ISBN13 978-975-342-881-1
13x19.5 cm, 352.00 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Yücel Kayıran, "Günah Keçisi, Heidegger mi?", Radikal Kitap Eki, 5 Ekim 2012

Günah Keçisi, Heidegger mi?

20. yüzyıldan sonra, “canavarlıktan” değil de “canavarlardan” veya “tanrı”dan değil de “tanrılardan” bahsetmek bir tuhaf değil mi? “Yabancılar” terimi olmasa, Tanrılar ve Canavarlar adının, antik Yunan ile Avrupa Ortaçağına ait masal veya alegorik metinler üzerine yapılmış filolojik bir çalışma olduğunu düşünebilirsiniz. Ama öyle değil. Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar, filolojik bir çalışma değil, felsefi bir irdeleme. Filolojik bir çalışma değil ama irdelediği örneklem alanını hesaba kattığımızda, felsefenin de kültürel incelemelerden etkilenmiş olduğu gösteren bir çalışma.

Kearney’e göre, yabancılar, tanrılar ve canavarlar “aşırılık deneyimlerinin” simgelerini dile getirmektedirler. Yani Kearney, bu kavramların dile getirdiği varlık durumlarını değil, tam tersine bu kavramların işaret ettiği simgelere, bu simgelerin kültürel bilinçdışımızda devam ettiğini söylediği anlamlara bakıyor. Örneğin “yabancı” derken “kendilerini başkaları üzerinden, başkalarıyla karşıtlıklarına göre tanımlamaya çalışan insanlar için bir sınır deneyimini” kastediyor. “canavarlar” derken, “egoya hiçbir zaman tümüyle hâkim durumda olmadığını hatırlatan aşırı sınır deneyimini” kastediyor. Ona göre, “benliğin asla güvencede olmadığını hatırlatması” bakımından canavar simgesi günümüzün en önemli anlatısını dile getiriyor. Kearney’in dikkat çekici analizlerinden biri, “Terör Üzerine” bölümünde ortaya çıkıyor. Kearney, 11 Eylül 2001 “terörünü”, bir yandan canavarlık simgesi üzerinden analiz ederken, diğer taraftan bu “terör”le başlayan savaşın bir ‘postmodern din savaşı’ olduğunu söylüyor. Bir felsefecinin saptaması olması bakımından oldukça önemli bir yargıdır bu. Ancak bu yargının, Kearney’in temsil ettiği felsefi düzlem üzerinden dile getirdiğini de belirtmek gerekir. Kearney’in, 11 Eylül’e gelen günlerde, gerek sinemada ve gerekse plastik sanatlarda “canavar” temasının yaygınlaşmasını konu edinmesi oldukça dikkat çekici. Başka bir deyişle aydınlanmanın bilinç alanından devre dışı bıraktığı canavar simgesinin tekrar döndüğünü ileri sürüyor Kearney: Canavarlar, “sınırlara meydan olurlar. Bizim gidemediğimiz yerlere gidebilen liminal yaratıklardır onlar. Kim olduğumuzu bilmediğimizi hatırlatırlar bize.” Bunlar oldukça olumlu yorumlardır. Burada Kearney’in üzerinde pek durmadığı ama son on yıl içinde sayısı hızla artan filmlerin “canavar” filmleri değil, tam tersine ‘canavarlık’ veya ‘yamyamlık’ filmleri olduğunu ayrıca ve özellikle belirtmek gerekir.

Öncelikle söylemek gerekir ki, Kearney’in kitabı, birden fazla katmanı olan bir kitap. Kearney, öncelikle “yabancı”, “günah keçisi”, “yabancı ve öteki”, “kötülük ve gece”, “terör”, “Hamlet’in hayaletleri”, “melankoli”, “Tanrı ve khora” ve “22. Yüzyılda inanç ve felsefe” gibi ontolojik zeminde yer alan problematik durumları epistemolojik bağlamda irdeliyor. Başka bir deyişle bunları birer varlık durumu olarak değil, kültürel bilinçdışımız vasıtasıyla geçmişten gelen semboller olarak ele alıyor. Örneğin ona göre, melankolik imgelem, Heidegger’in ileri sürdüğü gibi, insanı “sahici hale getiren bir deneyim” veya “sahici bir içgörünün ön koşulu” olarak değil, Kristeva’nın ileri sürdüğü gibi, soykütüğü mitolojide bulunan, “delilik ve ümitsizliğin uç noktalarıyla tutuştuğu bir mücadele” durumudur.

Richard Kearney için, Levinas, Derrida ve Ricœur üçlüsünün tilmizi diyebilir miyiz? Bence daha fazlası, kendi ifadesiyle söylemek gerekir ise, Kearney, Yahudiliğe gönül vermiş modern düşüncenin bu üçlü saç ayağının bir ‘savaşcısı’ ve polemikçisi. Kitabın “teşekkür” bölümünde, Kearney’in, buradaki denemeler henüz taslak halinde iken yol gösterici önerilerinden dolayı Levinas, Derrida, Ricœur, Bernasconi, Kristeva’ya teşekkür ettiğini gözden kaçırmayalım. Başka bir deyişle Kearney, Levinas, Derrida ve Ricœur’e, düşüncelerinden dolayı gönül vermiş bir felsefe adamı. Dolayısıyla denilebilir ki, Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar, kıta Avrupa’sında, felsefi gerilimin nereye kaydığını göstermesi bakımından ilginç ve bir o kadar da önemli bir kitap. Antik Yunan kültürü ile Heidegger felsefesi, hedef tahtasında.

Bu bağlamda, Kearney’in, ulus-devlete ilişkin analizi dikkat çekici. Ona göre, ulus-devletin sınırları, “yurttaşları içerde, yabancıları ise dışarıda tutacak şekilde düzenlenip denetlenir. Ulusal güvenlik, ulus-devleti karantina altına alır, topraklarına izinsiz girmeye çalışanlardan koruru. Kısacası kimlikle ilgili düşüncelerin çoğu, bir başkalık kavrayışına göre inşa edilmiştir.” Felsefi bakımdan dikkat çekici olan, Kearney’in, bu durumun nedenini Antik Yunan felsefesinde buluyor oluşudur. Ona göre, Levinas ve Derrida’nın dikkat çektiği gibi, bunun kökeninde, “aynilik” düşüncesini “başkalık” düşüncesinden daha el üstünde tutan Yunan-Roma düşüncesi yer alır.

Yahudi-Hıristiyan düşünürlerinin Antik Yunan felsefesiyle mücadelesi hiç bu denli açık seçik ve polemik düzeyinde açığa çıkmamıştı. Kearney, Heidegger’i, “kadim bir Yunan kavramını” öne sürdüğü kabul edilemez görür. Denilebilir ki asıl polemik kitabın “”Son Tanrılar ve Son Şeyler” adlı final bölümünde ortaya çıkıyor. Bu bölümde, Kearney’in özellikle Heidegger’in tanrı anlayışı üzerinde durması, dikkat çekici olması bakımından aslında rastlantısal değildir. Ona göre, Heidegger’in teolojik yaklaşımında, tektanrıcı Vahye karşı Yunan paganizmi daima daha ayrıcalıklı konuma sahip olmuştur. Heidegger’in tanrı anlayışının, ne “Vahyin tanrısıyla” ne de “çarmıhın diniyle bir alakası” vardır. Yaşadığımız çağı ateist bir çağ olarak niteleyen Kearney’e göre, Heidegger, “Musa’nın ya da İsa’nın Tanrı krallığı arayışından ziyade, ‘başka bir başlangıca’ yönelmiştir.”

Kearney’in bu yaklaşımı, dayanak noktasını kuşkusuz Levinas, Levinas, Derrida, Buber, Ricœur Ricœur gibi düşünürlerden alır. Kearney, Ricœur’ün Heidegger ve Tanrı Sorunu adlı kitabın atıfta bulunarak şu alıntıyı yapıyor: “Heidegger’de beni çoğu zaman şaşırtan şey, Musevi fikriyatıyla hesaplaşmaktan sistematik bir biçimde kaçınmasıdır. İncil ve Hıristiyan teolojisinin esasları üstüne kimi zaman düşünür, ama Yunan söyleminin mutlak ötekisi olan Musevi geleneğinden her zaman kaçınır. (…) Niçin Hörderlin üzerine düşünürken Yeremya veya Mezmurlar üzerine düşünmeyecekmişiz?”

Ahlaki olmayan bir durum var: Ricœur, kuşkusuz, Heidegger’in, felsefi olarak da ‘nazi kafalı’ olduğunu, gizli olarak ileri sürüyor. Ricœur’ün Kutsal Kitap Yorumbilimi ile Heidegger ve Tanrı Sorunu adlı kitapları da Türkçeye çevrildiğinde sanırın taşlar yerine oturacak.

Yakın bir gelecekte Nazizmin de ateizmin bir sonucu olduğu ileri sürülür ise sanırım buna da şaşmamak gerekecek.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2018. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova