Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-266-6
13x19.5 cm, 168 s.
Liste fiyatı: 17,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Emil Michel Cioran diğer kitapları
Tarih ve Ütopya, 1999
Burukluk, 2011
Ezeli Mağlup, 2012
Var Olma Eğilimi, 2016
Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Çürümenin Kitabı
Özgün adı: Precis de Decomposition
Çeviri: Haldun Bayrı
Yayına Hazırlayan: İ. Kaya Şahin
Kapak Resmi: Michael Mathias Prechtl
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2000
3. Basım: Eylül 2012

"Nerede tükettin ömrünü? Bir hareketin hatırası, bir tutkunun işareti, bir maceranın parıltısı, güzel ve firari bir cinnet – geçmişinde bunların hiçbiri yok; hiçbir sayıklama senin ismini taşımıyor, seni hiçbir zaaf onurlandırmıyor. İz bırakmadan kayıp gittin; senin rüyan neydi peki?

"Kökeninde aldatıcı ve yıkıma mahkûm olmayan hiçbir 'yeni' hayat görmedim şimdiye kadar. Her insanın zaman içinde ilerleyip bunaltılı bir geviş getirmeyle kendini tecrit ettiğini, yenilenme niyetine de ümitlerinin beklenmedik yüz buruşturmasıyla karşılaşıp kendi içine düştüğünü gördüm." – E. M. Cioran

İÇİNDEKİLER
Çürümenin Kitabı
Tesadüfî Düşünür
Gerilemenin Çehreleri
Azizlik ve Mutlağın Yüz Buruşturmaları
Bilginin Dekoru
El Etek Çekme
OKUMA PARÇASI

"Fanatizmin Şeceresi", s. 7-10

Aslında her fikir yansızdır, ya da öyle olmalıdır; ama insan onu canlandırır, alevlerini ve cinnetlerini yansıtır ona; saflığını yitirmiş, inanca dönüştürülmüş fikir, zaman içindeki yerini alır, bir olay çehresine bürünür: Mantıktan sara hastalığına geçiş tamamlanmış olur... İdeolojiler, doktrinler ve kanlı şakalar böyle doğar.

İçgüdüsel olarak putlara taptığımızdan, düşlerimizin ve çıkarlarımızın nesnelerini kayıtsız şartsız şeyler haline getiririz. Tarih, bir Sahte Mutlaklar Geçidi'nden, bahaneler adına dikilmiş bir tapınaklar dizisinden, zihnin Gayri Muhtemel önünde küçülmesinden ibarettir. Dinden uzaklaştığında bile insan dine tâbi kalır; bütün çabasıyla tanrı benzerleri yaratır, sonra da benimser bunları ateşlilikle: İçindeki kurgu ihtiyacı, mitoloji ihtiyacı, apaçık gerçeğin ve gülünçlüğün üstesinden gelir. Bütün cinayetlerinin sorumluluğu tapma gücündedir: Bir tanrıyı yakışıksızca seven kişi, başkalarını da onu sevmeye zorlar, buna razı olmazlarsa onları yok etmeye de hazırdır. Hiçbir hoşgörüsüzlük, ideolojik taviz vermezlik veya din yayıcılığı yoktur ki, şevkin hayvanî temelini açığa vurmasın. Hele insan ilgisizlik melekesi'ni bir yitirsin: Potansiyel bir katil haline gelir. Hele fikrini tanrıya dönüştürsün: Bunun sonuçları sayılamayacak kadar çoktur. Ancak bir tanrı ya da tanrı taklitleri adına insan öldürülür: Akıl Tanrıçası'nın, ulus, sınıf ya da ırk fikrinin yol açtığı aşırılıklar Engizisyon'un ya da Reform'un-kilerle akrabadır. Kanlı marifetler konusunda coşku dönemlerinin üzerine yoktur: Azize Tereza ancak yakılan insanlarla çağdaş olabilirdi, Luther de köylü katliamlarıyla... Mistik krizlerde, kurban iniltileriyle vecd iniltileri birbirine paraleldir... Darağaçları, zındanlar, hücreler, ancak bir imanın gölgesinde çoğalır – ruhu hepten sarmış olan o inanma ihtiyacının gölgesinde. Bir doğruyu, kendi doğrusunu elinde bulunduran kişinin yanında şeytan bile epey soluk kalır. Neronlar'a, Tiberiuslar'a karşı adaletsiz davranıyoruz: Ayrılıkçılık kavramını hiç de onlar icat etmemiştir: Katliamlarla kendini oyalayan, çığrından çıkmış hayalciler olmuşlardır sadece. Hakikî katiller, dinî veya siyasî düzeyde bir ortodoksluk kuranlardır; mümin ile mezhep sapkını arasında ayrım yapanlardır.

Fikirlerin birbirinin yerine geçebildiğini kabullenmemekte ısrar edilince, kan akar... Kesin kararların altından bir hançer yükselir; alevli gözler cinayet habercisidir. Hamlet'ten etkilenmiş mütereddit bir ruh asla zarara yol açmamıştır: Kötülüğün ilkesi irade gerilimindedir, huzuru yaşayamamaktadır; tıka basa ideallerle dolu, kanaatlerinin ağırlığı altında patlayan ve şüpheyle tembelliği –bütün faziletlerinden daha soylu zaafları– alaya almakla gönül eğlemiş olduğu için, mahvolduğu bir yola, tarihe, o densiz sıradanlık ve kıyamet karışımına girmiş olan bir ırkın Prometheus'vâri megalomanisindedir... Orada kesinlikler çoktur: Bunları kaldırın, özellikle de sonuçlarını kaldırın: Cenneti yeniden kurarsınız. Düşüş, bir doğrunun peşine takılma ve onu bulmuş olmaktan emin olma değilse; bir dogma için duyulan tutku, bir dogmanın içine yerleşme değilse nedir? Bundan fanatizm doğar –insana işgörür olma, peygamberlik yapma ve terör zevkini veren temel kusur–, o lirik cüzzam aracılığıyla ruhlara bulaşır, boyun eğdirir; onları ezer ya da taşkınlaştırır... Bunun elinden bir tek kuşkucular kurtulur (ya da miskinler ve estetler), çünkü hiçbir şey önermezler, çünkü –insanlığın hakikî velinimetleri olan onlar– tarafgirlikleri yok eder ve içlerindeki sayıklamayı tahlil ederler. Bir Pyrrhon'un(*) yanında, kendimi bir Aziz Paulus'un yanında olduğundan daha güvenlikte hissederim; nüktedan bir bilgeliğin, zincirinden boşanmış bir azizlikten daha yumuşak olması nedeniyle... Ateşli bir ruhta, kılık değiştirmiş bir avcı hayvan bulunur; kişi, bir peygamberin pençelerinden kolay kolay kurtulamaz... İster sema adına, ister site veya başka bahaneler adına sesini yükselttiğinde, uzaklaşın ondan: Yalnızlığınızın satiridir, onun hakikatlerinin ve taşkınlıklarının berisinde yaşamanızı affetmez; histerisini, varını yoğunu onunla paylaşmanızı ister; bunu size dayatmak ve sizi tanınmaz hale getirmek ister. Bir inanç tarafından ele geçirilip onu ötekilere iletmeye çalışmayan insan, selâmet saplantısının hayatı soluksuz bıraktığı bir yer olan yeryüzüne yabancı bir olaydır. Etrafınıza bakın: Her tarafta vaaz veren solucanlar; her kurum bir misyonu dile getirir; tapınaklar gibi belediyelerin de mutlakları vardır; yönetimin ise yönetmelikleri – maymunların kullanımına yönelik metafizik... Hepsi de bütün insanların yaşamına çare bulmaya çabalar: Dilenciler ve şifasız hastalar bile buna can atarlar: Dünya kaldırımları ve hastaneler reformcularla dolup taşar. Olay kaynağı haline gelme isteği, her birinin üzerine zihinsel bir karışıklık, ya da kişinin kendi istediği bir lânet gibi etki eder. Toplum – bir kurtarıcılar cehennemi! Diogenes'in elinde lambasıyla aradığı, ilgisiz biriydi...

Birisinin idealden, gelecekten, felsefeden içten bir şekilde söz ettiğini, emin bir ses tonuyla "biz" dediğini, "diğerleri"ni andığını duymam; kendini onların tercümanı olarak gördüğüne şahit olmam onu kendime düşman görmem için yeterlidir. Onda bir tiran müsveddesi, aşağı yukarı bir cellat görürüm; tiranlar kadar, büyük cellatlar kadar nefrete müstahaktır. Her imanın bir tür terör icra etmesindendir bu; ve bunu yerine getirenin "saflar" olması, olayı daha da ürkütücü hale getirir. Kurnazlara, düzenbazlara, zirzoplara güvenilmez; halbuki tarihteki hiçbir büyük kargaşa onlara isnat edilemezdi; hiçbir şeye inanmadıkları için ne yüreklerinize ne de artdüşüncelerinize karışırlar; sizi kendi gevşekliğinizin, ümitsizliğinizin ya da yararsızlığınızın eline bırakırlar; insanlık yaşadığı azıcık refah anlarını onlara borçludur: Fanatiklerin işkence ettiği ve "idealistler"in batırdığı halkları kurtaran onlardır. Doktrinsizdirler, sadece kaprisleri ve çıkarları vardır; ilkeli despotizmin yol açtığı yıkımlardan bin kere daha dayanılır olan uyumlu zaaflardır bunlar. Zira hayattaki bütün kötülükler bir "hayat anlayışı"ndan ileri gelir. Olgunlaşmış bir siyaset adamı, eski Sofistler'in çalışmalarını derinleştirmeli ve şan dersleri almalıdır; – bir de yolsuzluk dersleri...

Fanatik ise yolsuzluğa kapılmaz: Bir fikir uğruna öldürüyorsa, onun için pekâlâ ölebilir de; her iki durumda da, tiran veya şehit de olsa, bir canavardır. Bir inanç için acı çekmiş olandan daha tehlikeli varlık yoktur: En büyük zalimler, kafası kesilmemiş mazlumlar arasından çıkar. Acı, güç iştahını azaltmak şöyle dursun, onu azdırır; zihin de kendini bir soytarının meclisinde bir kurbanınkinden daha rahat hisseder; onu, bir fikir için ölünen gösteriden daha fazla tiksindiren hiçbir şey yoktur... Yücelik ve kan dökmeden bıkıp usandığı için, evrenle eş düzeyde bir taşra sıkıntısının; şüphenin bir olay ve ümidin bir musibet gibi görüneceği değişmezlikte bir Tarih'in hayalini kurar...

(*) Kuşkuculuk okulunun M.Ö. 365-275 yıllarında yaşamış olan kurucusu. (ç.n.) Yukarı

Devamını görmek için bkz.

"Anti-Peygamber", s. 10-11

Her insanın içinde bir peygamber uyuklar ve o uyandığında, dünyadaki kötülük biraz daha artar...

Vaaz verme çılgınlığı içimizde öylesine yer etmiştir ki, korunma içgüdüsünün bilmediği derinliklerden doğar. Her insan, kendinin bir şey önereceği ânı bekler: Ne önerdiği önemli değildir. Bir sesi vardır ya, o yeter. Ne sağır ne dilsiz olmanın bedelini pahalıya öderiz...

Çöpçüsünden züppesine kadar herkes, cinaî cömertliğinin kesesinden harcar; hepsi, mutluluk reçeteleri dağıtır; hepsi, herkesin adımlarına yön vermek ister: Ortaklaşa hayat, bundan ötürü tahammül edilmez bir hale gelir; insanın kendi hayatı daha da çekilmez olur: Başkalarının işlerine hiç karışmadığı zaman kişi kendi işleri için o kadar endişe duyar ki, kendi "benliği"ni bir dine çevirir, ya da tersten havarilik yaparak "benliği"ni yok sayar: Evrensel oyunun kurbanıyızdır...

Varoluşun veçhelerine getirilen çözüm önerilerinin bolluğu, ancak bu önerilerin nafilelikleriyle mukayese edilebilir. Tarih: İdeal imalathanesi... huyu suyu belli olmayan mitoloji, sürülerin ve yalnızların taşkınlıkları... gerçekliği olduğu haliyle tasarlamanın reddi, ölümcül kurgu açlığı...

Fiiliyatımızın kaynağı, kendimizi zamanın merkezi, nedeni ve sonucu zannetmeye bilinçsizce meyilli olmamızdadır. Reflekslerimiz ve gururumuz, teşkil ettiğimiz et ve bilinç parçasını bir gezegene dönüştürür. Eğer dünyadaki konumumuzu doğru olarak anlayabilseydik; eğer kıyaslamak, yaşamak'tan ayrılmaz olsaydı, mevcudiyetimizin ufaklığının açığa çıkması bizi ezerdi. Ama yaşamak, kendi boyutlarına karşı körleşmektir...

Bütün fiiliyatımız –soluk almaktan imparatorluklar ya da metafizik sistemler kurmaya kadar– kendi önemimiz hakkında bir yanılsamadan, bilhassa da peygamberlik içgüdüsünden çıktığına göre, kendi hükümsüzlüğünü doğru bir şekilde görmesi durumunda, işe yarar olmaya ve kendini kurtarıcı gibi göstermeye kim çalışırdı ki?

"İdeal"siz bir dünya, doktrinsiz bir can çekişme, yaşamsız bir ebediyet hasreti... Cennet... Fakat kendimizi oyalamaksızın bir saniye bile var olamazdık: İçimizdeki peygamber, bizi kendi boşluğumuzda ihya eden deli tarafımızdır.

İdeal bir şekilde zihni açık, yani ideal bir şekilde normal insan, içindeki hiçlik'ten başka hiçbir şeye tutunmamalıdır... Onu işittiğimi farzediyorum: "Amaçtan, bütün amaçlardan koparılmışım; arzularımın ve burukluklarımın sadece formüllerini muhafaza ediyorum. Sonuca bağlama eğilimine direndiğim için ruhu yendim; tıpkı hayatı da, onun içinde çözüm aramaktan dehşete kapılarak yendiğim gibi... İnsanın seyri – ne mide bulandırıcı şey! Aşk – iki tükürüğün karşılaşması... Bütün duygular mutlaklarını salgı bezlerinin sefilliğinden alırlar. Asalet varoluşun yadsınmasındadır, harap olmuş manzaralara tepeden bakan bir tebessümdedir yalnızca.


(Vaktiyle bir "benliğim" vardı; artık sadece bir nesneyim... Yalnızlığın bütün uyuşturucularını tıka basa alıyorum; dünyanın uyuşturucuları bana benliğimi unutturamayacak kadar hafiftiler. İçimdeki peygamberi öldürmüş olduğuma göre, nasıl olur da insanlar arasında hâlâ bir yerim olabilir ki?)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Senih Kavlak, "'Şirret ve Şıllık' Bağlamında Egosu Şişik Şvaykların Savaşı", Hürriyetim, 03 Şubat 2003


(...) Herkes bir şekilde kendisinin 'önemli' olduğunu sanır. Oysa, sevgili Sevgi Soysal'ın dediği gibi, 'insanlara ancak geberme hakkı' verilir. Artık 'geberme'nin de pek bir kıymeti kalmamıştır. Ha yaşamışsın ha ölmüşsün, kimse iplemez. Ölümün bu kadar kolay kol gezdiği bir ülkede, doğru dürüst ölemezsin bile; süründürürler. Adına acı çekilmiş her saçmalık yasallığa dönüşür, "Tıpkı her şehidin sonunun yasa bentlerine, takvimin yavanlıklarına ya da sokak isimlerine varması" gibi…

Cioran Çürümenin Kitabı'nda 'ateşli' birine karşı uyarıyor: Ateşli bir kafa yapısına sahip birini mi gördünüz? Emin olun ki sonunda kurbanı olursunuz. Kendi doğrularına inananlar –insanların hafızasında iz bırakan yegâne kimseler– arkalarında cesetlerle dolu bir yeryüzü bırakırlar."

Yok edici bir hırsın, şişirilmiş, şişmiş doymak bilmez egoların insanları götüreceği felaketleri sorgulamak gerekir. 'İnsanlık önüne çözümleyebileceği sorunları koyar'sa, bir araya gelip değişimi, nesnelikten kurtulup özneliği sağlayabilir.

Atmosferi bu kadar kirletilmiş bir dünyada, böylesine umutsuzluk soluyan bir ülkede herkesin ayaklarına kapanıyorum, belki kulakları ayaklarındadır diye ve sesleniyorum: "Hayvanlar, kuşlar, balıklar da doyurmaz sizi/ İlle de insan yiyeceksiniz."

Vazgeçin bundan!

Devamını görmek için bkz.

Sırma Köksal, “Tanrıyla yüzleşen edebiyat”, Radikal Kitap , 8 Ekim 2004

Karamazov Kardeşler'de, Alyoşa'nın çok sevdiği Zosima Dede, Dimitri Karamazov ile babası arasında süren ve sonu felaketle gelecek olan çekişmenin barışla çözülmesine yardımcı olmak ister ve konuyla ilişkisi olanları küçük odasında ağırlar. Burada yapılan konuşmalar sırasında kafası kuşkularla dolu olan idealist İvan Karamazov'u eskiden tanıdığı bir doktora benzettiğini söyler ve anlatır. "Yaşını başını almış, zeki olduğundan kimsenin kuşku edemeyeceği bir adamdı. Sizin gibi o da içten konuşuyordu ya, şaka eder, ama acı acı şaka eder gibi bir tavrı vardı. 'İnsanları seviyorum ama kendi kendime şaşıyorum da, diyordu: İnsanlığa olan sevgim arttığı ölçüde kişilere olan sevgim azalıyor. İnsanlığa hizmet yolunda büyük işler başarmayı düşlüyorum sık sık, gerçekten de insanların mutluluğu uğruna çarmıha gerilmeye bile giderim belki, ama öte yandan bir insanla aynı odada iki gün yalnız kalmaya dayanamam, bunu deneyimlerimden biliyorum. Bana yakın olunca kişiliği onurumu eziyor, özgürlüğümü kısıtlıyor... Gelgelelim, kişilerden nefret ettiğim ölçüde insanlığa olan sevgim artıyor."

Bu küçük alıntı insan davranışına ilişkin çok önemli bir ipucunu ele verir. İçimizde insanlığın bir hamlede kopartılabilecek tek kafası olmadığına esef eden 'Caligula'lardan çok, içi sevgi dolu despotlar barındırırız. İnsanlar için çarmıha gerilmeye, ölüme gitmeye hazır hissederiz çoğu zaman kendimizi ama, sözgelimi yukarıdaki alıntıdaki doktor gibi, birinin yemeğini yavaş yemesine ya da nezle olmasına tahammülümüz yoktur. Özellikle insanlar, insanlar için kurduğumuz düşlerin en önde gelen engelidir. Hiçbir zaman tam istediğimiz gibi olmamaları bir yana, mutsuz olmaları, acı çekiyor olmaları da sinirimizi bozar. Zosima Dede tarafından bu doktora benzetilen İvan Karamazov da romanın ilerki bölümlerinden birinde Alyoşa'ya insanlar ve hayat hakkındaki düşündüklerini anlatırken, insanların çektiği acıları sıralar uzun uzun. Özellikle de çocuklara uygulanan vahşetin haberlerini toplamaktadır İvan. Romanın özellikle bu bölümü insanlardan nefret etmek için yeteri kadar malzeme taşır. Ama aynı oranda insanları sevdirecek malzeme de taşır. Acı verene öfke duyar, acı çekene yardım etmek, onun intikamını almak, en azından acısını telafi etmek isteriz. Ama yalnızca acı çektirdiği için değil, çektiği acıyla sırtımıza yüklediği yük nedeniyle de düşman kesiliriz insana. Onu yüceltirken soyutlar, gerçeklerle yüzleştiğimizde somuta indirgeriz. Somut gerçekler, ideallerimize uymayanlar onurumuzu ezer, özgürlüğümüzü kısıtlar. İnsanlığı sevdikçe insanlardan nefret etmek böyle bir duygudur. Bir yanıyla soyludur da: Yardım etmek, kurtarmak ister.

İşte böyle zamanlarda, Cioran'ın karanlık kehaneti gerçekleşir: "Her insanın içinde bir peygamber uyuklar ve o uyandığında, dünyadaki kötülük biraz daha artar." Yine aynı kitaba, 'Çürümenin Kitabı'na Cioran şöyle başlar: "Aslında her fikir yansızdır, ya da öyle olmalıdır; ama insan onu canlandırır, alevlerini ve cinnetlerini yansıtır ona; saflığını yitirmiş. İnanca dönüştürülmüş fikir, zaman içindeki yerini alır, bir olay çehresine bürünür: Mantıktan sara hastalığına geçiş tamamlanmış olur... İdeolojiler, doktrinler ve kanlı şakalar böyle doğar."

Tedirgin ruhlar

Aslında kötülük artmaz, yinelenir, her uyanan peygamber bir diğerini uyandırır. Kendini çarmıha gerilmeye hazır hisseden insan, çarmıha germe hakkını da görür kendinde ama çarmıhı o yaratmamıştır, çarmıhı bir kez daha kurmuştur. Cioran, en büyük katillerin kafası kesilmemiş mazlumlardan çıktığını söyler ama belki de kafası kesilmiş mazlumlar adına hareket eden ya da ettiğini ileri sürenlerdir en büyük katiller, kesilen kafaları çoğaltmaktan başka işe de yaramazlar. Ta ki, ideallerindeki tek kafa sonsuzlukta ışıl ışıl parlayana dek! İşte o kafanın uğruna, yani insanlık denen o soyut kavram adına kurban edilir insanlar. Mazlumların öcü alınır, öç alanlar cezalandırılır, daha aydınlık bir dünya yaratılmak için elbirliğiyle çalışılır... İnsanlık kurtarılmaya çalışıldıkça insanlar ölür.

'Karamazov Kardeşler'in sonunda İvan bir peygambere dönüşmez, kuşkularıyla başedemez ve sonunda hastalanır. Evet, hayat acı verir, insan insanları hem bir yük gibi sırtında hem de bir özlem gibi içinde taşır. Kuşkular ve tereddütler yorar, incitir, hatta hasta eder. Ama büyük katliamlar böyle insanların eseri değildir. Katliamlar, kendi doğrusuna inananların işidir; her ne pahasına olursa olsun, içindeki acı çeken isyankarla yüzleşmeyi sürdürenlerin değil, peygamberini uyandıranların.

Dostoyevski de, Cioran da tanrıyla yüzleşmeye çalışırlar. Dostoyevski onu sevmeyi, Cioran reddetmeyi dener. Dostoyevski mistisizmle beslenen bir insan sevgisinde, Cioran ise kayıtsızlıkta huzuru ararlar. Ama her ikisi de insanın kaderi karşısında duydukları acıyı koyarlar önümüze, bizi de yüzleşmeye çağırırlar. Farklı biçimlerde birer tedirgindir ikisi de, sonsuza dek de tedirgin kalırlar. Onun için de insana iyi gelirler. Tedirgin kalmak sanıldığı kadar berbat bir şey değildir, en azından cinayetten acı duymak, cinayete bulaşmaktan daha iyidir.

Devamını görmek için bkz.

Asiye Koray Bendon, “Çürümüşlüğün kitabı”, okuryatar.com, Mayıs 2011

Hani bazı yazarlar vardır… Kendileri, hayatları zaten bir roman gibidir ve kişilikleri hakkında kırık dökük edindiğiniz, rastladığınız kimi bilgiler ilginizi çeker.

Ne yazdıklarını bilmek istersiniz. Neyi nasıl düşündüklerini, neyi nasıl hissettiklerini ve nasıl dile getirdiklerini merak edersiniz.

Kitaplarını Fransızca yazan, Rumen deneme yazarı ve ahlakçı Emil Michel Cioran da onlardan biri. Ama bana son üç–dört yıldır çeşitli vesilelerle kendini sürekli hatırlattığı için, raftan yeniden yeniden alıp okuduğum bir kitabı var. Aslında birileri sürekli onun satırlarında kendini tanımlamış oluyor da o yüzden Cioran’ın Çürümenin Kitabı neredeyse başucu kitabıma dönüştü…

“Bir tanrıyı yakışıksızca seven kişi, başkalarını da onu sevmeye zorlar,” diyor daha ilk satırlarında… “Buna razı olmazlarsa onları yok etmeye de hazırdır.”

Son yıllarda hemen her gün, televizyonda kıpkırmızı bir suratla bağıran bir takım adamları gördüğümde, ileri geri verdikleri demeçleri duyduğumda, ayaküstü aldıkları kararları öğrendiğimde ‘’çürümüşlüğün” kokusu sarıyor ortalığı. Ve tabii o çürümüşlük üçüncü sayfa haberlerinde de kendini bütün çıplaklığı ile gösteriyor.

Tanrıyı yakışıksızca sevmek… Sevmeyi bilmeyenler, Tanrı da dahil her şeyi yakışıksızca seviyorlar. Sevmenin bile yakışık alır bir hali olması gerekiyor gerçekten. O yüzden din kitaplarının çoğu ibadetin ve iyiliğin gizli yapılmasını öngörmüş olabilir mi mesela. Aksırıncıya tıksırıncaya kadar ağlaya zırlaya, bağıra çağıra görüşlerini, inançlarını empoze etmeleri de bu yakışıksızlığın bir göstergesi olmuyor mu? Hiç hakları olmadığı halde başkalarının bedenlerine musallat olanlar, başkalarının saçı başı ve hatta ne içip ne içmediği hakkında tasarrufa kalkışanların böyle yakışıksız bir duruşu olmuyor mu?

“Hiçbir hoşgörüsüzlük, ideolojik taviz vermezlik veya din yayıcılığı yoktur ki, şevkin hayvani temelini açığa vurmasın” diyor Cioran. Neronlara, Tiberiuslara karşı adaletsiz davrandığımızı söylüyor sonra. “Ayrılıkçılık kavramını hiç de onlar icat etmemiştir…” diyor ve ekliyor: “Hakiki katiller, dini ve siyasi düzeyde bir Ortodoksluk kuranlardır.”

Cioran, kötülüğün bu insanların Prometheusvari megalomanisinde olduğunu öyle çarpıcı anlatır ki, kanınızı dondurur. “Hayattaki bütün kötülükler bir hayat anlayışından ileri gelir,” derken haksız diyebilir miyiz?

Fanatikleri anlatırken bir fikir uğruna öldürenlerin, o fikir için pekâlâ ölebileceklerine de dikkat çekiyor ve her iki durumda da onların bir canavar olduklarını gözümüze sokuyor. “Bir inanç için acı çekmiş olandan daha tehlikeli varlık yoktur: En büyük zalimler, kafası kesilmemiş mazlumlar arasından çıkar” derken, haksız mıdır!

Bütün bu tartışmalarla huzuru arayan bir yazardır Cioran; kayıtsızlıkta huzuru bulabileceğini düşünür. Müthiş bir karamsarlıkla, insanın kaderi karşısındaki çaresizliğini ve acıyı hatırlatır durmadan. Ama tedirginlikle yaptığı bir çağrı da vardır: Yüzleşmek.

Yüzleştiğimizde neyle karşılaşacağımızı da söyler sonunda: “İnsan olma alışkanlığını kaybettiğimizi.”

Devamını görmek için bkz.

Haldun Bayrı, "Çevirmen sözlüksüz kalınca: Bir 'Unsurlara Dönüş'hikâyesi, Duvar Dergisi, Temmuz-Ağustos 2014

Cioran’ın adını ilk kez 1980 sonbaharında, Galatasaray Lisesi’ndeki felsefe hocam Olivier Abel’den duymuştum. Bana ve benim gibi 12 Eylül şokunu yaşayan Stalinci arkadaşlarıma hararetle Tarih ve Ütopya’daki “Rusya ve Özgürlük Virüsü” yazısını okumamızı tavsiye ettiğini hatırlıyorum. O zamanki fransızcamla okumuş, pek bir şey anlamamış, o günlerin işkence ve cenaze ortamında onun o herşeyi tiye alan tavrına da sinir olmuştum. Kapağı Batı’ya atan, üstelik bir de küstahlaşan her Doğu Bloku vatandaşı gibi, onu da horgörmüştüm.

Yıllar geçti, Çürümenin Kitabı başucu kitaplarımdan biri haline geldi; Cioran’ın diğer kitaplarının da çoğunu okumuştum artık.

1989’da askerliğimi bitirdikten sonra, şöyle bir hava değişimi için arkadaşım Panayotis Kanellakis’in Eğriboz adası Drogari mevkiindeki evine gittim ve orada üç-dört ay kaldım. En yakın köye altı kilometre uzaklıkta, eğimli bir arazide denize bir kilometre yukarıdan bakan, kıyıya indiğinizde dalgaların dövdüğü kayalar ve bir deniz mağarası olan sihirli bir yerdi. Arada Atina’dan gelen arkadaşlar da yoksa, bu ıssız mekânda (iki oda ve büyük bir incir ağacı altında denize nazır kocaman bir ağaç masa) yalnız yaşıyordum. Onların getirdiği köy ekmeği on-on beş gün dayanıyordu; balık tutuyor (kıyıdan ispari, kupez; kayalıktan pavurya), gördüğüm tek insan olan yarı-deli Çoban Kostas’ın getirdiği peynir, ot ve sebzelerle kendime mükellef sofralar kuruyordum.

Çürümenin Kitabı’ndaki “Unsurlara Dönüş” yazısı, bir de “Cesaret ve Korkunun Zararları” yazısı, dönüp dönüp okuduğum, evde fransızcadan fransızcaya bir sözlük (Petit Larousse) dışında hiçbir kaynak olmadığı için de çevirmeye bir türlü yeltenemediğim yoldaşlarımdı. Bir fikir vermek için “Unsurlara Dönüş”ün ilk birkaç cümlesi:

“Sokrates-öncesi düşünürlerden beri felsefe hiçbir ilerleme katetmeseydi, şikâyet edilecek bir durum olmazdı bu. Derme çatma kavramlar yığınından bezmiş olan bizler, hayatımızın hâlâ o düşünürlerin dünyayı üzerine kurdukları unsurlar içinde çalkalandığının; bizi koşullandıran şeylerin toprak, su, ateş ve hava olduğunun; geçtiğimiz badirelerin çerçevesini ve ıstıraplarımızın ilkesini bu başlangıç fiziğinin ortaya koyduğunun farkına varırız sonunda. Bu birkaç temel veriyi karmaşıklaştırmış olduğumuzdan –teorilerin dekor ve yapılarıyla büyülenmiş bir halde– Kader anlayışını kaybetmişizdir; oysa Kader değişmemiş, dünyanın ilk günlerindekiyle aynı kalmıştır. Özüne indirgenen varoluşumuz, her zamanki unsurlara karşı bir çarpışma olmaya devam etmektedir; bilgimizin hiçbir şekilde yumuşatamadığı bir çarpışma... ” (s.52).

Ben de o unsurlar içindeydim. Şu metinle çarpışmamı yumuşatacak bir sözlük de yoktu. Ama adam da zaten hiçbir şeyi yumuşatmak istemiyordu. Bilmediğim kelimelerin fransızca açıklamalarına ya da eşanlamlılarına bakarak türkçelerini tahmin etme oyunu oynamaya başladım. Kısa da olduğu için, bir süre sonra elimde artık türkçe bir metin vardı. Üstelik tekrar tekrar okuduğumdan (vakit o kadar boldu ki), –o sıra çok hoşuma giden bir benzetmeye başvurursam– her yeni okuma, biteviye gelişleriyle kıyıdaki çakıltaşlarını düzeltip kayganlaştıran dalgalardan biri gibiydi.

O birkaç ayda, demin zikrettiğim iki metni ve üç-dört başka metni bu şekilde çevirdim. Atina’dan gelen bir kız arkadaşımın bıraktığı kocaman (devasa) bir muhasebe defterini de kendi sözlüğüm haline getirmiştim (anlamışsınızdır, tutarlı bir çeviri olsun istiyordum!).

Sonra İstanbul’a döndüm ve asıl ilginç çarpışmayı o zaman yaşadım: Elimdeki metnin, yokluğunu çektiğim sözlüğün icazetiyle çevirmiş olsam hiçbir zaman bu hali alamayacağı dank etti kafama. Bugüne kadar sözlüklere tuhaf bir güven duymuştum demek ki. Sözlüklerin prangalarından kurtulmadan yeni bir şey üretmek bu kadar mı zordu? Ne demiş bir bakayım diye baktığımda bile, sanki muhayyilem bir cendereye giriyordu. Bunu anlamam için böyle bir mahrumiyet gerekiyormuş demek ki. Ama o zamandan beri, bir metni çevirmeye çalıştığımda, önce bendeki ilk çağrışımlarıyla türkçesini doğru bir sözdizimi (sentaks) içinde yazmaya çalışıyorum (yalan-yanlış). Hatta diyebilirim ki, anlamını bilmediğimiz sözcüklerle dolu bir cümlenin sadece sözdizimini tasarlamak (çünkü o başka bir mantığın ürünü), sonraki işleri tuhaf bir şekilde kolaylaştırıyor. Sonra sözlüğe (daha doğrusu, sözlüklere) bakıyorum (bildiklerime bile... abartılı bir güvenin bu işte yeri olmamalı... kaldı ki hafızasını kaybetmenin ne olduğunu bilen biriyim... unuttuğumuz bir şey her zaman olabilir... kuru güvene yer yok). Redaktörlük yaptığım zaman da farkettiğim bir şeydi bu: Sözdizimi düzgün çatılmış bir cümlede iş sadece kelimelerin türkçedeki karşılıklarını ya da en yakın anlamlarını yerleştirmeye kalıyordu. Pek eğlenme fırsatı bulamayan redaktör için bu eğlenceli bile olabiliyordu.

12 Eylül’den sonra ikinci kaza: 1991 yılının Aralık ayında bir trafik kazası geçirdim ve kısa bir süreliğine (1 ay, ama ne olduğunu anlamak için kâfi) hafıza kaybına uğradım. Metis Yayınları’ndaki işimi hakkıyla yerine getirememeye başlamıştım. Behramkale’de bir evi olan arkadaşım Sedat Abayoğlu’nun önerisi üzerine, kışı geçirmek ve kafamı toparlamak için köye gittim. Oradaki gezintilerim, soğukla didişmelerim vs. arasında Cioran’ın Burukluk adlı kitabını çevirmeye başladım. Tuhaf şey, o muhasebe defterindeki karşılıklar çok işime yarıyordu. Onları bilgisayara geçirmeye başladım (her çevirmenin gönlünde kendi sözlüğünü yazmak yatmaz mı?). Cioran’ın Burukluk adıyla yayımlanan Syllogismes de l’amertume (kelimesi kelimesine “Burukluk Kıyasları”) çevirisinde sözlüğüm iki bin kelimeyi geçmişti. Bu arada hâlâ Çürümenin Kitabı’nın çevirisi devam ediyordu. Fakat nedense bittikten sonra bile bu kitapla bir türlü helalleşemiyordum, yani dalgaların biteviye gelişi sürüyordu. Bu kitabı yayınevine vermeden, kendim de anlamadığım bir nedenle Tarih ve Ütopya’ya giriştim ve sular seller gibi çevirerek bitirdim. Burukluk Eylül 1993’te çıkmıştı, Tarih ve Ütopya Haziran 1999’da basıldı, Çürümenin Kitabı da Ocak 2000’de çıktı.

Acentelere dönüşen çevirmenlerden hazzetmediğim için Cioran’la vedalaşmak gerektiğini düşünüyordum ki, Fransızca’da Entretiens başlığıyla yayımlanan söyleşilerini okudum. Zaten konuşma diline bir düşkünlüğüm vardır, diyalog çevirmekten ve tekrar tekrar bu konuşmaları yazmaktan zevk alırım (bkz. bu işi abarttığım Leo Malet çevirilerim). Bir de konuşan Cioran olunca (hoşsohbetliğine ve mizahına meftunum) dayanamadım, son olarak da onu çevirdim. Ezeli Mağlup başlığıyla 2007’de yayımlandı.

Cioran’ın bu söyleşi kitabındaki son sözleriyle bitireyim: “(...) Ama yine de sizi bir şey yapmaya iten o esrarengiz canlılık vardır. Belki de aslında hayat budur: Büyük laflar etmek istemiyorum ama, inanmadan benimsediğimiz şeyler yaparız — evet, hemen hemen bu...”

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.