ISBN13 978-975-342-575-9
13x19,5 cm, 216 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Birinci kısım, s. 11-13

Temmuz 2011'de Ai Weiwei Beijing’de ev hapsinde tutuluyordu. Gözaltından yeni çıkmıştı, gazetecilerle ve diğer muhaliflerle görüşmesi yasaktı; her hareketini gözetçilerine önceden bildirmesi şarttı ve evden her çıktığında sivil polisler tarafından takip ediliyordu. Bu umduğu “özgürlük” değildi tam anlamıyla, ama kısa bir süre sonra anlayacağım gibi, içeride yaşadıklarıyla karşılaştırılamayacak kadar iyi bir durumdu.

Dünyanın dört bir yanındaki binlerce kişi gibi ben de Çin’in en ünlü sanatçısının kemersiz pantolonunun belini kavramış halde polis tarafından kapısının önüne öylece bırakılıverişini ekranda izlemiştim. Ürkmüş görünüyordu ve büyük bir şaşkınlık yaşıyor gibiydi; ayaklarını sürüyerek çelik kapıdan evinin avlusuna girerken kameralara tek söyleyebildiği basınla konuşmasının yasak olduğu ve bunun anlayışla karşılanacağını umduğu olmuştu. Çin Komünist Partisi, her ne kadar ülkeyi uluslararası topluluğun modern ve önde gelen bir üyesi olarak sunmaya çabalasa da, muhaliflere hoşgörü göstermeyi beceremiyor ve yurtdışındaki algılanışını daha olumlu bir hale getirme yönündeki girişimleri de, Weiwei’in Beijing Olimpiyatları’na ilişkin olarak söylediği gibi, “sahte bir gülümseme”den öteye geçemiyordu. Söylenebilecek olan ile söylenemeyecek olan arasındaki görünmez sınırı geçtiğinizde ne kadar ünlü ya da önemli olursanız olun hâlâ tutuklanıyordunuz. Çin hükümetini açıkça eleştirmeye cesaret eden birkaç kişiden biri olduğu için Ai Weiwei’e hayranlık duyan, Çin’deki ve diğer ülkelerdeki pek çok insan açısından özellikle moral bozucu ve ürkütücü bir andı bu.

Birkaç yıl öncesine kadar Batı’daki insanlar açıklanamaz sanat eserleri üreten ve sık sık kıkırdayan bu bilge sakallı, garip, ayı gibi adam hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordu. Bütünüyle bakıldığında nevi şahsına münhasır biri gibiydi. Sanat dünyası içindekiler için bile garip bir varlıktı. İlk bakışta Çinli bir zamane Dadacısı sanılabilirdi, ama eğer öyleyse Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sıyla George Orwell’in 1984’ünün bir tür kırması sayılabilecek bir ülkede iş gören bir Dadacıydı söz konusu olan. Ayrıca siyasi aktivist ve blog yazarı olarak da ortaya çıkmıştı, hem de bu iki özelliğin insanın sonunu getirebildiği bir ülkede.

Londra’da Tate Modern’in Turbine Hall’unda 2010 yılında sergilenen Ayçekirdekleri adlı çalışması dünya çapında ün kazanmasını sağladı ve daha çok insanın eserleriyle yakından ilgilenmesine yol açtı. Bu insanlar bir dizi garip nesne ve tuhaf yerleştirme sanatı çalışmalarıyla karşılaştılar. Hayatın sıradan, geri planda kalmış nesnelerini kurcalayıp tamir etme ve değiştirme üzerine uzmanlaşmıştı sanki: birbirine girmiş sandalye ve tabureler (Üzümler); mermerden yapılmış sandalyeler; mermerden kapılar; İki Ayağa Bir Pabuç; mermerden bir kapalı devre kamerası; yere sıralanmış yüzlerce kömür peteği; birbiri üzerine bindirilmiş ve bir daire oluşturacak şekilde düzenlenmiş bisikletler; sınai boyaya batırılmış yüzlerce Neolitik çömlek. Bunların yanı sıra daha büyük çaplı çalışmaları da vardı: 2007’de Almanya’nın Kassel şehrinde düzenlenen Dokumenta 12 için hazırladığı Peri Masalı’nda 1001 Çinli bir hafta boyunca şehrin sokaklarında dolaşmıştı. Bir diğer örnek 2009’ da Üzgünüm adlı retrospektifi kapsamında Münih’teki Haus der Kunst’un cephesine yaptığı Hatırlama adlı akıllara kazınan duvar resmidir. Bu eserde 9000 çocuk sırt çantası kullanılarak “Bu dünyada mutlu bir şekilde yedi yıl yaşadı” yazılmıştı. 2008 yılındaki Sichuan depreminde çocuklarını kaybeden annelerden birinin sözüydü bu. Derme çatma yapılmış okul binaları depremde başlarına çökünce binlerce çocuk hayatını yitirmişti.

Weiwei’in sanatı ciddiydi ama kimi zaman saygısızdı da; yaratıcıydı ama sıradandı da. Bildik nesneler onun dokunuşuyla değişim geçiriyor, yeni ve tekinsiz bir ışık altında karşımıza çıkıyordu. Otuz yıl içerisinde, insanları gerçeğe bir kez daha bakmaya ve onu yeni gözlerle görmeye zorlayan, kısmen tanınabilir bir yeraltı dünyası yaratmayı becermiş gibiydi.

Ancak Ai Weiwei’in başını Çin hükümetiyle derde sokan, gerçek hayattan aldığı nesneleri bozup yeniden yapması değildi. Sanatı ile, hükümetten şeffaflık ve hesap verme sorumluluğu talep eden, ifade özgürlüğü isteyen gürültülü kampanyaları iç içe geçtiğinde belirmeye başladı sorunlar. Tutuklanmazdan önce Ai Weiwei’in sanat dışı faaliyetlerinin yoğunluğunu ne kadar vurgulasak azdır. Yanında bin beş yüzün üzerinde kişi çalıştırdığı dönemler olmuştu; sanatı, onun enerjisi ve kişiliğinin sayısız dışavurumundan biriydi sadece. Sanat, mimari, blogculuk, kitap yazarlığı, kampanya faaliyetleri, hepsi doğal yan ürünlerdi. Her şeyden önce son derece radikal bir gündemi olan, baskı altına alınamaz bir Demiurgos idi Ai Weiwei. Tutuklanana dek gerçek gücü ve yönelişi pek dikkat çekmemişti; bunun muhtemel sebebi de zekâsı ve esprisi nedeniyle geçmişte daha çok muzip mizaçlı biri, bir tür Duchampvari palyaço olarak görülmüş olmasıydı. Ancak yüzeyin altında çok daha karanlık bir şey gizliydi. Weiwei kendine vermiş olduğu bir görevi yerine getiriyordu: Asıl tutkusunun Çin’i değiştirmek olduğunu ifade etmişti ve Yunan mitolojisindeki Erinyeler gibi, mevcut düzenin hem çocuğu hem de cezalandırıcısı idi.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova