ISBN13 978-975-342-782-1
13x19,5 cm, 320 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Levent Yılmaz, "Auerbach ve her köşede karşımıza çıkan 'Tek Adam' totemi", Taraf, 18 Temmuz 2012

Eric Auerbach, Almanya’nın yetiştirmiş olduğu en ünlü filologlardandı. Yahudiydi. 9 Kasım 1892’de Berlin’de doğmuş, 1921’de Greifswald Üniversitesi’nde "Erken Rönesans Dönemi İtalyan ve Fransız Romanında Teknik Üzerine" başlıklı bir doktora yapmış, 1923-29 arasında Berlin’de Preußischen Staatsbibliothek’te kütüphaneci olarak çalışmış, 1929’da Marburg Üniversitesi’nde "Leo Spitzer"’in öğrencisi olarak habilitasyonunu tamamlamış ve aynı yıl aynı üniversitede ders vermeye başlamıştı.

15 Eylül 1935 yılında NSDAP yani Alman Nasyonal-Sosyalist İşçi Partisi’nin 7. yıllık toplantısı sırasında Reichstag yani Meclis, Nürnberg’de olağanüstü toplandı. Üç kanun çıkarıldı. Biri Alman bayrağı hakkında, diğeri iki yıldır aralıksız süren bir faaliyetin sonucu olarak “Alman onuru ve kanını koruma” hakkında, üçüncüsü ise “Reichsbürgergesetz” yani Reich Vatandaşlık Kanunu.

Ancak, iki yıl öncesinden başlayarak, yani daha 1933’te, yeni seçilmiş hükümet ve Führer, bir “Memurin Kanunu” hazırlamış ve 11 nisanda yürürlüğe giren bu kanunla Yahudiler kamu görevlerinden yavaş yavaş temizlenmeye başlamıştı. Kanun, ana ya da babası Yahudi olan, ya da büyükanne- büyükbabalardan biri arasında bir Yahudi bulunan herhangi birini Ari ırktan kabul etmiyordu. Yani yarım Yahudi, çeyrek Yahudi olduğu söylenenler sadece Ari olanlara hasredilmiş olan kamu görevlerinde bulunamıyor, zaten o görevdeyseler, görevden alınıyorlardı. Tam Yahudilerden hiç söz etmeyelim.

İşte iki yıl sonra Nürnberg’de kabul edilen kanunlar bu durumu artık geri dönüşsüz bir biçimde, kökten çözmeye çalıştı. Alman vatandaşlarının Yahudi ve zencilerle evlenmesi yasaklandı. Buna yasağa karşın, yanlış bildirimle evlenenlerin akdi iptal edilecek, başka bir ülkedeki evlilikler de yok hükmünde kabul edilecekti. Mesele burada da kalmıyor, evlilik dışı cinsel ilişki de yasaklanıyordu. Kanun geriye yürümez hükmü de geçersiz kılınıyor, gerçekleşmiş evlilikler de bu kanuna uygun olarak iptal ediliyordu.

Eric Auerbach, bu yasalar yüzünden Almanya’dan 1936 yılında ayrıldı ve eylül ayında 33 reformunu yaşamış Darülfünun’da, yani yeni İstanbul Üniversitesi’nde işe başladı.

Victor Klemperer, İngilizceye Tanıklık Edeceğim (I Will Bear Witness) başlığıyla çevrilen anılarında, İstanbul’daki bu iş olanağını bulmasından basbayağı kıskançlıkla söz eder ve bunun mümkün olabilmesini Benedetto Croce’nin desteğine bağlar. Klemperer, Karl Vössler’in tavsiye mektubuyla kendisine başvurup Almanya’da iş arayan Floransalı kitapçı, Croce’nin dostu Edmondo Cione’nin kendisine şunları anlattığını aktarır: Auerbach Floransa’da Croce’nin yanında bir süre kalmış ve “Fransızcası zayıf” olmasına rağmen onun desteğini arkasına almıştır; bu sayede de Spitzer’den boşalan kürsüye o atanmıştır. Anlaşılan bu kadroya Klemperer de adaydır ve bu atama onu çok yaralamış, hatta Auerbach’a açık destek veren Vössler’le ilişkisini bile bu yüzden kesmiştir.

Hâlâ Yeditepe Üniversitesi’nde mi, bilmiyorum, ama Martin Vialon inanılmaz hayırlı bir iş yaptı ve Auerbach’ın kıyıda köşede kalmış yazılarını topladı. Yabanın Tuzlu Ekmeği adlı kitap iki yıl önce Metis’ten yayımlandı. Bu müthiş derlemeye müthiş de bir önsöz yazdı Vialon. Auerbach’ın başyapıtı Mimesis’in yayımlanmasını beklerken okumaya doyamayacağımız bir derleme bu. Bu kitapta, ayrıca, sonlara doğru, Auerbach’ın dostu Walter Benjamin’e İstanbul’dan yazdığı bir mektup da var. 1937 yılının ocak ayında yazılan bu mektup, Nazi çılgınlığını yaşamış olan Auerbach’ın İstanbul’da bir başka çılgınlıkla, totaliterlikte hiç de aşağı kalmayan bir çılgınlıkla karşılaştığını gösteriyor: “Var olan İslam kültürü mirasının reddi, hayal ürünü bir kadim Türklük ile bağlantı kurma, kendisine karşı nefretle karışık bir hayranlık duyulan Avrupa’yı kendi silahları ile vurmak için teknik anlamda Avrupa zihniyetiyle modernleşme. (...) Had safhada milliyetçilik ve aynı zamanda tarihsel milli karakterin tahribatı.” 1938 yılının mayıs ayında, bu sefer Johannes Oeschger’e yazılan bir mektupta, olan bitene ilişkin gözlemlerini daha da keskinleştiriyor: “Her şey kötü bir biçimde modernleştirilmiş durumda. (...) Dindarlığa karşı mücadele ediliyor ve İslam kültürü Arap kökenli bir yabancılaşma olarak küçük görülüyor; hem modern hem de saf Türk olma isteği sözkonusu. Bu çabalar, eski yazının yürürlükten kaldırılması, Arapçadan alınmış kelimelerin atılması ve yerlerine ‘Türkçe’ ya da kısmen Avrupa dillerinden alınmış kelimelerin konması yoluyla dilin tümüyle bozulmasına kadar vardır: Eski edebiyatı okuyabilecek tek bir genç bulamazsınız, düşünsel alanda son derece tehlikeli bir yönsüzlük sözkonusu.”

Auerbach’ın İstanbul macerasının bir diğer ilginç yanı, Mimesis’i yazarken sık sık kullandığı Vatikan Konsolosluğu’nun kütüphanesinde arkadaşlık kurduğu Apostolik Elçi Angelo Guiseppe Roncalli’nin 1958 yılında Papa XXIII. Johannes olacak olması. Acaba daha sonra karşılaştılar mı? Roncalli ne düşünüyordu acaba Türkiye’nin hâl-i pür melali hakkında? Auerbach İstanbul’da, kaçtığı Almanya’nın “kan ve toprak” kutsallaştırmasının daha da boğucu bir versiyonuyla karşılaşacağını herhalde bilemezdi. Führer’den kaçıp geldiği yerde insanın kafasını çevirdiği her köşede “Tek Adam” totemiyle karşılaşması hiç hoş olmasa gerek. Şimdilerde ise başımıza bir “Büyük Usta” totemi çıktı. Nedir bu çektiğimiz?

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova