ISBN13 978-975-342-995-5
13x19,5 cm, 152 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Vitrinde Yaşamak, 1992
Yer Değiştiren Gölge, 1995
Ev Ödevi, 1999
Kötü Çocuk Türk, 2001
Kör Ayna, Kayıp Şark, 2004
Mağdurun Dili, 2008
Benden Önce Bir Başkası, 2011
İkinci Hayat, 2020
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Berrin Karakaş, "Ölüler Konuşamazken", Birgün, 1 Mart 2015

Yazıyı yazmaya oturmadan evvel bir çalkalanma oldu sosyal medyada: Kenan Evren öldü, ölmedi. Gazetecilik refleksi olsa gerek, bekledim. Sanki ölse başka, ölmese başka yazı yazılacak. Neticede açtığı yolda, kurduğu ülküde hiç durmadan yürüyor ülke. Her yeni güne yeni ölümler, yeni yasaklar sunuyor.

Nurdan Gürbilek yeni denemelerinin yer aldığı Sessizin Payı kitabında Kenan Evren’in müebbet cezasının ne ifade ettiğini sorgularken, Fransız ceza avukatı Jacques Verges’e, 1987’de bütün solculuğu ve ırkçılığa karşı duruşuna rağmen aldığı Klaus Barbie davasına getiriyor sözü. Lyon Gestapo şefi olduğu sırada binlerce insanı ölüme yollayan Klaus Barbie yargılanırken, uyguladığı kopuş stratejisinden bahsediyor. “İki şey söylüyordu Verges” diyor: “Birincisi, ülkelerini Yahudilerden ve komünistlerden temizlemek isteyen Fransızların işbirliği olmadan Nazilerin Fransa’da tutunması mümkün değildi; o halde tek suçlu Barbie olamazdı. İkincisi, dünyada barbarlık 1939’da başlayıp 1945’te bitmiyor, sömürgelerde yıllardır sürüyordu. Fransa Cezayir’de, İsrail Filistin’de benzer insanlık suçları işlemişti, ama kimse onları yargılamıyordu.”

Verges gibi bir avukat Kenan Evren’i savunsaydı, acaba yüce mahkemeye neler sorardı? “Evren’in avukatı 12 Eylül davasını bir kopuş davasına dönüştürmek isteseydi, devlet adamlarının gayet iyi bildiği şu gerçekten de söz edebilirdi” diyerek devam ediyor Gürbilek: Her devlet şiddetle kurulur; olağanüstü hallerde şiddetle korunur; müvekkilim olmasa siz onu koruyabilecek miydiniz? Olağanüstü hallerde siz de şiddete başvurmuyor musunuz? Tamam Diyarbakır hapishanesi müvekkilimin eseri, ama ya Roboski? Savunmada Verges olsa , Raskolnikov’un şu sözünü de aktarırdı: “Niçin bir kenti kuşatıp halkını topa tutmak daha saygın bir biçim sayılıyor, işte bunu bir türlü anlayamıyorum.”

Devlet adamlarına bildikleri gerçekleri hatırlatmakla kalmıyor, cuntanın o dönemde kimler tarafından nasıl desteklendiğini de hatırlamak gerektiğini söylüyor Gürbilek. Sermaye sahiplerinden köşe yazarlarına, ekonomik istikrar ve milli güvenlik adına sessiz kalanları, alkış tutanları hatırladığımızda bugün olan bitenden farklı bir şey görecek miyiz? Yasalar, amirler, patronlar öyle istediği için o kadar kötü olabilmiş bir masumiyet. Kötülük bu kadar sıradan.

Adorno ülkemizde kamyon arkası yazısı olacak kadar popüler “Yanlış hayat doğru yaşanamaz” iddiasını açtığı ‘Ahlak Felsefesinin Sorunları’ kitabında sona geldiğinde “Belki de söylenebilecek tek şey, bugün doğru hayatın, en ileri zihinlerin iç yüzünü görüp eleştirel olarak teşrih ettikleri yanlış hayat biçimlerine direnmekten ibaret olduğudur. Bu olumsuz reçetenin dışında herhangi bir kılavuzluk gerçekten tasarlanamaz.” diye yazıyordu. Aynı alıntı Sessizin Payı’nda Tolstoy’un vicdanına dair denemede de çıkıyor karşımıza. Sadece orada değil, diğer denemelerin de yanından ayrılmıyor hiç sanki. “Bazen adaletsizliğin tam da kendini doğru, başkalarını yanlış gördüğümüz noktada ortaya çıkabileceğini fark etmemiş olabilir miyiz, kendi sınırlarımız üzerinde düşünerek bizden farklı olanların hakkını vermeyi öğrenebilecek miyiz?”

Kendi sınırlarımız hakkında ne kadar düşünüyoruz? Kanlı paslı aynaları kendi yüzümüze ne kadar tutuyoruz? Özgecan cinayetinin ardından kallavi taciz dosyası hazırlayan gazete acaba internet sitesindeki tıkladıkça açılıp saçılan kadınları ne zaman kaldıracak? Nuh Köklü’nün öldürülmesinin ardından ağlaşan medya, kendisi gibi olmayana, esas duruşa geçmeyene yaşam hakkı tanımadığını Köklü’nün ölümünü sunduğu haberlerine ekleyecek mi? Uzun bir liste bu sessizlikler. Uzadıkça ve de, ne kin, ne de kan eksik olacak.

Evren’in davasına dönersek, ne kadar kopuş stratejisti olsa da o hayali avukat, Raskolnikov’un sorduğu “Nasıl oldu da elimi kana buladım?” sorusunu sorduracak mıydı acaba müvekkiline? Bu sorunun Evren’in semtine uğramadığını söylerken Gürbilek, seneler evvel Kenan Evren’le yaptığım söyleşiyi hatırladım. “Ne yaptınız o gece?” soruma karşılık, bir saniye bile düşünmeden “Yattım uyudum” demişti kendisi; “Yattım, uyudum.”

İşte bu sebeple, Dostoyevski ‘Elimi nasıl kana buladım’ sorusunu sordurabildiği için roman karakterine, ‘yalansız olmayı başarabilirse, sanatın adaletinin adalet sanatıyla karşılaştırıldığında avantajı olabileceğini’ söylüyor Gürbilek. Lakin o noktada da bizi kitabın son denemesinde bir çıkmaz bekliyor; Orpheus Çıkmazı. Orpheus Çıkmazı’nda, edebiyatın 12 Eylül’ü anlatıp anlatamadığına da bakıyoruz. Şükrü Argın’ın yazdıklarıyla veriyor Gürbilek cevabı: “Şükrü Argın 12 Eylül’ün üzerinden otuz küsur yıl geçmiş olmasına rağmen Türkiye’de edebiyatın felaketi anlatamadığını söylemişti. Kapitalizmin küresel zaferinin sadece sol muhalefeti değil, edebiyatı da mecalsiz bıraktığından, yazarın olanlara başka bir açıdan bakabileceği bir noktaya yerleşme yeteneğini yitirdiğinden, zaten anlatılanlara kulak verecek bir kamunun kalmadığından söz ediyordu. Edebiyat kendini felaketin dışında hissettiği için felaketi anlatamamıştı. 12 Eylül’ü yaşayan insanlarla edebiyat arasında, felakete uğrayanlarla toplum arasında Kafka’nın dönüşümde anlattığına benzer bir yarık oluştuğunu söylüyordu.”

Felaketlere sessiz kalanları, kelimeleri unutacak kadar büyük acıların tanıklarını, her türlü hücrede sessiz bırakılanları bir tarafa bırakıp, artık hayatta olmayanlara, o bir daha asla konuşamayacak olanlara baktığımızda, onların adına konuşacak olan yazar, sessizliklerini nasıl anlatacak? Bu acaba nasıl bir utanç? Bu utancı, uzun uzun Coetzee’nin romanları üzerinden okuyor Gürbilek. ‘Kendisinin de kaçmaya çalıştığı çarpıklığın izlerini taşıdığını fark eden, teselli sunmayan bir sanat’ı çağırıyor. Ki, ölüler diyarına büyücü olarak inip şair olarak çıkan Orpheus yazısında, Eurydike’nin artık var olmadığını söyleyerek saygı gösterir Eurydike’ye- ölümsüz olduğunu söyleyerek değil.

Edebiyat ve Felaket’le bitiriyor Gürbilek kitabını. Nichanian’ın felaketin tek muhtemel tarihçisinin edebiyatçılar olduğu sözüyle. “Ama edebiyatı, yıkımı anlatabilecek kadar güçlü gördüğü için değil. Politikanın onaramayacağı şeyi edebiyatın onarabileceğini düşündüğü için değil. Tersine, ‘çaresizliği ve imkânsızlığı kendi bünyesinde deneyimleyen’ tek dilsel edim edebiyat olduğu için. ‘Felaketle karşı karşıya kalındığında muhtemel tek başarı, edebiyatın başarısızlığıdır’ Muhtemel tek tanıklık, tanıklığın imkânsızlığına tanıklık etmektir.” diye yazıyor. Ve son bakışı Adorno’nun Minima Moralia’sına çeviriyor: “Artık güzellik ve avunu yoktur- korkunç olanı gören, ona dayanabilen ve olumsuzluğun avunusuz bilinci içinde yine de daha iyi bir dünya olasılığına bağlı kalan bakıştan başka.”

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova