ISBN13 978-975-342-915-3
13x19,5 cm, 208 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Nurettin Öztatar, ''Kölelik ebedi mi?'', Sol Kitap Eki, 10 Nisan 2013

Toplumların yapısına ilişkin tartışmalar, Marksizmin bu yapının dayanaklarını deşifre etmesinin ardından iyice hararetlendi. 150 yıldır Marksizmi çürütmek için olmadık teoriler icat ediliyor, yeni bir sistem kurmak isteyenlerin üzerine muazzam bir şiddet uygulanıyor ancak yine de tarihe gömmeyi başaramıyorlar marksizmi ve komünizmi. Bunun nedeni açık: Ne komünizm bir idealden, hayalden ibaret ne de kapitalizm toplumların karşı karşıya olduğu sorunları çözme becerisine sahip; niyeti de yok zaten.

Marksist teorinin kilit noktalarından biri de işçi sınıfı. Eşitsizliklerin, sömürünün ve hatta savaşların kaynağı olan toplumun sınıflara bölünmüş olması gerçeği nedeniyle, yeni bir toplum kurabilmenin en önemli koşulu da sınıfların ortadan kaldırılması. Kuşkusuz bu lafla gerçekleşebilecek bir şey değil. Nasıl toplumlar sınıflara bölünmüşse, toplumsal hareketler de sınıflara dayalı olarak etkili olabilir. Sosyalizmi ve komünizmi kurabilme potansiyeline sahip olan işçi sınıfı da tıpkı sosyalizm teorisi gibi sürekli tartışılıyor. İşçi sınıfının böyle bir potansiyeli ve gücü olmadığı, 150 yıl öncesine göre yapısının tamamen değiştiği, uzlaşmaz karşıtlıkların tamamen ortadan kalktığı ve belki de en tahrip edici olan, işçilerin bütünüyle düzene entegre olduğu yönünde iddialar son çeyrek yüzyılda daha yaygın olarak propaganda edilmeye başlandı. Sosyalizm için mücadele edenler de bu propagandalardan etkilendi. Kah “sınıf bizi anlamıyor” kah “hayatımızı ortaya koyuyoruz ancak hiçbir gelişme olmuyor” sözleriyle özellikle Türkiye’de on binlerce devrimci ya komünizm iddiasını bir tarafa bırakarak farklı arayışlara girdi ya da sisteme karşı mücadeleden tamamen vazgeçti. Daha da kötüsü, bunun mücadele yürüten pek çok “devrimci” “sosyalist” örgütlere de sirayet etmiş olması.

Duygulu siyaset!

Frederic Lordon’un Metis Yayınları tarafından Türkçe’ye çevrilen ''Kapitalizm Arzu ve Kölelik'' adlı kitabı da işçilerin nasıl oluyor da patronlarına “kölece bağlı” olduklarını ele alıyor. Sermayenin, işçileri kendi amaçları doğrultusunda harekete geçirmesi, bunu kölelikle benzer özellikte kişisel, toplumsal, askeri vs. önlemler alarak yapmaya çalışması kapitalizm tarihinde sıkça görülen uygulamalardan. Ancak herhangi bir sınıfın bir başka sınıfa ezeli ve ebedi hizmeti, eğer Marksizm haklıysa, zaten eşyanın tabiatına aykırı. Dönemsel bir görünümden bahsetmek daha uygun olur. Ve bu görünümden yola çıkılarak mutluluk-mutsuzluk gibi duygulara siyasetin merkezine koyacak kadar önem vermek, kapitalizmi yeterince anlamamak demek olur.

Etienne De La Botie’nin Gönüllü Kulluk Üzerie Söylev”ine de sıkça atıfta bulunan Yazar, kitabı asıl olarak Marx ve Spinoza üzerinden ele alıyor; son yıllarda “moda” olduğu üzre. Zaten kitabın alt başlığı da “Marx ve Spinoza’nın İşbirliği.”

Kitabın daha önsözünde Etienne de La Boetie’nin, “köleliğe alışmanın insanın köle olduğunu unutmasına yol açtığı” yönündeki sözünü hatırlatan Yazar, zihinsel-duygusal durumunun önemine dikkat çekiyor. Komünizmin olanakları üzerine yaptığı değerlendirmelerde de kitlelerin hoşnutsuzluğunun-mutsuzluğunun ortaya çıkmasının önemini vurgulayan Yazar’ın bütün değerlendirmelerini de kitlelerin duygusal durumuna ilişkin tespitlere dayanarak yapıyor.

Bunun yanlışlığı, bütünüyle anlamsız olduğu anlamına gelmez kuşkusuz. Belki de siyasetin kaçınılmaz olarak özgürlüklerden çok zorunluluklara odaklanmış olması, belirli bir andan itibaren hayal kırıklıklarına yol açıyor olabilir. Ya da sosyalizm için mücadelenin bir anda zafer kazanacak bir savaşım olduğunu zannetmek, devrimci siyasetlerin bir ''günahı'' olarak değerlendirilebilir. Ama bunların hiçbiri komünizm için siyasal-örgütsel bir mücadelenin anlamsız olduğunu göstermez.

Yeni dünya-öteki dünya

Kitabı okurken, Orhan Asena’nın “Şili’de Av” adlı oyununu hatırladım. Pinochet’in üniversite öğrencilerine yönelik takibinden kaçan bir grubun bir kiliseye sığınarak, rahiple girdikleri tartışmaları yansıtan oyun, “öteki dünyanın” anlamsızlığına ilişkin vurguyla sona eriyordu. Çeyrek yüzyıldır, Ortaçağ Avrupasını hatırlatacak şekilde dinle uyuşturulmaya, bu dünyanın gelip geçiciliğine inandırılmaya çalışılan kitleleri, bu dünyada insanlığın bütün ilerici birikimlerine dayanarak yeni bir düzen kurulabileceğine ikna etmek, bu uğurda kitlesel mücadeleler yürütülmesine ön ayak olmak çok zor görünüyor ancak ideolojik yönlendirmenin, “kültürel atmosferin” ilelebet devam etmesi çok daha zor hatta imkansız. Bu nedenle, insanlığın en büyük projesi olan komünizmin kurucu unsurunun, kitle temelinin, işçi sınıfı olduğunu tekrar tekrar hatırlatmak gerekiyor. Öznesiz siyasetin –ki sınıflara bölünmüş bir dünyada sınıfsız siyaset, en çok egemen olan sınıfın istediğini yapmak anlamına gelir- siyaset olmadığını da göz önünde bulundurmayı unutmadan...

Kapitalist sistem, sadece kendi egemenliği altında geçen dönemlerin değil, bin yılların birikimine dayanarak, varlığını sürdürüyor. Yaşamak için çalışmak zorunda bırakılan kalan işçilerin, durup dururken bu sistemi yıkabileceğini düşünmek de pek çok Marksizm yorumunun ne kadar idealizme savrulduğunu gösteriyor. Ama, duygulara hitap ederek sistemi değiştirmeye çalışmak da liberal özgürlük hülyalarına fazlaca dalmak değil mi?

 


Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X