle, yazara göre onun yapıtı modern edebiyat metinleri gibi çelişkili yorumlara açık olacaktı (s. 21). Freud gibi Darvin’ciydi o da ama Buffon’un doğalcılığına da belirli bir ölçüde bağlıydı. Ayna kuramından hareketle, nesne ile onun temsili arasındaki uyumsuzluğu sorgulaması, belki de Lacancılığın ana motiflerinden biridir ve öyle bilinir. Bundan dolayı yazar, onun gerçekliği gerçeküstücü bir ressam gibi anlattığını öne sürüyor kitabında (s. 24). (Wallon da ayna önüne konulan bir çocuğun kendi görüntüsünde “kendi vücudunu” gitgide ayırt edebilmeyi becerebilmesi deneyimine “ayna deneyimi” adını vermişti.)

Lacan, psikiyatrik bilgiyi Freud’un bilinçdışı modeline dayanarak yeniden düşünmek gerektiği kanısındaydı. Yapısal bir bakış açısını gerektiriyordu bu. Yazar bu kapsamda Lacan’ın Descartes felsefesindeki cogito’ya da bu açıdan yaklaştığının altını çiziyor.

Kitapta Lacan’ın görüşleri, farklı başlıklar altında ele anlıyor. Bu başlıkların karşılıklı ilişkisi kendi ismiyle özdeşleşen bir psikiyatri uzmanını geniş hatlarla ortaya çıkardığı gibi ayrımların içerdiği ince anlamların daha iyi kavranmasını sağlıyor. Örneğin aile kavramına bakışı, çekirdek aile kavramının çökmekte olduğuna ilişkin kanılardan yola çıkmaktadır. Aile, nevrozun mayalandığı yerdir (s. 33). Öte yandan bir anlatı türü olarak roman konusundaki yorumu da ilginçtir Lacan’ın. 1977’de ilk kez Doubrovsky’nin kullandığı “özkurmaca” terimi, Lacan’a göre, öznelliğe ve psikolojiye yer vermeyen 1950’lerdeki Yeni Roman akımının biçimciliğinin yerine geçerek kendini kabul ettirmiştir. Öyle ki her roman, bir “vaka öyküsü”ne benzemektedir artık (s. 42).

Tam anlamıyla arşivcidir Lacan. Eğer yazılı bir belge yoksa bilirsiniz ki düşte gibisinizdir. Yerler, kitaplar, nesneler, bir örneğine G. Perec’te tanık olduğumuz yeni bir sözcük dizisi yaratmaya götürmüştü Lacan’ı. Ustaların tablolarından, değerli mobilyalardan, kumaş ve giysilerden, sert yakalardan ve daha nice bilinmedik “şey”den oluşan bu merak, ondaki sözcük uydurma dürtüsünü de körüklemişti. (Sözcükler uydurma takıntısı ve topoloji çılgınlığı olarak yorumluyor bu durumu yazar.) Nesne biriktirme tutkusuna gelince, Lacan’ın hastalarını kabul ettiği bugün müze olan Lille Sokağı’ndaki dairesi, bu eşyanın sergilendiği bir mekândır aynı zamanda. Lacan’ın kalıntı ve yıkıntıları biriktirmekten hoşlanması konusunda Roudinesco’nun yorumu da ilginçtir: Bu merak, Freud’unkine hiç benzemez. Lacan’a göre koleksiyon nesnesi, “nesnenin ötesinde kalan bir şey”dir. Tıpkı kapalı ve açık çekmecelerde kibrit kutuları biriktiren Prévert’in merakı gibi bir merak (s. 91). Yazar buna “koleksiyon törenciliği” diyor.

Lacancı yirmi birinci yüzyıl

Cinsel sapkınlıklar konusuna gelince, bu konuda büyük bir klinikçi olmamakla beraber, örneğin Sade’ın sıkı bir okuru olmuştu Lacan. Söz buraya gelmişken Roudinesco’nun kitabının dilimize kazandırıldığı sırada yeniden gündeme gelen Courbet’nin “Dünyanın Kökeni” tablosunun Lacan’la yakından ilgili olduğuna da değinmeden geçmek olmaz. Osmanlı devletini Fransızların nezdinde Paris’te temsil etmiş olan Halil Şerif Paşa’nın Courbet’ye sipariş etmiş olduğu bu ünlü tablo, satışından sonra her nasılsa Lacan’ın elinde kalmış ve oradan Orsay koleksiyonuna alınmıştı. Konunun gündeme gelmesi, tablonun baş kısmı olduğu iddia edilen parçasının Paris’te bir antikacıda bulunmuş olmasıyla ilgiliydi.

Lacan, bu tabloyu 1954’te Bataille’ın önerisi üzerine satın almıştı. Courbet’nin tablosundan söz ederken yazar, resimde pornografiye mahsus yerler ve söylemler dışında bahsedilmeyeni keşfettiğimizi öne sürerek yapıldığı dönemde skandal yaratmış olan tablonun, o zaman birçok kişiyi şaşırtmış olduğuna dikkat çekiyor. Osmanlı diplomatının ölümünden sonra -yoksa ölümünden önce mi?- tablonun, bir özel koleksiyondan diğerine geçerek ortadan kaybolmak üzereyken Lacan tarafından ele geçirilmesi, bir psikanaliz uzmanının mesleksel merakına ilişkin göstergelerden biri olmalıydı. 1994’te Lacan’ın eşi Sylvia’nın ölümünden sonra müze koleksiyonuna giriyor tablo. Gene kitapta verilen bilgiye bakılırsa, Sylvia, eniştesi André Masson’dan tabloyu kapatacak ikinci bir resim yapmasını istemiş, ancak bu istek gerçekleştirilmemiştir. Lacan ise elindeki tabloyu ziyaretçilere göstermekten, onları şaşırtmaktan ve biraz da kendine pay biçerek, Courbet’nin zaten “Lacan’cı” olduğunu söylemekten çok hoşlanırmış (s. 74-75).

Bu arada gene tabloyla ilgili başka yan bilgiler yer veriliyor kitapta. Değişik ressamlar tarafından söz konusu tablonun saklayıcı ve dışa vurucu birçok “versiyonu” yapılmış. Tablonun en şaşırtıcı Lacancı versiyonu ise kadın cinsel organı yerine bir erkeklik organı resmetmiş olan Orlan’a ait. “Savaşın Kökeni” adını taşıyan bu yeni resim, yazara göre “temsil edilemez bir şey ile onun inkâr edilen fetişi arasında bir kaynaşma gerçekleştirerek” resmin sakladığı şeyin maskesini düşürmüş ve Courbet’nin ikonografisini tersine çevirmiş oluyordu böylece.

Kitabın “Ölüm” başlıklı son bölümünde 1981’de ölen Jacques Lacan’ın insan yönü üzerinde durularak ölümü arkasından gelen yankılara değiniliyor. Yazara göre yirmi birinci yüzyıl daha şimdiden Lacan’cıdır.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova