ISBN13 978-605-316-011-3
11.5x16.5 cm, 450 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Adalet Çavdar, "Yazar ile Okur Arasında", Remzi Kitap Gazetesi, Şubat 2016

Çoğumuz kocaman bir kalabalığın içerisinde hiçbir zaman yetmeyen zamanla yarışarak yaşamaya çalışıyoruz. Bir parça sükûnet için çekildiğimiz köşelerimizde yaşadığımız günü gözden geçirirken birçok şeyi unutuyoruz, unutmayı seçiyoruz. Ayrıntılarda gizli hikâyeleri eleyip toplamın anlamını tutuyoruz aklımızda. Kurduğumuz cümlelere aklımızda dolanan sözcüklerin bir kısmını koyamayıp kendi iç sesimizle büyüyoruz/yaşlanıyoruz. Bütün bunlar olurken aklımız alıyorsa, zaman bulabiliyorsak ve seviyorsak okuyoruz. İnsanın yaşamadan hayalini kurduğu, herhangi bir şekilde aklından geçirdiği şeylerin de anısı olduğunu nasıl kabul ediyorsak okuduğumuz kitapların içinde yaşayan kahramanlar da artık bizim hayatımızın bir yerinde varlıklarını sürdürüyorlar. Birinin ömrü diğerlerinin hafızasında yaşadığı kadar değil miydi zaten?

Peter Mendelsund’un yazdığı Metis Yayınları tarafından Özde Duygu Gürkan çevirisiyle yayınlanan Okurken Ne Görürüz? ayrıntılı bir okuma kılavuzu. Şimdiye kadar okuduğunuz pek çok kitabı elinize alıp yeniden okuma arzusu uyandırabilir, aman dikkat! Dili, anlatımı, tasarımı ve yönlendirmeleriyle bir şekilde tanıştığınız roman kahramanları ve yazarlarıyla dostluğunuzu pekiştiriyor. Bundan sonra tanışacaklarınız içinse bir nevi bir dedektiflik yöntemi geliştiriyor zihninizde ve iyi bir okurun iyi bir dedektif olması gerektiğini vurguluyor anlattıklarıyla.

Daha da önemlisi, gündelik hayatta oradan oraya koştururken kaçırdıklarımız ile bir kitabı okurken kaçırdıklarımız arasındaki bağları ve ilişkileri ortaya döküyor. Biliyorsunuz çoğu zaman söylemek istediklerimiz ile söylediklerimiz arasındaki boşluğa düşüverir yaşadığımız ya da yaşama ihtimalimiz olan öyküler. Mendelsund aynı durumun kitap okurken de hasıl olduğunu ifade ediyor. Yazarın anlatmak istedikleri ile anlattıkları arasında ve yazarın anlattıklarıyla okurun okudukları arasında irili-ufaklı uçurumlar olabiliyor.

Kitabının hemen başındaki Laurence Stern alıntısı başımıza geleceklerin habercisi: “Yazmak sohbet etmenin başka bir adıdır sadece.” Mendelsund kitap boyunca okurun kendi sesiyle okuduklarını bir de yazarın sesinden duyacak şekilde kulaklarını açmasını öneriyor. Bununla kalsa iyi… Bir süre sonra tüm kitabı Peter Mendelsund’la kitaplar hakkında sohbet ederek okuduğunuzun farkına varıyorsunuz. Duymak ve görmek, görmek ve anlamak arasındaki farklılıkların arasında okuduğunuz her şeyi yeniden sorgulamanızı sağlıyor Mendelsund.

Herkesin, her kitaptan, hatta aynı okurun bir kitabı farklı zamanla okuduğunda aynı şeyi anlamasının neden mümkün olmadığını araştırıyor. Cevap; okuyan ve yazan arasındaki iç dünya tercümesinin öngörülemeyecek kadar fazla sayıda katmanı olmasıyla ilgili. Belki de kimilerimizin kimi kitaplara direnç göstermesinin sebebi bu tercüme girişimine kapıyı kapatmamızdır. Ya da belki aslında her okur bir çevirmendir ve çok okuyanlar bu iç dünyalar arası çeviri işinde ustalaşırlar. Demek ki her okur bir nevi tercümanlık da yapar.

Fakat bu tercüme işi düşündüğünüz kadar basit olmayabilir. Zira Mendelsund yazarın söyledikleri kadar söylemediklerinin de önemli olduğundan bahsediyor. Okurun, yazarın onun için açık bıraktığı kapılardan girip romanı kendince yeniden şekillendirmesini/anlamlandırmasını da okur ile yazar arasındaki bir oyun olarak tarif ediyor. Yazarın çok renkli betimlemelerle okurun sahicilik duygusunu kuşatması da, söylenmemiş olanın gücünü kullanıp yazar-okur hiyerarşisini bir nebze de olsa kaldırarak sahicilik dozunu ayarlamayı okura bırakması da mümkün bu oyunda. Acaba okur bu oyuna nasıl tepki verir? Kendisine bütün ayrıntılarıyla anlatılan bir fotoğraf karesini gözünde canlandırmaya çalışarak mı sürdürür okumasını? Yoksa o fotoğrafla ilgili ayrıntıları atlayıp kitapla arasındaki sürekliliği bozmayı mı seçer?

İşte bu oyunlu tarafı yüzünden okuma eylemini, edimini bir nevi performans olarak niteliyor Mendelsund. Okur bu performansta hem bir orkestra şefi, hem orkestra, hem de seyirci. Yazının ve okurun ritmi arasındaki bağlantıyı keşfetmek, bir kitabı bir müzik gibi düşünmenin büyüleyici etkisiyle heveslendiriyor okuru. Yazarın yazdığını kıymetli kılanın, birinin onu okuması olduğu gerçeğiyle de yüzleştiriyor. Bu arada iki kişinin aynı metinden aynı şeyleri anlamalarının neden bir mucize olduğunu idrak ediyorsunuz.

Mendelsund okumayı farklı sanat dalları ve yazarların çalışma disiplinleriyle karşılaştırıyor. Okuma eyleminin başında kendini bir hikâyede kaybetme isteği, aslında bu isteğe birlikte yaratma arzusu ve sahip olma talepleri de eşlik ediyor. Daha doğrusu bu üç arzu/talep genellikle bir arada bulunuyor. Çünkü okumak biriyle arkadaş olma ve onunla zaman geçirme tercihinin sonuçlarından biri. Okurun beğenmeyip yarıda bıraktığı kitapların bir şekilde hayatının bir yerinde ona tekrar sesleneceğini düşünürüm anlamsızca. Tıpkı tabakta bıraktığımız yemeklerin arkamızdan ağlayacağı gibi. Çünkü kitabı ele almak, yazara bir söz vermektir. Yarım bırakarak o sözü tutmamış olurum. Rafta o kitapla ne zaman karşılaşsam yarı yolda bıraktığım bir arkadaşımla rastlaşmış gibi olurum.

Kafka’nın Dönüşüm kitabı için yayıncısına yazdığı nottan bahsediyor Mendelson. Kafka istemiyor böceğe ilişkin ayrıntılar vermeyi: “O olmasın, lütfen o olmasın! Böceğin kendisi tarif edilmemeli. Uzaktan bile gösterilmemeli” diyor. Bunun üzerine Dönüşüm'ün farklı yayınevlerinden çıkmış baskılarını hatırlamaya çalışıyorum. Hemen hepsinde bir böcek resmi var galiba. Böylece yayıncılık sektörünün yazar ile okur arasına nasıl da girmiş olduğunu bir kez daha anlıyorum. Bu da okuma halinin aslında kolektif bir performans olduğunu vurguluyor. Peki “okumayan bir toplum” dediğimizde aslında nasıl bir toplumu tarif etmiş oluyoruz? Birbirini anlamamayı tercih eden insanlardan oluşan bir toplum mu?

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova