ISBN13 978-975-342-971-9
13x19,5 cm, 176 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Haluk Kalafat, "Taksi pavyonun kapısında durur ve bir işçi iner", Radikal Kitap, 5 Aralık 2014

En son söyleyeceğimi başlarken söyleyeyim: Demet Dinler, İşçinin Varlık Problemi’ni bir akademisyenin titizliği ve bir öykücünün duyarlılığıyla yazmış.

En son edilecek lafı baştan söylemeyi ilk duyduğumda bana pek bir havalı gelmişti. İlk kez üniversite eğitimimin bilmem kaçıncı yılında duymuştum. Uygarlık tarihi hocam Ümit Hassan, daha sınıfa girer girmez tüm dönem boyu anlatacağı dersin sonunda ne anlatmış olacağını söylemek için kullanmış ve afili bir cümle kurmuştu. Şimdi o cümleyi hatırlamıyorum ama belki Demet Dinler hatırlar; çünkü ben mezun olduktan kısa bir süre sonra ODTÜ Siyaset Bilimi’nde aynı sıralarda o da oturmuş. Hatta sonrasında bölümde asistan olmuş ve oradan Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu Kalkınma Çalışmaları Bölümü’ne geçmiş.

İşçinin Varlık Problemi adlı kitap sekiz makaleden oluşuyor. Aslında bu yazılara deneme demek daha doğru olur; zaten kendisi de denemeyi tercih etmiş. Ben bir adım daha atıp öykülü denemeler diyeceğim.

Erkeklerin dünyası

2007-2011 arasında işçiler arasında saha ve örgütlenme çalışması yaptığı dönemde karşılaştığı, iletişime geçtiği insanların öyküleri ve o öykülerden yaptığı analizleri derlemiş. Alanındaki sektörlerde çalışanların neredeyse tamamı erkek olduğu için aslında bunlar erkeklerin öyküleri. Zaten kitabın alt başlığı da Sınıf, Erkeklik ve Duygular Üzerine Denemeler. Ancak Demet Dinler hemen notunu düşüyor: “Ayrı bir erkeklik izleği yok bu kitapta. Yazarken, Türkiye’de de daha yeni gelişmeye başlayan bir erkeklik literatürünün farkında olarak, ama ona angaje olmadan ilerledim.” Burada bir de haber var, daha yakın dönemlerdeki alan araştırmalarında edindiği kadın işçilerle ilgili deneyimleri için ayrıca çalışıyor.

Her denemenin yanıtını aradığı temel bir sorusu var. İşçi sınıfını bir bütün olarak analiz eden, kuramsal bir yaklaşımla değerlendiren metinler değil bunlar. Bu ne demek? Bu soruyu en net yanıtlayacak iki metin var bence kitapta; ilki kesinlikle “Pavyon Kapısı”, ikincisi ise “Doğulu İşçi Liderine Batılı Akademisyenden Mektup”.

Pavyon kültürü, Ankara’nın kent içi çöküntü bölgesinde alan araştırması yaparken kaçınabileceğiniz bir şey değil. Etnografik çalışma sırasında duygu durumlarının net biçimde açığa vurulduğu alanlardan biri olan pavyona bakmadan edemezdi Demet Dinler: “Bu konuda soru sormamama, kadın bir araştırmacıya kolaylıkla anlatılacak bir konu olmamasına rağmen karşıma çıkıyordu pavyon hikâyeleri. (…) hep bir başkasının hikâyesi olan pavyon.”

Evet, “hep başkasının” hikâyesidir. Bazen de “hoşlanılmayan kişinin ardından anlatılan dedikodunun nesnesi”. Demet Dinler şöyle ya da böyle bu öykülerle karşılamış. Bu deneyimden sağlam bir deneme çıkmış. Misal Serdar’ı anlatıyor: “… en sevdiği şey parası olunca taksiye binip gezmek. Bir yerden diğerine gitmek için değil. Gidecek bir yeri yok zaten. Taksinin arkasına oturarak kendisine sadece saklanacak depo köşeleri, karanlıkta bira içilecek parklar vermiş bu kente hâkim olabiliyor. Bazen de o taksi bir pavyonun önünde duruyor. Serdar, terk edilmiş fabrikalardan çaldığı elektrik kablolarının parasını bir gecede pavyon masasına bırakıveriyor. Kurtuluş Parkı’nın karanlığında kendisine yüz vermeyen konsomatrisler birden onu sevgilim diye çağırmaya başlıyor.”

Pavyon kapısından girenler

“Pavyon Kapısı” kilit bir metin oldu benim açımdan. Günlerce çalışıp kazanılan parayı bir gecede pavyonda bırakmak nasıl açıklanabilir? Öyle ya tıpkı Demet Dinler’in belirttiği üzere pavyonda güzel yemek yoktur, estetiği tartışılır, canlı müzik hemen hepsinde fenadır, çok pahalıdır, sarhoş olabilecek kadar içebilmeniz için gerçekten zengin olmanız gerekir...

Peki, öyleyse pavyonun çekiciliği nedir? Üstelik bu soruyu yazarın da belirttiği gibi pavyonun her sosyal katmandan müşterisi için de sorabiliriz. Demet Dinler sıralıyor onları: “işte bakın, o kapıdan başkaları da giriyor: Sonradan zengin olmuş eski bir hurda toplayıcısı, bir sendika yöneticisi, yurtdışından gelmiş işadamı, belgesel çekmek isteyen fotoğrafçı, yüksek lisans tezi arayan öğrenci ve diğerleri…” Ama haftalarca çalışıp aldığı yevmiyeyi bir gecede har vurup harman savuran işçi sözkonusu olduğunda bu soruya verebileceğim her yanıt meğer çok sığ imiş; bu metni okuyunca anladım...

Doğu ile batı

Gelelim “Doğulu İşçi Liderine” Demet Dinler’in yazdığı mektubuna. Bu metin aslında tek başına bir önsöz olabilirmiş. Bu denemeyi okurken aklımın bir köşesinde hep Joseph Needham’ın yıllar önce okuduğum Doğunun Bilgisi Batının Bilimi* adlı kitabı vardı.

Demet Dinler, 2007’de internette bir söyleşi okur. Mektubu yazdığı işçi lideri ve iki atık kağıt işçisiyle yapılmıştır söyleşi: “... okuduğumda çarpıldım. Bildik işçi örgütlenmelerinin sözcük haznesini ve dilini kullanmayan bu kişilerle tanışmak istedim.” Böyle başlıyor. Aslında bu kitaptaki tüm öykülere nasıl ulaştığının anlatıldığı bölüm bu. Yepyeni bir dünyaya giriş, tanıma, tanıtma, öğrenme, öğretme, izleme, izlenme, etkileme ve etkilenme süreci anlatılıyor. Ortada devasa bir çelişki var, bu açık ağızlı makas nasıl kapanıyor onu izliyoruz mektup boyunca. Bir yerde “doğulu işçi lideri” şöyle diyor: “Sen açıklarsın, ben hissederim”, “Sen aklınla hareket edersin, ben sezgilerimle.” Net bir biçimde farkı koyuyor, neredeyse Needham’ınki kadar bilgelikle.

Açıksözlülükle yazılmış bir metin bu, on dört – on beş sayfada büyük bir dönüşümü-değişimi anlatıveriyor. Bir yerinde şöyle diyor akademisyen örneğin: “Bak, nasıl da basit ifade ettim şimdi, genelde yaptığım gibi karmaşıklaştırmadan: Bu düzen değişmeli.”

*Türkçedeki baskı TMMOB tarafından 1983’te yapılmıştı ve bildiğim kadarıyla Needham’ın bir klasik sayılan 1954 basımı Science and Civilization in China’nın bir bölümünden oluşuyor.)

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova