Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-038-9
13x19.5 cm, 96 s.
Liste fiyatı: 13,00 TL
İndirimli fiyatı: 10,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Emil Michel Cioran diğer kitapları
Tarih ve Ütopya, 1999
Çürümenin Kitabı, 2000
Ezeli Mağlup, 2007
Var Olma Eğilimi, 2016
Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Burukluk
Özgün adı: Syllogismes de L'Amertume
Çeviri: Haldun Bayrı
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 1993
4. Basım: Ocak 2017

"Herşeyi yıktıktan sonra kendini de yıkmayan bir kitap, bizi beyhude yere azdırmış olurdu."

Kimi zaman ciddi, kimi zaman gülünç bir düşünce derlemesi olan Burukluk, ilk paragrafından son paragrafına aynı saplantıyı sürdürür: Hem kaygı hem gülümseme dolu bir şüpheyi muhafaza etmek.

İÇİNDEKİLER
Sözün Körelmesi
Uçurum Dolandırıcısı
Zaman ve Kansızlık
Batı
Yalnızlık Sirki
Din
Aşkın Canlılığı
Müzik Üzerine
Tarihin Başdönmesi
Boşluğun Kaynağında
OKUMA PARÇASI

"Batı", s. 38-45

Modern gurur: Değer verdiğim bir insanın dostluğunu kaybettim, ondan daha yozlaşmış olduğumu ona tekrarlamaya yırtındığımdan...

*
Batı boş yere geçmişine lâyık bir can çekişme biçimi aranıyor.
*
Don Kişot, bir uygarlığın gençliğini temsil eder: Kendine olaylar icat ediyordu — bizse üzerimize gelen olayların elinden nasıl kurtulacağımızı bilemiyoruz.
*
Doğu, çiçekler ve feragat üzerine eğildi. Biz, ona karşı makinaları ve çabayı çıkarıyoruz, bir de o dörtnala melankoliyi — Batı' nın son sıçramasını.
*
Büyük ulusları biraz ilave gelecek dilenirken görmek ne hazin!
*
Bizim devrimiz vatansızların Romantizminin damgasını taşıyacak. Artık hiç kimsenin oturma hakkı olmayacağı bir evrenin sureti şimdiden biçimleniyor.

Bugünün her vatandaşının içinde müstakbel bir evsiz barksız yabancı yatmaktadır.

*
Bin yıllık savaşlar Batı'yı sağlamlaştırdı; yüz yıllık "psikoloji" ise can havline kaptırdı.
*
Mezhepler yoluyla kalabalık Mutlak'tan pay alır, bir halk da canlılığını dışavurur. Rusya'da Devrim'i ve Slav tufanını hazırlayan da mezhepler oldu.

Katolikliği esaslı bir katılık gösterdiğinden beri köhneleşme sarıyor; halbuki daha kariyeri bitmedi: Latinliğin yasını tutması da gerekiyor.

*
Derdimiz tarihin derdi, tarih tutulması olduğundan, Valéry'nin sözünden ileri gitmek, onun menzilini artırmak zorundayız: Uygarlığın ölümlü olduğunu şimdi biliyoruz; kanamalı ufuklara, beterin mucizelerine, ürküntünün altın çağına doğru dörtnala gittiğimizi...
*
16. yüzyıl, çatışmalarının yoğunluğuyla bize bütün diğer yüzyıllardan daha yakındır; ama zamanımızda bir Luther, bir Calvin görmüyorum. Bu devlerle —ve çağdaşlarıyla— mukayese edilirsek, bilgi belasına anıtsal bir kadere terfi etmiş pigmeleriz. — Endamımızda bir noksanlık varsa da onlardan bir puan fazla kaydederiz: Serüvenleri sırasında, onların, sevgili kullardan biri olma imkânları, korkaklıkları vardı. Hâlâ cazip kalan tek Hıristiyan fikir olan Alınyazısı, onlar için ikili yüzünü muhafaza ediyordu. Bizim içinse artık sevgili kul yok.
*
Almanlar ve İspanyollar kendilerini izah ederken bir kulak verin; kulağınızda hep aynı nakaratı çınlatacaklardır: trajik, trajik... Uğradıkları musibetleri veya duraklamalarını size anlatma tarzları, uç verme biçimleridir bu...

Balkanlar'a doğru dönün; yerli yersiz şunu işitirsiniz: kader, kader... Kökenlerine çok yakın olan halkların, etkisiz hüzünlerini kamufle etme yolu. Mağara adamlarının ketumiyeti...

*
Fransızlar'la görüşe görüşe insan nazik bir şekilde mutsuz olmayı öğrenir.
*
Saçma sapanlıklardan, havaîlikten ve yaklaşıklıktan hazzetmeyen, sözlü abartmalarını yaşayan halklar, hem diğerleri hem kendileri için bir felâkettir. Bir hiçin üzerinde durur, fuzuliye ciddiyet, önemsize trajiklik katarlar. Hele bir sadakat tutkusu ve berbat bir ihanet etme tiksintisiyle kendilerini doldursunlar, onlardan artık hiçbir şey umulamaz, yıkımları dışında... Meziyetlerini tashih etmek ve derinliklerine bir çare bulmak için onları Güney'in yoluna sokmak ve şaka virüsünü aşılamak gerekir.

Napolyon Almanya'yı Marsilyalılar'la işgal etmiş olsaydı, dünyanın çehresi bambaşka olurdu.

*
Ciddi halklar güneylileştirilebilirler mi? Avrupa'nın geleceği bu soruya bağlıdır. Eğer Almanlar, vaktiyle yaptıkları gibi çalışmaya koyulurlarsa, Avrupa mahvolur; Ruslar eski tembellik sevgisine yeniden dönmezlerse, aynen. Hem birilerinde hem ötekilerde tatlı gevşeklik, duyumsamazlık ve siesta düşkünlüğünü geliştirmek, kendini koyverme ve kaypaklığın zevkleriyle gözlerini almak gerekirdi.

... Maymun iştahlılığa Prusya veya Sibirya'da reva görülen cezalara boyun eğmezsek...

*
Yıkıcı olmayan ne evrim, ne de atılım vardır; en azından yoğunluk anlarında...

Herakleitos'un oluş'u zamanlara meydan okur; Bergson'unkiyse saf teşebbüsler ve felsefî hurdalarla birleşir.

*
Ortaçağ'ın sonlarına doğru, şehirden şehire dünyanın sonunu ilan etmek için koşuşturan o keşişler mutluymuşlar! Kehanetlerinin çıkması mı gecikiyormuş? Ne önemi var! Zincirlerinden boşanabiliyor, ürküntüleriyle ortalıkta at oynatabiliyor, onları kalabalıkların üzerine yıkabiliyorlarmış; — paniğin huylar arasına girerek faziletlerini yitirdiği bizimki gibi bir çağda yanıltıcı bir tedavi yolu.
*
İnsanları çekip çevirebilmek için, zaaflarını paylaşmak ve bunlara yenilerini ilave etmek gerekir. Papalara bakın: Kendilerini zinaya, enseste verip, katletmeye de devam ettikçe asırlarına hükmediyorlardı; ve Kilise'nin gücü herşeye kadirdi. Dinin buyruklarına uyduklarından beri düşe düşe bir hal oldular: İmtinaları gibi ılımlılıkları da onlara uğursuz gelmiş olacak; saygıdeğer hale geldiklerinden, artık kimse onlardan çekinmiyor. Bir kurumun ibret alınacak batışı.
*
Şeref önyargısı, gelişiminin başında olan uygarlıklara göre bir iştir. Zihin açıklığının gelişiyle ortadan yokolur; korkakların, herşeyi "anlamış" olup artık savunacak hiçbir şeyi kalmayanların saltanatıyla...
*
Üç asır boyunca İspanya, İşeyaramazlık'ın sırrını kıskançlıkla korudu; bugün bu sırrın tamamı Batı tarafından biliniyor; aşırmadı, kendi çabalarıyla, kendi içine bakarak keşfetti bunu.
*
Barbarlık yoluyla, Hitler bütün bir uygarlığı kurtarmaya çalıştı. Girişimi başarısız oldu; — ama yine de bu, Batı'nın son inisiyatifi' dir.

Şüphesiz bu uygarlık daha iyisine lâyıktı. Eğer başka kalitede bir canavar çıkaramadıysa kabahat kimin?

*
Rousseau Fransa için bir âfet oldu, Almanya'da Hegel'in olduğu gibi. Sistemlere olduğu gibi histeriye karşı da ilgisiz olan İngiltere, vasatlıkla uyuştu; "felsefe"si ihsas'ın değerini ortaya koydu; siyasetiyse iş'in... Kıta Avrupası'nın üzerine fazla düştüğü manasızlıklara cevabı deneycilik oldu; Parlamento ise, ütopyaya, kahramanlık patolojisine karşı meydan okuması...

Önemsiz şeyler makbul olmazsa hiçbir siyasî denge olamaz. Belaları kim kışkırtır? Yerinde duramama saplantısı olanlar, iktidarsızlar, hiç uyku uyuyamayanlar, tacı, kılıcı veya üniformayı kuşanmış olan başarısız sanatçılar ve onlardan da fazla: iyimserler, ötekilerin sırtından ümit edenler.

*
Talihsizliği suiistimal etmek zarif bir şey değildir; bazı halklar da bazı bireyler gibi bununla o kadar gönül eğlendirirler ki trajedinin şerefine gölge düşürürler.
*
Zihni açık olanlar, bezginliklerine resmî bir karakter vermek ve bunu diğerlerine dayatmak için bir Hayal Kırıklığı Birliği teşkil etmeli. Belki böylelikle tarihin baskısını yumuşatmayı, geleceği seçmeli kılmayı başarabilirler...
*
Sırayla nice halka taptım ve lânet okudum; — olmak istediğim İspanyol'u inkâr etmek ise hiç aklımdan geçmedi...
*

I. – Oturmamış içgüdüler, hasara uğramış inançlar, takıntı ve mızmızlanmalar. Romalar'ı ve Atinalar'ı kollayan genç Alaric'lerin(*) karşısında, her tarafta emekliye ayrılmış fatihler, kahramanlık rantiyeleri; her tarafta hantalların paradoksları. Eskiden salon nükteleri ülkeleri katediyor, sersemleri ya şaşkına çeviriyor ya da inceleştiriyordu. Süsüne düşkün ve hırçın Avrupa, ömrünün baharındaydı; — bugün, tiridi çıkmış olduğundan, artık kimseyi tahrik etmiyor. Bununla birlikte Barbarlar, onun dantellerinin mirasına konmayı bekliyor ve can çekişmesinin uzamasına öfkeleniyorlar.

II. – Fransa, İngiltere, Almanya; belki İtalya. Ya gerisi... Bir uygarlık hangi kazayla durur? Hollanda resim sanatı ya da İspanyol mistisizmi neden sadece bir an parlamışlardır? Dehalarından fazla yaşayan onca halk! Gözden düşüşleri de trajiktir; fakat Fransa'nın, Almanya'nın ve İngiltere'nin gözden düşmeleri, içlerinde tamiri imkânsız olan bir şeye, bir sürecin sona ermesine, bir görevin yerine getirilmiş olmasına bağlıdır; tabiidir, izah edilebilirdir, hak edilmiştir. Başka türlü olabilir miydi? Bu ülkeler rekabet, kardeşlik ve nefret ruhuyla, birlikte büyümüş ve birlikte yıkıma uğramışlardır; bununla birlikte, yerkürenin geri kalan kısmında taze dolandırıcı takımı enerji depoluyor, çoğalıyor ve bekliyordu.

Buyurgan içgüdüleri olan kabileler büyük bir güç oluşturmak için toplaşırlar; mütevekkil ve sallantıda oldukları an gelir, küçük bir rol için can atarlar. Artık istila edilemediği zaman, istilaya uğramaya razı olunur. Hannibal'in dramı, erken doğmuş olmaktır; birkaç yüzyıl sonra Roma'nın kapılarını açık bulurdu. İmparatorluk açıktaydı, günümüz Avrupası gibi.

III. – Batı'nın derdinin tadına hepimiz bakmışızdır. Sanat, aşk, din, savaş — bu konularda, artık bunlara inanamayacak kadar çok şey biliyoruz; hem sonra, öyle çok yüzyıl kendini bunlarla yıpratmıştır ki... Tastamam mükemmeliyetin devri geçmiştir; şiirlerin konusu mu? Canı çıkmıştır. — Sevmek mi? Ayaktakımı bile "duygu"yu boşlamıştır. Dindarlık mı? Katedrallere bir bakın: Artık sadece kifayetsizler diz çöker. Hâlâ vuruşmak isteyen kim kalmıştır? Kahramanın miadı doldu; bir tek, gayri şahsî kırımlar yürürlükte. İleri görüşlü kuklalarız, devasızlık önünde numaralar yapmaya ancak yararız.

Batı mı? Yarını olmayan bir mümkün.

IV. – Dümenlerimizi adalelere karşı savunamadığımızdan, yakında herhangi bir amaç için gitgide daha az yararlanılabilir olacağız; önüne gelen bizi kıskıvrak bağlayacak. Batı'yı seyreyleyin: bilgi, şerefsizlik ve uyuşuklukla dolup taşıyor. Haçlılar, şövalyeler, korsanlar meğer buna varmak içinmiş, bir görev yerine getirildiğinde kapılınan alıklığa...

Roma, lejyonlarını geri çektiğinde, Tarih'ten ve alacakaranlık derslerinden habersizdi. Bizim durumumuz hiç öyle değil. Tepemize ne karanlık bir Mesih inecek!

*
Dalgınlıkla veya acemilikle, kim insanlığı ilerleyişi içinde birazcık durdurursa onun velinimeti olur.
*
Katoliklik İspanya'yı, onu daha da bunaltabilmek için yaratmıştır. Kilise'ye hayran olmak için seyahat edilen bir ülkedir; ve de bir papaz öldürmenin ne kadar zevkli olabileceğini kestirmek için...
*
Batı ilerlemeler katediyor, utana sıkıla bunaklık bayrağını çekiyor — ve Roma'yı batarken görüp, eşsiz ve aktarılması mümkün olmayan bir üzüntünün sefasını sürdüklerini zannedenlere, şimdiden, daha az imreniyorum.
*
Hümanizmin hakikatlerinde, insana ve diğerlerine olan güvende, hâlâ ancak bir kurmaca diriliği, bir gölge bolluğu vardır. Batı, bu hakikatler idi; artık, o kurmacalar ve o gölgelerden başka bir şey değil. Kendisi de yoksun olduğundan, onları teyit etmek elinde değildir. Onları peşi sıra sürükler, sergiler, ama artık dayatamaz; tehditkâr olmaktan çıkmışlardır. Hümanizme yapışıp kalanlar da, canı çıkmış, duygusal dayanağı olmayan bir kelimeyi, hayaleti andıran bir sözü kullanmaktadırlar.
*
Netice itibarıyla, bu kıta belki de son kartını oynamamıştır. Ya dünyanın artakalan kısmının ahlâkını bozmaya, kendi pis kokularını oralara da yaymaya koyulursa? Ona göre, itibarını muhafaza etmenin ve çevresine ışık yaymanın bir biçimi olurdu bu.
*
Gelecekte insanlık, işe yeniden başlamak zorunda kalırsa, bunu atıklarıyla, her taraftaki mongollarla, kıtalardaki döküntülerle yapacaktır; karikatürü andıran öyle bir uygarlık belirecektir ki, hakikîsini yaratanlar güçsüz, utanç içinde ve bitkin bir şekilde bakakalacak, yıkımlarının ihtişamını unutmak için son yer olarak da budalalığa sığınacaklardır.

(*) Önce Atina, sonra da Roma'ya hükmeden istilacı Vizigot kralı. (ç.n.) Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Fatih Çodur, “Cioran’ın Burukluk’u üzerine söz almak”, Ayraç, Şubat 2011

1911-1995 yılları arasında yaşamış, Romanyalı deneme ve ahlakçısı Emil Michel Cioran’ın aforizmaları, bünyesinde adeta saplantılı bir bunaltının melankolik hazzını barındırır. Onlarla tanışık olduktan sonra, tanışıklık derecemizin kendi içinde derinleşip genişleyerek arttığını görürüz. Cioran’ı bir kez okuduktan sonra aklımızda bir yerlerde onunla ilgili bir parça, bir iz-ki bu genelde hüzün ya da kuşkunun ayak izidir – mutlaka kalır. Kendi küçük kar fırtınamızda, onun büyük kuşkuculuğunun izlerine rastlamamız her zaman mümkündür.

Cioran’ın aforizmal tutumu, içe bütün unsurlarıyla yerleşen ve zamanla iç’in kendisi olan, içine girildikçe içleşen ve yeri ve hususiyeti tam da belirli olmayan, içinden çıkılamaz bir burukluk ihtiva eder ki, onun bütün kitaplarında bu içselleştirme durumunu kolayca fark edebiliriz. 1952 yılında Fransa’da ilk defa Syllogismes de l’amertume adıyla basılan bu kitap, 1993 yılında Haldun Bayrı tarafından Fransızca aslından dilimize çevrilere, ilk yayımlanma tarihinden ne yazık ki çok uzun bir süre sonra ülkemize kazandırıldı. Çağın bütün çağ dışılıklarına ve çığırtkanlıklarına ve hatta insanlık tarihine ait pek çok eylem, unsur, kabul ve olguya karşı tavır alan ama yine de çağdaşlığından bir şey kaybetmeyen bir münzevi bilge tarafından yazılmış eşsiz bir reddiyeye benzeyen Burukluk, aynı zamanda yazarın hayatının bir kısa ama ayrıntılı bir özeti gibidir.

Burukluk’un kendi içindeki gerçekliği; hakikat, acı, bunaltı, kuşku, karşıt olma durumu gibi pek çok gerçeklikle bağdaşıyor. Çeviride acı, sıkıntı ya da ıstırap diye betimlenen olgu bunların en baskını. Cioran, sürekli bir Acı’dan bahseder. Enikonu Tanrılaştırmıştır onu, hayatın her noktasına yerleştirmiş, pek çok durumun çıkış noktası ve sonucu olarak göstermiştir. Öyle ki; o her yerdedir ve her yerde olmak bir avantajdır. Bundan faydalanan ise, en üst yokluk diye tanımladığı Tanrı değil, o Acı’nın kendisidir: “Her yerde olma avantajının sefasını süren, Tanrı değil Acı’dır”. Acı, bir belirsizlik deniziyse, o denizin sonsuz belirsizliğinde uçan halıyla dolaştırır bizi Cioran. Ve biz o acıya yukardan bakarız. Sokaklarında gezemeyebiliriz her zaman.

Cioran’ın hayatıyla birebir örtüşen ve düşünceleriyle özdeşleşen bu tavır, üst ve aşkın bir tavırdır. Bir narsistin tavrıyla benzeşse de, Cioran bunu daha yüzeyselleştirmekte ve ona kendiliğindenliğini kazandırmaktadır. Acıyı acı yapan, bireyin o acıda yok olurken, yüzündeki tebessümü kaybetmeyişidir. Belki de bu yüzden, “selamet hiç yoktur, sessizlik taklidindeki hariç...” der. Acı’dan kendine özgü bir haz alırken ve alıyor diye Acı’ya katlanırken, insan selamete nasıl erebilir ki? Sadece Acı’nın koylarında yüzen bir insan için elbette selamet vardır. Yüzmek, sessizliğin bir taklidi değil midir zaten? Acı’nın kıyısına hiç ayak basmamış-ki bu ancak Acı’nın başına gelebilecek bir şeydir- insanlar için selamet söz konusu edilebilir. Acı’ya tutunan insan, sessiz kalmamalıdır. Ama “felaket salgılayan insan”, bu suda yüzüp bu kıyıda gezemez. Cioran gibi bütün fikirleri elinin tersiyle iten birisi için geriye bir tek ondan sahte bir haz almak kalır.

Cioran gerçekten de her şeyi elinin tersiyle itmiş, vakur bir şekilde kendi gerçeksiz gerçeğini oluşturmuştur. “Hakikatler... artık onların yükünü çekmek istemiyoruz, ne de onlara kanmak veya suç ortağı olmak... Bir virgül için ölünen bir dünya düşlüyorum”(sf.7) demesi kim bilir bu sebepledir. Birtakım gerçeklerin varlığını kabul ediyor olabilir, ama onların ağırlığı ve yalancılığıdır onu bir noktadan sonra inkâra iten. Hıristiyanlığı da bu şekilde bıraktığını “Onca yıldır göz göre Hıristiyanlığı bırakıyorum” sözleriyle apaçık belirtir ki, sadece Hıristiyanlık değil, başlı başına “din” olgusuna da sırt döner: “Tanrı ve Şeytan tarafından hayal kırıklığına uğratılmış inanan, dinden ne medet umabilir?” diye sormaktan çekinmez. Cioran’da hakikatin yalancılığı ya da yalanın büyük hakikati karşısında hayal kırıklığına uğramış kişi; imgelemimizde kendi ıstırabına gömülmüş yalnız bir adam kılığında dolaşır görünür. “Kendinin sınırlarında: ‘Çekmiş ve çekmekte olduğum ıstırabı kimse hiç bilmeyecek, ben bile” der ki; belki de ıstırabının büyüklüğüdür onu böylesi konuşturan. Ama o ıstıraptan bir kaçış da söz konusudur. Bu kaçışı kendisinden dahi saklar. Bu bir kabullenmeme durumu olmasa gerek. Büsbütün bir özdeşleşme ve tadına ancak kendisinin varabileceği tatsız bir bütünleşme olabilir.

Cioran’ın her kelimesinde zihnimize hassas fırçalarla çizdiği o büyük tablo, her zaman o kadar da anlaşılmaz ve karamsar değildir. Oldukça hassas konular üzerinde fikir sunarken bile, o sadece kendine has ironisinden vazgeçmez. Dini motiflerin yer aldığı sözleri için bile aynı kural geçerlidir: “Çok önemli sınavlarda sigaranın yardımı İncillerden daha etkilidir”. Her ne kadar bunun gibi dini motiflerin yer aldığı aforizmalarda bir küçültmr durumu var gibi gözükse de; aslında bu, hayatın hurafelerine, yaşamın anlaşılmaz garipliklerine karşı eleştirel bir tutumdur. Ne ki anlamsızlığına inandıkları sadece bunlar değildir, Fikir, din, gizem, tarih, derinlik, dünya, bilim gibi birçok olgu onun için anlamsız ve bu nedenle değersizdir. Ne anlamın bir değeri ne de değerin bir anlamı vardır Cioran için. Kati ve kesin ifadeler kullanır eşyanın reddini yaparken. Aynı zamanda eşyanın içten dışa, merkezden çevreye bütün bir aktarım şeklini de yok sayar. Kitabın 8. sayfasındaki; “kesinlikle hiçbir üsluba varılamaz...” aforizması buna çok iyi örnek teşkil etmektedir. “Kesinlikle hiçbir üsluba varılamaz” ifadesi, Cioran’ın üslubunun ya ta kendisi ya da en büyük parçasıdır. –ama bu kanıya da tam olarak varılamaz!– Fakat bu soluğun, okuyucusuna neredeyse her satırda kendini hissettirmesi; su götürmez bir gerçektir. “Esrar-ötekileri aldatmak, onlardan daha derin olduğumuza onları inandırmak için kullandığımız kelime”, “... özgürlük mü? Afiyeti yerinde olanların safsatası...”, “Bilime itiraz: bu dünya bilinmeye lâyık değil...”, “Batı mı? Yarını olmayan bir mümkün”, “Tarihin savunulacak bir tarafı yoktur” gibi aforizmalar, Cioran’ın inkâr ediş biçiminin, üslubuna nasıl yansıdığını örnekler.

Kitabın otuz dördüncü sayfasındaki aforizma, Cioran’ın yaşam sürecinin ipuçlarını verir bize: “İçimde kendi modelimi aradım. Bu modeli taklit etme konusunda ise kendimi, aldırmazlık diyalektiğinin ellerine bıraktım. Kendini başaramamak o kadar daha hoş ki!”.

Melankoli, hüzün, ıstırap, belirsizlik, tiksinti, boşluk, bunaltı, ret, kuşku, yokluk gibi olgular adeta Cioran’la bir olmuş, Cioran’ı portreler olmuştur. Bütün fikir ve düşüncelerin üstünde bir kendi gerçekliğini bilgece kurmuş ve bu gerçekliği her şeyin ama yokluğun bile üzerinde tutmayı bilmiştir. Ulaşılmaz olanın nihayetsiz lezzetine varmak için çıktığı yolda, yolun ortasında ama yol çizgilerini yok sayarak yalpalaya yalpalaya yürümek, onun arayışını anlatır biraz.

Emil Michel Cioran, seksen dört yıllık yaşamına kendisini sığdıramamıştır. Kendi içinde kendisini barındıramayan, onu düzgün bir yere oturtamayan bir insanın iç ya da dış dünyasındaki başka herhangi bir şeyi de hiçbir yere düzgün bir şekilde oturtamaması doğal ve olağan kabul edilebilir. Bazen bunaltı, bazen sıkıntı, bazen de ıstırap diye adlandırmıştır, öznenin kalbini bütün kalpsizliğiyle sıvarken öznenin eline bulaşan bu rahatsızlığı!. Bu nedenle de; “İçimize işlemiş olan bir bunaltı vardır ki bizim için bilimin ve önsezinin yerini tutar” der. Bu öyle bir bunaltıdır ki, varlığımızın artık onu özümsediğini, onsuz yapamamak bir yana ondan ötede bir o olduğumuzu ve onu ondan daha iyi bilmemiz dolayısıyla anbean güçlendiğini ve tamamen kabul edilebilir bir hal aldığını öne sürer. Her düşünce bir tebessümün yıkıntısını andırmalıdır” derken, o peltek konuşmacının dilinden dökülen kelimelerle birlikte bir korku yaşadığını ama bu korkunun onu konuşmaktan alıkoyamayacağını da belirtir. Çünkü korkunun burçları da korkutulan kişinin surlarıyla birlikte yıkılacaktır. Bu gerçeklik; yani Cioran’ın insanı tam da belirsizliklerle örülü kuşku dolu bir alanda kendi kuşkulu hakikatine doğru götürmesi, öylesi dehşetengiz bir manzara serer ki gözlerimizin önüne; “Ötekileri bizden daha mutlu olmalarından dolayı cezalandırmak için onlara bunaltılarımızı aşılarız – daha iyisi olmadığından. Zira acılarımız ne yazık ki (!) bulaşıcı değildir” aforizmasının da ifade ettiği gibi, kendimizin dışında başka her şeyle olan ilişkimizin kökenine de o acıyı koyarız biz.

Ne var ki bu acı, kendi mutluluğunun acısı ya da kendi acısının mutluluğu için yetmemektedir, hiçbir mutluluğun ya da mutsuzluğun. İşte bu ikisinin ortasında bir yerde Cioran’ı aramaya bir kere çıktıysak biz, bir bilinmezlik yahut belirsizlik duygusunun izini süre süre, kendi küçük fırtınamızda, birer kar tanesi olduğumuzu fark ederiz sadece kendimizin saçlarına düşen. Ve hiç şüphesiz, bir Burukluk, yerleşir içimize, içimiz olur.

Devamını görmek için bkz.

Haldun Bayrı, "Çevirmen sözlüksüz kalınca: Bir 'Unsurlara Dönüş'hikâyesi, Duvar Dergisi, Temmuz-Ağustos 2014

Cioran’ın adını ilk kez 1980 sonbaharında, Galatasaray Lisesi’ndeki felsefe hocam Olivier Abel’den duymuştum. Bana ve benim gibi 12 Eylül şokunu yaşayan Stalinci arkadaşlarıma hararetle Tarih ve Ütopya’daki “Rusya ve Özgürlük Virüsü” yazısını okumamızı tavsiye ettiğini hatırlıyorum. O zamanki fransızcamla okumuş, pek bir şey anlamamış, o günlerin işkence ve cenaze ortamında onun o herşeyi tiye alan tavrına da sinir olmuştum. Kapağı Batı’ya atan, üstelik bir de küstahlaşan her Doğu Bloku vatandaşı gibi, onu da horgörmüştüm.

Yıllar geçti, Çürümenin Kitabı başucu kitaplarımdan biri haline geldi; Cioran’ın diğer kitaplarının da çoğunu okumuştum artık.

1989’da askerliğimi bitirdikten sonra, şöyle bir hava değişimi için arkadaşım Panayotis Kanellakis’in Eğriboz adası Drogari mevkiindeki evine gittim ve orada üç-dört ay kaldım. En yakın köye altı kilometre uzaklıkta, eğimli bir arazide denize bir kilometre yukarıdan bakan, kıyıya indiğinizde dalgaların dövdüğü kayalar ve bir deniz mağarası olan sihirli bir yerdi. Arada Atina’dan gelen arkadaşlar da yoksa, bu ıssız mekânda (iki oda ve büyük bir incir ağacı altında denize nazır kocaman bir ağaç masa) yalnız yaşıyordum. Onların getirdiği köy ekmeği on-on beş gün dayanıyordu; balık tutuyor (kıyıdan ispari, kupez; kayalıktan pavurya), gördüğüm tek insan olan yarı-deli Çoban Kostas’ın getirdiği peynir, ot ve sebzelerle kendime mükellef sofralar kuruyordum.

Çürümenin Kitabı’ndaki “Unsurlara Dönüş” yazısı, bir de “Cesaret ve Korkunun Zararları” yazısı, dönüp dönüp okuduğum, evde fransızcadan fransızcaya bir sözlük (Petit Larousse) dışında hiçbir kaynak olmadığı için de çevirmeye bir türlü yeltenemediğim yoldaşlarımdı. Bir fikir vermek için “Unsurlara Dönüş”ün ilk birkaç cümlesi:

“Sokrates-öncesi düşünürlerden beri felsefe hiçbir ilerleme katetmeseydi, şikâyet edilecek bir durum olmazdı bu. Derme çatma kavramlar yığınından bezmiş olan bizler, hayatımızın hâlâ o düşünürlerin dünyayı üzerine kurdukları unsurlar içinde çalkalandığının; bizi koşullandıran şeylerin toprak, su, ateş ve hava olduğunun; geçtiğimiz badirelerin çerçevesini ve ıstıraplarımızın ilkesini bu başlangıç fiziğinin ortaya koyduğunun farkına varırız sonunda. Bu birkaç temel veriyi karmaşıklaştırmış olduğumuzdan –teorilerin dekor ve yapılarıyla büyülenmiş bir halde– Kader anlayışını kaybetmişizdir; oysa Kader değişmemiş, dünyanın ilk günlerindekiyle aynı kalmıştır. Özüne indirgenen varoluşumuz, her zamanki unsurlara karşı bir çarpışma olmaya devam etmektedir; bilgimizin hiçbir şekilde yumuşatamadığı bir çarpışma... ” (s.52).

Ben de o unsurlar içindeydim. Şu metinle çarpışmamı yumuşatacak bir sözlük de yoktu. Ama adam da zaten hiçbir şeyi yumuşatmak istemiyordu. Bilmediğim kelimelerin fransızca açıklamalarına ya da eşanlamlılarına bakarak türkçelerini tahmin etme oyunu oynamaya başladım. Kısa da olduğu için, bir süre sonra elimde artık türkçe bir metin vardı. Üstelik tekrar tekrar okuduğumdan (vakit o kadar boldu ki), –o sıra çok hoşuma giden bir benzetmeye başvurursam– her yeni okuma, biteviye gelişleriyle kıyıdaki çakıltaşlarını düzeltip kayganlaştıran dalgalardan biri gibiydi.

O birkaç ayda, demin zikrettiğim iki metni ve üç-dört başka metni bu şekilde çevirdim. Atina’dan gelen bir kız arkadaşımın bıraktığı kocaman (devasa) bir muhasebe defterini de kendi sözlüğüm haline getirmiştim (anlamışsınızdır, tutarlı bir çeviri olsun istiyordum!).

Sonra İstanbul’a döndüm ve asıl ilginç çarpışmayı o zaman yaşadım: Elimdeki metnin, yokluğunu çektiğim sözlüğün icazetiyle çevirmiş olsam hiçbir zaman bu hali alamayacağı dank etti kafama. Bugüne kadar sözlüklere tuhaf bir güven duymuştum demek ki. Sözlüklerin prangalarından kurtulmadan yeni bir şey üretmek bu kadar mı zordu? Ne demiş bir bakayım diye baktığımda bile, sanki muhayyilem bir cendereye giriyordu. Bunu anlamam için böyle bir mahrumiyet gerekiyormuş demek ki. Ama o zamandan beri, bir metni çevirmeye çalıştığımda, önce bendeki ilk çağrışımlarıyla türkçesini doğru bir sözdizimi (sentaks) içinde yazmaya çalışıyorum (yalan-yanlış). Hatta diyebilirim ki, anlamını bilmediğimiz sözcüklerle dolu bir cümlenin sadece sözdizimini tasarlamak (çünkü o başka bir mantığın ürünü), sonraki işleri tuhaf bir şekilde kolaylaştırıyor. Sonra sözlüğe (daha doğrusu, sözlüklere) bakıyorum (bildiklerime bile... abartılı bir güvenin bu işte yeri olmamalı... kaldı ki hafızasını kaybetmenin ne olduğunu bilen biriyim... unuttuğumuz bir şey her zaman olabilir... kuru güvene yer yok). Redaktörlük yaptığım zaman da farkettiğim bir şeydi bu: Sözdizimi düzgün çatılmış bir cümlede iş sadece kelimelerin türkçedeki karşılıklarını ya da en yakın anlamlarını yerleştirmeye kalıyordu. Pek eğlenme fırsatı bulamayan redaktör için bu eğlenceli bile olabiliyordu.

12 Eylül’den sonra ikinci kaza: 1991 yılının Aralık ayında bir trafik kazası geçirdim ve kısa bir süreliğine (1 ay, ama ne olduğunu anlamak için kâfi) hafıza kaybına uğradım. Metis Yayınları’ndaki işimi hakkıyla yerine getirememeye başlamıştım. Behramkale’de bir evi olan arkadaşım Sedat Abayoğlu’nun önerisi üzerine, kışı geçirmek ve kafamı toparlamak için köye gittim. Oradaki gezintilerim, soğukla didişmelerim vs. arasında Cioran’ın Burukluk adlı kitabını çevirmeye başladım. Tuhaf şey, o muhasebe defterindeki karşılıklar çok işime yarıyordu. Onları bilgisayara geçirmeye başladım (her çevirmenin gönlünde kendi sözlüğünü yazmak yatmaz mı?). Cioran’ın Burukluk adıyla yayımlanan Syllogismes de l’amertume (kelimesi kelimesine “Burukluk Kıyasları”) çevirisinde sözlüğüm iki bin kelimeyi geçmişti. Bu arada hâlâ Çürümenin Kitabı’nın çevirisi devam ediyordu. Fakat nedense bittikten sonra bile bu kitapla bir türlü helalleşemiyordum, yani dalgaların biteviye gelişi sürüyordu. Bu kitabı yayınevine vermeden, kendim de anlamadığım bir nedenle Tarih ve Ütopya’ya giriştim ve sular seller gibi çevirerek bitirdim. Burukluk Eylül 1993’te çıkmıştı, Tarih ve Ütopya Haziran 1999’da basıldı, Çürümenin Kitabı da Ocak 2000’de çıktı.

Acentelere dönüşen çevirmenlerden hazzetmediğim için Cioran’la vedalaşmak gerektiğini düşünüyordum ki, Fransızca’da Entretiens başlığıyla yayımlanan söyleşilerini okudum. Zaten konuşma diline bir düşkünlüğüm vardır, diyalog çevirmekten ve tekrar tekrar bu konuşmaları yazmaktan zevk alırım (bkz. bu işi abarttığım Leo Malet çevirilerim). Bir de konuşan Cioran olunca (hoşsohbetliğine ve mizahına meftunum) dayanamadım, son olarak da onu çevirdim. Ezeli Mağlup başlığıyla 2007’de yayımlandı.

Cioran’ın bu söyleşi kitabındaki son sözleriyle bitireyim: “(...) Ama yine de sizi bir şey yapmaya iten o esrarengiz canlılık vardır. Belki de aslında hayat budur: Büyük laflar etmek istemiyorum ama, inanmadan benimsediğimiz şeyler yaparız — evet, hemen hemen bu...”

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.