Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-076-2
13x19.5 cm, 200 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Emil Michel Cioran diğer kitapları
Burukluk, 1993
Tarih ve Ütopya, 1999
Çürümenin Kitabı, 2000
Ezeli Mağlup, 2007
Var Olma Eğilimi, 2016
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne
Özgün adı: De l'inconvénient d'être né
Çeviri: Kenan Sarıalioğlu
Yayına Hazırlayan: Savaş Kılıç
Kapak Resmi: Robert Motherwell
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2017
2. Basım: Mart 2017

"İnsan ortaya çıkar çıkmaz, çiçekler de ortaya çıktı." Bana kalırsa, çiçekler insandan çok daha önce vardı ve insanın gelişiyle hâlâ içinden çıkamadıkları bir şaşkınlığa gömüldüler...

*

Ne zaman ölümü düşünmesem, hile yaptığım, içimdeki birini aldattığım hissine kapılıyorum.

*

Bilinç ete batmış bir kıymıktan çok, saplanmış bir hançerdir.

*

Ölümün bizim için artık ilginç yanı kalmayıp, ondan hiçbir şey elde edilemeyeceğini düşündüğümüzde, doğuma geri çekilir, başka türlü bir dipsiz uçuruma meydan okuyarak haykırmaya başlarız...

*

Yaşamak, savaşta toprak yitirmektir.

OKUMA PARÇASI

Giriş bölümünden, s. 9-12

Saat sabahın üçü. Şu saniyeyi duyumsuyorum, sonra da öbürünü, her dakikanın hesabını tutuyorum.

Bütün bunlar niçin? - Çünkü doğdum.

Doğumun sorgulanması özel bir uykusuzluktan kaynaklanır.

*

“Dünyaya geldiğimden beri” - bu ...den beri bana öyle korkunç bir anlamla yüklü görünüyor ki, katlanılmaz oluyor.

*

Yapılan şeyin ağırlığını azaltan ve menzilini daraltan bir bilgi var: Bu bilgi için, kendisinin dışında her şey temelsizdir. Amaç fikrinden tiksinecek kadar saf olan bu bilgi, bir eylemde bulunmakla bulunmamanın bir olduğunu ifade eden o en uç noktadaki bilmeyi dile getirir ve yine en uç noktada olan bir doyuma eşlik eder: Her karşılaşmada, icra edilen hiçbir jestin ona bağlanmaktan başka bir anlamı olmadığını, hiçbir şeyin herhangi bir töz iziyle belirginleşmediğini, “gerçekliğin” usa aykırı olanın yetkisi dahilinde olduğunu tekrar edebilmenin doyumuna. Böyle bir bilgi “ölümden sonra ortaya çıkmış” diye nitelense yeridir: Bu bilgi, bilen hem yaşıyor hem yaşamıyormuş gibi, hem varlıkmış hem varlığın anısıymış gibi işler. Bilen, yaptığı her şey hakkında, eylem ânında bile, “Bu çoktan geçmişe gömüldü” der, geçmiş de şimdi’den böylece ebediyen azledilmiş olur.

*

Ölüme doğru koşmuyoruz, doğum felaketinden kaçıyoruz; onu unutmaya çalışan felaketzedeler olarak çırpınıp duruyoruz. Ölüm korkusu, bizim ilk ânımıza kadar giden bir korkunun geleceğe yansıtılmasından başka bir şey değildir.

Doğuma bela muamelesi yapmak tiksindiriyor bizi, buna şüphe yok: Doğumun en yüce iyilik olduğu, en büyük kötülüğün ömrümüzün başında değil sonunda olduğu telkin edilmemiş miydi bize? Kötülük, gerçek kötülük gerimizde’dir, önümüzde değil. İsa’ nın gözünden kaçan şeyi Buda kavramıştır: “Üç şey bulunmasaydı dünyada, ey çömezlerim, Kusursuzluk olmazdı...” Buda, ihtiyarlıktan ve ölümden önce, bütün zaaf ve bütün felaketlerin kay- 10 nağı olarak doğumu gösterir.

*

Hangi hakikat olursa olsun, ne denli yıkıcı olursa olsun katlanılabilir, yeter ki her şeyin yerini tutsun, yeter ki yerini aldığı umut kadar yaşamsallığı gözden kaçırmasın.

*

Hiçbir şey yapmıyorum, tamam. Ama saatlerin geçtiğini görüyorum - onları doldurmaya çalışmaktan iyidir bu.

*

Kitap yazacağım diye kendini zorlamana gerek yok, ayyaşın ya da can çekişen birinin kulağına fısıldanabilecek bir söz söylesen yeter.

*

İnsanlığın ne denli büyük bir gerileme içinde olduğunu, doğumun yas ve ağıtları daha da körüklediği tek bir halkın, tek bir kabilenin olmamasından daha iyi hiçbir şey kanıtlayamaz.

Soyaçekime başkaldırmak milyarlarca yıla, ilk hücreye başkaldırmaktır.

*

Her sevincin başında, hatta sonunda bir tanrı vardır.

*

Şu ânın içinde asla rahat değilim; beni, ancak benden önce gelen, beni buradan uzaklaştıran şey ayartıyor, var olmadığım o sayısız anlar: doğmuş olmayan.

*

Onursuzluk fiziksel ihtiyaç. Keşke bir celladın oğlu olsaydım.

*

Hangi hakla benim için duaya başlıyorsunuz? Şefaatçiye ihtiyacım yok benim, kendi başımın çaresine bakarım. Sefilin duası olsaydı, belki kabul ederdim; ama başka kimsenin, aziz bile olsa, istemem duasını. Selametim için kaygı duyulmasına katlanabilirim ancak. Ben o selametten korkup kaçıyorsam, ne büyük bir boşboğazlık dualarınız! Başkalarına edin o duaları; sonuçta aynı tanrıların kulu değiliz. Benimkiler her ne kadar güçsüzse de, sizinkilerin de o kadar güçlü olmadığına inanmak için haklı nedenler var. Tanrılarınızın sizin düşündüğünüz gibi olduğunu varsaysak bile, beni, belleğimden daha eski bir korkudan kurtarabilecek güçleri yoktur yine de.

*

Ne sefalettir duyumsama! Esrime bile, belki de, başka bir şey değildir.

*

Kendini Yaratıcı’dan ayırt etmek istiyorsa, ki her şey buna delalet ediyor, insanın kendine verebileceği tek görev bozmak, yok etmektir.

Doğmamın bir rastlantı, gülünesi bir kaza olduğunu biliyorum; yine de, kendimi unutur unutmaz, bu doğum dünyanın işleyişinde ve dengesinde sanki zorunlu ve temel bir olaymış gibi davranıyorum.

*

Bütün suçları işlemiş olmak - baba olmak suçu dışında.

*

Genellikle, insanlar düş kırıklığını bekler. Sabırsızlanmamaları gerektiğini, düş kırıklığının er geç geleceğini, o andaki işlerine kendilerini verebilmeleri için gereken sürelerin onlara verileceğini bilirler. Gafletten uyanmış olanın durumuysa farklıdır: O insan için, düş kırıklığı eylemle aynı anda geliverir, düş kırıklığının yolunu beklemeye ihtiyacı yoktur onun, oradadır düş kırıklığı. Kesintisizlikten kurtulan bu insan mümkün olanı yok etmiş, geleceği gereksiz kılmıştır. “Sizin geleceğinizde sizinle karşılaşamam,” demiştir ötekilere. “Ortak tek bir ânımız yok.” Çünkü, ona göre, bütün gelecek şimdiden oradadır.

İnsan başlangıçtaki sonu fark ettiğinde zamandan daha hızlı yol alır. Aydınlanma, yıldırım çarpmışa döndüren o düş kırıklığı, gafletten uyanmış olanı kurtulmuş olana dönüştüren bir kesinlik verir insana.

*

Görünüşlerden kurtuluyorum, yine de gömülüyorum onlara; daha doğrusu: Bu görünüşler ile onları bozan şey, ne adı ne içeriği olan, hem hiçbir şey hem de her şey olan bu şey arasında yarı yoldayım. Bunların dışına çıkacak kararlı adımı asla atmayacağım. Mizacım beni ikircim içinde dalgalanmaya, sürüp gitmeye mecbur ediyor. Şu ya da bu yönde karar vermeye çalışsaydım, selamete erip ölürdüm.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, "E. M. Cioran düşüncesinde doğmuş olmanın sakıncası", Edebiyat Haber, 13 Şubat 2017

Her şeyden şüphe eden, dünyada olmanın öfkesini kalemiyle dile getiren, ters bir düşünür deyince aklımıza gelen isimlerden E. M. Cioran. Onun düşünce dünyasıyla tanışanların yüzüne tokat gibi vuran bir hakikat var, dünyada var olmaya çalışmak boşa bir çaba. Dünyanın kurallarının sana devamlı hatırlattığı bu dünyada çaresiz bir varlık olmak. Yaşamanın anlamı Cioran açısından baktığımızda belki de en değersiz durum çünkü ona göre; insanın doğduğu andan itibaren varlığı çileli olmaya mahkûm ve varlığın başlangıcı olan doğum aslında yokluğun karşılığı. Bu nedenle insan dünyada ömür tüketmek için çabalamalı ve varlığının amacı ölüme daha çok yaklaşmak olmalı. Metis tarafından basılan, Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne adlı metninde yazar genel olarak buna odaklanıyor. Çünkü ona göre insan, ölümden korkmak yerine asıl doğmuş olmanın nasıl bir felaket olduğunu kavramalı.

“Dünyaya geldiğimden beri bu …-den beri bana öyle korkunç bir anlamda yüklü görünüyor ki, katlanılmaz oluyor” Diyor Cioran ve insanın dünyaya ilk geldiği günden itibaren katlanılmaz bir varlık çabası içerisinde olduğunu hatırlatıyor. Doğmuşsun, dünyaya bir varlık olarak gelmişsin ve bundan daha kötüsü yok. “Şu ânın içinde asla rahat değilim; beni, ancak benden önce gelen, beni buradan uzaklaştıran şey ayartıyor, varolmadığım o sayısız anlar: doğmuş olmayan.” Yazarın fikrine göre; insanın varlığı o kadar çaresiz bir anlama geliyor ki onu ayartan var kılan zamanı, sadece doğmuş olmadığı anlarda bulabiliyor. Bu nedenle insan doğmamış olduğu o anlarda bir varlık ve anlam konumuna ulaşabiliyor. “İnsanlığın ne denli büyük gerileme içerisinde olduğunu, doğumun ve ağıtları daha da körüklediği tek bir halkın, tek bir kabilenin olmamasından daha iyi hiçbir şey kanıtlayamaz.” İnsanlık gerileme içerisine çünkü ölüme dair onca yas ritüeli varken, doğum durumunda böyle bir şeye rastlanmıyor. Doğuma hep olumlu anlamlar yükleniyor. İnsan asıl doğmuş olmanın bir yas sebebi olduğunun farkında bile değil ve boşuna varolmak için çabalayıp duruyor aldığı karşılık ise hep hiçlik. Oysa asıl doğmanın üzüntü kaynağı olduğunu kabul edebilse belki de dünyadaki anlamsızlığını da kabul edebilecek ve bunun bir gerileme olduğunu fark edebilecek ancak o tersi için çabalıyor ve doğmuş olmanın sakıncalı bir şey olduğunu anlayamıyor.

Cioran, dünyada bir varlık olmayı öyle olumsuz bir durum olarak niteliyor ki insanın dünyada ölüme doğru zamanı doldurmak dışında bir anlamı olamayacağını vurguluyor âdeta. Ona göre en önemli dertlerden birisi zaman: “Her zaman, yaşamın olanaksızlığını bilerek yaşadım. Benim için varoluşu katlanılabilir kılan şey de bir dakikadan, bir günden, bir yıldan ötekine nasıl geçebildiğimi görme merakıdır.” Çünkü zamanın geçmesi demek insanın o mutlu sona yani ölüme yaklaşması anlamına geliyor. Cioran, dünyaya gelmiş olmayı en bağışlanmaz suç, en büyük günah, en büyük acı sebebi görüyor. Bu nedenle de genel düşünceyi tersine çevirerek ölüme sonsuz olumlu anlamlar yüklerken doğumu varlığın en büyük talihsizliği olarak yorumluyor çünkü doğmuş olmanın anlamı ona göre şöyle: “Doğum ve zincir eş anlamlıdır: Güneşi görmek eşittir kelepçeyi görmek.” İnsan dünyada tutuklu bir mahkûmun çaresizliği ile yaşıyor, doğumla birlikte zincire vurulmuş bir köle ve güneşi gördüğü o gün, doğum günü insanın tutsaklığının başlangıcı.

Cioran’a belli açılardan katılabiliriz. İnsanın dünyada bulunduğu süre içerisinde tanıklık ettikleri gerçekten de bazen varlığı çıkmaza sokabilir. Onca savaş, katliam, acı tüm bunları düşünürsek sanırım doğmuş olmanın çaresizliğini ruhumuzda duyarız. Yaşanmışlıkların, acıyla sarmalanmış bedenin çaresizliğidir bahsedilen; geçmeyen kederler, uğranan haksızlıklar, kaybedilenler ve tüm bunlara rağmen dünyada var olma çabası. Yine Cioran’ın söylediği gibi: “Hayatın yara izlerini taşımasaydık, işin içinden sıyrılmak daha kolay, her şey kendiliğinden ne güzel olurdu.” Ancak yaralıyız, bellek yaralı, düşünce yaralı, insan varlığı yaralı ve kendi varlığının yaralarının en büyük sebebi de kendisi belki de. Var olamadıkça çırpınan, çırpındıkça batan ve anlamsızlaşan bir türün durumu anlatılan ve bu çaresizliğin oluru en azından Cioran düşüncesinde yok gibi görünüyor.

Cioran insan varlığının dünyadaki icraatlarını da oldukça sert bir üslûpla eleştiren bir düşünür. Belki de insanın varlığının bu kadar anlamsız olmasının sebebi türünün dünyaya getirdiği olumsuzluklar. Kendisinin dünyadaki anlamsızlığını kavradıkça dünyadaki diğer türler üzerinde hükümranlık ilan edip, onları da kendi hiçliğinde boğma çabası. “İnsan özel bir koku yayar: Bütün canlılar arasında sadece insan ceset kokar.” Cioran’ın söylediği gibi bütün canlılar arasında bir tek insan ceset kokar; ağacın cesedinin kokusu, hayvanın cesedinin kokusu, uğursuz savaşlarında katlettiği çocuğun cesedinin kokusu sinmiştir üzerine ve artık ne yapsa o kokudan kurtulamaz. Bu da onun varlığını iyice anlamsızlaştırır, kirletir. Dünyadaki pratiği bu kadar anlamsız olan bir tür bir de bu nedenle hiç ve varlığının yokluğunu çoktan ilan etmiş durumda. “İnsan ortaya çıkar çıkmaz, çiçekler de ortaya çıktı. Bana kalırsa, çiçekler insandan çok daha önce vardı ve insanın gelişiyle hâlâ içinden çıkamadıkları bir şaşkınlığa gömüldüler.” Çiçeklerin insan türünün yok ediciliği karşısında şaşkın olmaları epey normal görünüyor. Cioran haklı bu sebeple çünkü doğada bulunan diğer varlıkların gözüyle türümüzü görmeyi başarabilsek şaşkınlık kelimesi hafif kalırdı, bu kadar kendi doğasından uzak, kendi varlığını değersiz kılmak için çabalayan bir türü karşılayacak bir kelime bulmak zor keşke insanı insandan değil de dünyadaki diğer türlerden dinleme şansımız olsaydı, belki o zaman haddimizi bilebilir dünyadaki hiçliğimizi kavrayabilirdik. Ama bu mümkün görünmüyor çünkü doğa düşünürün ifade ettiğince: “İnsana izin vermekle, bir hesap hatasından fazlasını yaptı, kendine suikast.”

Cioran düşüncesinde kitapların anlamını başka metinlerinden de biliyoruz, o kitapların en başta yaralayıcı olmasını ister ve yazmanın dünyada gerçekleştirilebilecek en çileli eylem olduğuna inanır çünkü ona göre kitap: “Ertelenmiş bir intihardır.” Onun için yazmak bir anlamda dünyada var kalma çabasının en önemli gerekçesidir. Varlığın dünyadaki sancısını kendi sancısı üzerinden dile getirir. Bunu öfkeli bir dille yapar. Okur ne düşünür kaygısını çok taşımaz çünkü öncelikle kendisinin çektiği çileyi vurgular ki okurun da kendi çilesini fark etmesini sağlar. Bu metinde de Cioran kitaplardan ve yazarlardan söz ediyor: “İnkârcı, yıkıcı kitaplara, onların zararlı gücüne ne tepki gösterirsek, varlığa o kadar iyi tutunuruz. Sonuçta güçlendirici kitaplardır, kendilerini yadsıyan bir enerji yaratırlar çünkü. Ne kadar çok zehir içeriyorlarsa, o kadar sağaltıcı olurlar; ama karşı bir tutumla okunmaları koşuluyla, tıpkı, başta din kitapları, her kitap için olduğu gibi.” Bu cümlelerde Cioran’ın kitaplarla ilgili bildiğimizden farklı fikirlerine rastlıyoruz. Bahsedilen özellikteki kitaplar Cioran’ın yazma ediminin de karşılığı bana kalırsa ancak düşünür bu kitapları okurken karşı çıkarak okunmasını öneriyor belki de yapmaya çalıştığı bu kitapların sağaltıcılığına kapılıp, onların fikirlerini benimseyip müdahale etme, muhalif olma kimliğimizi kaybetmememizin önüne geçmek, varlığımızla yüzleşerek bu çabanın anlamsızlığına kapılıp gitmektense tersinin de mümkün olabileceğini, dünyadaki çileli varoluşumuzun karşı bir varoluşa evrilebileceğini düşündürmek.

E. M. Cioran Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne adlı metninde bilindik üslubuyla bizi yine varoluşun çıkmaz kuyusuna sokuyor. İnsanın kibrinin yersizliğini çünkü dünyadaki anlamının karşılığının hiç olduğunu bir kere daha hatırlatıyor. Yine umut vaat etmiyor yaşamanın yararsızlığını, mutluluğun ancak “ölü bir doğumla” gerçekleşebileceğini vurguluyor. Dünyanın acının çevresinde döndüğünü ve insan türünün bu acıların sebebi olduğunu düşündürüyor, yine yaralıyor bırakıyor, can sıkıyor, öfkelendiriyor ama her zaman olduğu gibi yüzleştiriyor da.

Devamını görmek için bkz.

Ali Bulunmaz, "Dünyayla hesaplaşan uykusuz", Cumhuriyet Kitap Eki, 16 Mart 2017

Emil Michel Cioran, yirminci yüzyılın başından yeni bin yıla beş kalaya kadar süren hayatında insanın alçalışını, tekniğin ve teknolojinin yükselişini, değişen değer yargılarını görüp bütün bunlarla ilgili denemeler ve felsefi metinler kaleme aldı. Nefret ettiği ve insanlık dışı bulduğu tiranların ürettiği tarihî bizzat deneyimledi. Cioran, yaşamını hatırlamak üzerine inşa etmişti ama 1995’te, hafızasındaki her şeyi silen hastalıktan öldü.

Cioran’ın kafa yorduğu biricik konu, insanın ömrünü nelerle doldurduğuydu. Hoşgörüsüzlüğün ve “sohbetin ölümü” dediği fanatizmin, kişinin hayatını yonttuğunu ifade ederken farklı fikirlerin bir aradalığını kabullenmemenin mutlaka kan dökmeyle sonuçlanacağını savunmuştu; kuşkuculuğu önemsememek veya insanın soru sormasını engellemek, ona göre vaaz verenlerin ürettiği bir terör eylemiydi.

Kurtuluşun “mutlak”ta değil, insanın kendisinde olduğunu söyleyen Cioran, bu bakımdan düşünsel anlamdaki hazır yemeklerden kaçınmayı öğütlemişti. Kötülüğün döngüselliğini sık sık dile getiren yazarın acı çekmesine neden olan, bahsettiği ve hayatı saran bu kalıplardı.

Cioran’ın yazdıkları, tutulduğu yaşam mücadelesini yansıttı. Öte yandan “çok az yazdım” dediği metinlerinde hayatın perde arkasına sızmaya çalışmıştı. Türkçeye Kenan Sarıalioğlu tarafından çevrilen Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne de bu çabanın bir ürünü olan fragmanlardan mürekkep.

"Şefaatçiye ihtiyacım yok"

Cioran, kaleme aldığı her cümleyle zor bir göreve soyunup insanları silkelemeyi amaçlamıştı. Romantik, metafizik ve mizahi dili, onun anlamaya uğraştığı hayatı çekilir kılıyordu. Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne’de yine aynı üslupla kaşılaşıyoruz.

Cioran, doğuma kadar geri gittiği kitabını üstüne kurduğu “şimdi”nin, hem kendisine hem de başkalarına yaşattığı en önemli duygu olan ölüm korkusunun, insanın her an peşinden geldiğini söylüyor. Doğumla ölüm arasındaki çizgide sayılamayacak kadar çok kötülüğün bulunduğunu belirten yazar, kendi başının çaresine baktığından ve “şefaatçiye ihtiyacı olmadığından” bahsediyor.

Cioran’ın anlamaya çalıştığı hayatta, insanı ürküttüğünü belirttiği bir başka şey ise unutmak. Unutmayı bir yetenek olarak niteleyen yazar, geçmişin şimdinin üstüne binmemesi için bu yeteneğimizi kullandığımızı söylüyor. Unutmanın bir tür kaçış, kıyıya vurma ve hayata tutunma eylemi gibi algılanması gerektiğini dile getiren Cioran, “Hayat ancak düşüncesiz olanlara, hatırlamayanlara katlanılabilir görünür” diyor.

Gözyaşları ve Azizler adlı kitabında “kanlı bir şaka” dediği ve doğrulama çabasıyla geçen hayatın başlangıcı için Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne’de “rastlantı ve gülünesi bir kaza” ifadesini kullanıyor. Cioran’ın doğuma yaptığı atıf, kökene gitmeyle ve başkaldırmayla da ilgili, tarih ve varoluşla da. Uykusuz geçen gecelerinde bunlar üstüne düşünen ve “katlanılmaz” dediği cennet yerine hayat oyununa yoğunlaşan bir fikir insanıyla karşılaşıyoruz.

Cioran’ın uykusuzluğu, hayatın olağan akışına bir isyan şeklinde de yorumlanabilir. Pek çok çağdaşı tarafından “muhafazakâr ahlakçı” yakıştırması yapılan yazarın, aslında çağının “normallerine”, geleneklere ve tarihsel iyimserliklere kafa tuttuğu aşikâr. “Soyaçekime başkaldırmak milyarlarca yıla, ilk hücreye başkaldırmaktır” fragmanı tam da bunu anlatıyor.

Cioran, fragmanlarında an geliyor boş manevi kuruntu ve gururlara çatıyor, an geliyor bilmemenin yarattığı mutluluğa selam gönderiyor. Yazarın, zamanla ilgili sorunlardan tutun da varolmanın insana yüklediği sorumluluk ve beslediği mizaha dek hayli konuda kalem oynattığını görüyoruz. Bu anlamda kitap, öznel gibi görünebilir ama düşünür, parçadan bütüne; kendisinden insanlığa doğru yol alıyor.

Küstah bir mutsuzluk

Doğmanın, insana türlü delilikler armağan ettiğini söyleyen Cioran, bunlara bir örnek veriyor: “Herkes, elbette bilinçsiz şekilde, hakikatin peşinden sadece kendisinin gittiğine, başkalarının onu arayacak yetenekte olmadığına, ona layık da olmadığına inanır. Bu delilik öyle köklü ve yararlıdır ki günün birinde yok olup giderse her birimizin ne hale geleceğini tasavvur etmek olanaksız.”

Cioran’ın bahsettiği deliliklerden bir diğeri ise insanın şeylere bağlılığı, daha doğrusu bağımlılığı. Bu durumdan kurtulmak istediğimizde “ne yapacağımızı bilmediğimizi” söyleyen yazar, konuyu yine yok oluşa bağlıyor: “Eğer ölüm imdadımıza yetişmeseydi, varolma inadımız çöküşün ötesinden, bizzat yaşlanmanın ötesinden bize bir varoluş formülü buldururdu.”

Cioran’ın en baştan beri uğraştığı temel mesele olan kişinin kendini bilme çabası kitapta çok geniş yer kaplıyor. Eylemlerin kökenine inmesi, yanılsamayı suçüstü yakalama isteği ve zihnin giriştiği oyunbozanlık hep bununla bağlantılı. Başarısızlığın tazeliğini hep koruduğunu yine aynı zihinle kavrayan Cioran, böylece insanı küstah bir mutsuzluğun çekip çevirdiğine şahit oluyor.

Hayatının önemli bir bölümünde uykusuzluk çeken Cioran, bu anlarda olup bitenlerin anlamına dair düşüncelere dalıyor ve zamanın dışında nasıl yaşadığını fragmanları aracılığıyla anlatıyor. Bir başka deyişle geceleri zihninin ateşinin nasıl yükseldiğinden ve bunun çoğunlukla ziyan ettiği saatler olduğundan bahseden yazarın, hiçlikle anlam arasında gidip arasında gidip gelişine rastlıyoruz.

Zamanın mağluplarına...

Cioran’ın dert ettiklerinden biri de özgür olduğu yanılsamasına kapılan insanların, hem kendilerini hem de başkalarını kandırması. Buna bir de ölümsüzlük yanılgısı eklenince hataların ve ağır bedellerinin nasıl ete kemiğe büründüğünü anlamamız için yazarın bize yol gösterdiğini fark ediyoruz. Plinius’un “Yaşamak uyanık olmaktır” sözünün peşinden giden Cioran, çağıyla çatışmaya girme ayrıcalığının keyfini sürüp ölümlü olduğunu göz ardı eden insanın ölçüsüzlüğe kapılışını anımsatarak “şeylerin yüzeyiyle yetinenlere” sesleniyor: “İnsan beni ancak kendisine inanmadığı zamandan itibaren ilgilendiriyor.”

Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne’de de görüyoruz ki Cioran’ın amacı, ilk koşulu can sıkıcı insanları sevmek olan azizlikten uzak durmak. Bunun yerine zamanının kurbanı hâline gelenlerle ilgilenen düşünür, Tanrı’yı arayan “çöl mağluplarının” inançlarını paranteze alıp fanatizm ve hezeyanla yola koyulan insanın kendi aleyhine dönen eylemlerine yoğunlaşarak kaderin dışına çıkmayı öğütlüyor. Bunun yanı sıra insanın geldiği noktayı özetleyip hep güncel kalacak bir soru soruyor: “Uçarılıkla ya da ütopyayla bulanıklaştırılmış çağlar hariç, insan hep kötünün eşiğine ulaşmış olduğunu düşünmüştür. Bunu bildiği halde, hangi mucizeyle arzularını ve korkularını sürekli değiştirebildi?”

Cioran’ın diğer metinlerinde olduğu gibi Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne’de de geçmişle ve çağıyla hesaplaşmaya giriştiği çok açık. Zamanına başkaldıran düşünür, bir taraftan da kendisiyle uzlaşmaya çabalıyor. Kitapta, böyle çift yönlü fragmanlar var.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.