ISBN13 978-605-316-011-3
11.5x16.5 cm, 450 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Emek Erez, "Okumak: hayal, bellek, geçmiş, deneyim", Mesele Dergisi, Ocak 2016

Okuma deneyimine dair çok şey söylenebilir. Okumayı belirleyen sebepler var mıdır? Okuma edimi öylesine bir şey midir yoksa farklı zihinsel süreçler içerir mi? Okuduğumuz bir kitabın karakterini nasıl hayal ederiz? Bu hayaller herkeste aynı olabilir mi? Okuma eylemi evrensel bir süreç mi içerir? Okumaya dair bu ve buna benzer pek soru üretebiliriz sanıyorum. Geçtiğimiz günlere Metis tarafından basılan, Peter Mendelsund’un Okurken Ne Görürüz? adlı kitabı da böyle sorulara yanıt arayan, okuyarak okuma üzerine düşünmemizi sağlayan bir kitap. Kitap bize okumanın öylesine sıradan bir pratik olmadığını hatırlatırken, cevap aradığı sorularla kendi okuma deneyimizi karşılaştırma fırsatı da sunuyor.

Mendelsund ilk başta okumanın zihinde canlandırılan hikayesi üzerinde duruyor. Bu konuyu Tolstoy’un Anna Kareninası üzerinden örnekliyor. O, yazarların karakterlere dair tüm ayrıntıları vermediğini, metnin içerisindeki boşlukların okur tarafından doldurulduğunu düşünüyor. Peki, bu boşluklar nasıl dolar? Yazarlar bize karakterinin görünmesini istediği şekilde bir perspektif çizer gibi geliyor bana. Ve sanırım okuma deneyimi özellikle roman gibi bir türde karakterler üzerinden ilerlerken bir yazar ve okur çekişmesine de sahne olur. Çünkü yazar kendi kültürel kalıplarına, belleğine, yaşama bakışına, sahip olduğu ideolojiye göre metnini ve karakterlerini biçimleyecektir. Ve bu durum okur içinde geçerlidir. Yazara göre; “Bir şeyi canlandırmak irade istiyormuş gibi görünüyor.” Sanırım buradaki irade şöyle bir şeye yol açacaktır. Bahsedilen irade okur iradesidir ve bence okumanın en önemli kısmını da bu bahsedilen irade belirler. Her ne kadar yazarın okurken bizi yönlendirmesinden söz etsek bile metni asıl belirleyen okurun bakışıdır. Burada tek tek okurların iradesinden söz ediyoruz bu nedenle de sanırım Anna Karenina metni okuyan kişi sayısı kadar farklı hayal edilmiş, farklı kurgulanmış ve düşünülmüştür. Bu bahsettiklerimizden sanırım “karakterler zihinde nasıl belirir?” Sorusuna da yanıt bulmuş oluruz. Karakterler zihinde bence, okurun kişisel tecrübelerine ve bakış açısına göre “vücuda gelir”. Elbette bu “vücuda gelme” karakterlerin kurmaca içerisinde nasıl betimlendiği, nasıl davrandığı ile de ilgilidir. Okur karakteri kendi dünyasından koparmaz ama onu kendi dünyasıyla yorumlar.

Bir romanı okurken geriye dönük bir güncelleme yaptığımızdan söz ediyor; Mendelsund. Okudukça konunun içine girdikçe sanırım karakterlerle ilgili düşüncelerimiz değişebilir. Bu durum içinde bulunduğumuz ruh hali ile de ilgilidir. O an mutluyuzdur ve belki de bu nedenle karakteri mutlu bir ruh halinde zihnimizde canlandırırız, daha önceki okumamızda “kötü” olarak nitelediğimiz bir karakter o an “iyi” bir algı oluşturabilir zihnimizde. Ayrıca okurken duyuların dünyasıyla hareket ediyormuş gibi görünsek de o dünyanın dışına çıkarız. Mendelsund’un belirttiği gibi: “Önümdeki dünya ile içimdeki dünya sadece yan yana değil, üst üstedir, birbiriyle örtüşür. Kitap bu iki alanın kesişimiymiş hissini verir veya bir kanal, bir köprü ikisi arasında geçitmiş hissi.” Sanırım bu doğru bir tespit okuma duyularımızla gerçekleşen bir edimmiş gibi algılanıyor. Ancak okumanın ilerleyen sürecinde önümüzdeki dünyaya kendi iç dünyamızda dahil oluyor. Böylece duyularla algıladığımız dünya ile içimizde bize ait olan dünya arasında bir bağlantı kuruluyor. Bu da “gördüğümüz şey okuduğumuz şey değildir” cümlesini açıklıyor. Okuma tek başına duyularla gerçekleşmiyor bir şekilde okurun içi dünyasıyla ilişkilenmesi gerekiyor. Sanırım okurların çok sık kullandığı “kitap beni içine aldı, kitabın içinde kayboldum” gibi cümleler bu durumla ilgili.

Okuma ediminin en ilişkili olduğu durumlardan birisi de hayaller. Okuma hayal gücümüzü tetikleyen bir dış etki oluşturuyor. Mendelsund’a göre: “Okurkenki hayal gücümüz kendi eğilimlerimizi açığa vurur. Kitap onları içimizden çekip çıkarır.” Bu tespite katılabiliriz sanıyorum. Kitabın bizde hayallerimize dair ortaya çıkardığı dış etki, yazarın kurgusunun üzerinden, hayaller dünyasının kapısının açılması gibi bir etki oluşturur. Ve be etki yine bana kalırsa kişisel bir yan doğurur. Bir kitap herkese farklı bir hayal dünyası vaat eder. Yani kitaplarla ortaya çıkan hayal kurma edimi öznel bir yan içerir. Peki, bu ne anlama gelir? Bu konuda kitapta Barthes’in “yazarın ortadan kaldırılması” kavramından bahsediliyor. Buna göre: “Yazar ortadan kaldırıldığında, bir metni çözme iddiası artık nafile olur. Bir metne bir yazar vermek o metne sınır dayatmaktır; ona nihai bir imlenen vermektir; yazma işini bitirmektir: Okur yazılı metni oluşturan bütün izleri tek bir alanda birleştiren kişidir.” Bana kalırsa okuma olayı tek taraflı değildir, yani ne kadar öznel bir deneyim olsa bile metni yazan ile okuyan arasında bir ilişki mevcuttur. Yazar metni sınırlayamaz çünkü okur iradesi veya hayali daha önce de bahsettiğimiz gibi özneldir. Yani evrensel, tek bir okurdan söz edemeyiz ancak okurlardan söz edebiliriz. Yazar imgeleri sağlar, tek başınadır ancak o imgelerin hayali çoğuldur, bir metnin okuyanı kadar üzerine kurulmuş hayal vardır. Ancak o hayaller için bir yazarın olması gerekir bence bu nedenle tam anlamıyla yazarın ortadan kaldırılmasından söz edemeyiz. Mendelsund’un bu konuda sorduğu soru bu nedenle haklı bir sorudur: “Ne de olsa şayet yazarın ortadan kaldırıldığını varsayıyorsak, imgeleri kimden alacağız ki?

Kitabın okuma ile ilgili üzerinde durduğu konulardan birisi de bellek, Mendelsund, bellek ile hayallerin ilişkisinden bahsediyor ona göre: “Bellek hayali şeylerden yapılmadır, hayali şeyler de bellekten.” Belleğin hayal gücüyle iç içe olduğundan, hayal gücünü beslediğinden bahseden Mendelsund’a şu açıdan katılabiliriz. Bellek çalışmaları insanların hatırlarken o ânı hikayeleştirdiğini, yani yaşanmışlığı anlatırken kendisinden bir takım eklemeler yaptığını söyler. Çünkü insan anımsarken yaşananın çağrıştırdıklarıyla ayrı bir duygu haline bürünür. Kokular, sesler, kelimeler hatırlama edimi için önemlidir. Bu durumun okurken de benzer olduğunu düşünebiliriz sanıyorum. Okurken, girdiğimiz dünya belleğimizi çağırır. Geçmiş birikimler, yaşanmışlıklar, duygular okunan metin ile bize çağrışım sunar ve biz belleğimizle de metni yorumlamış oluruz. Dolayısıyla, hayal gücümüz ile belleğimiz; belleğimiz ile hayal gücümüz arasında sıkı bir ilişki vardır.

“Okumak bir performanstır” diyor, Mendelsund; bir kitabı icra ederiz ve icrasına, yani performansa katılırız. Hem orkestra şefi, hem orkestra, hem de seyirciyizdir.” Ve bu anlamda okumak özgür bir edimdir sanırım bir anlamda okurun metnin öznesi olabileceğini de düşündürür bize. Metni kendimize göre kurgular, hayal eder, bir karakteri kendi kişisel geçmişimize, deneyim ve pratiklerimize göre yorumlarız. Mendelsund’un örneği üzerinden yorumlarsak onu hem bir şef gibi denetler, hem ona uyarız bazen de izleyici olarak kalıp, kendimizi olayların seyrine bırakırız.

Kitapta roman okumak ile ilgili sorulan şu soru sanırım tüm bahsetmeye çalıştıklarımızı anlatmak için iyi bir örnek olabilir: “Roman okumak şahsi bir tiyatro yapımının üstlenilmesi değil midir?” Sanırım sadece roman için değil tüm okuma deneyimleri için geçerlidir bu, okumak kendimizin öznesi olabildiğimiz, hayallerimizle, geçmişimizle, şimdimizle, ruhsal durumumuzla, metinle ve yazarla yeni bir dünyaya yolculuğa çıktığımız çok boyutlu bir edimdir.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova