Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-248-2
13x19.5 cm, 120 s.
Liste fiyatı: 14,00 TL
İndirimli fiyatı: 11,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Emil Michel Cioran diğer kitapları
Çürümenin Kitabı, 2000
Burukluk, 2011
Ezeli Mağlup, 2012
Var Olma Eğilimi, 2016
Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Tarih ve Ütopya
Özgün adı: Histoire et utopie
Çeviri: Haldun Bayrı
Yayına Hazırlayan: İ. Kaya Şahin
Kapak Fotoğrafı: Albrecht Dürer
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 1999
4. Basım: Şubat 2016

Cioran'a göre tarih, birtakım atlıların (ya da zırhlıların) halkları çiğneyerek ilerlemesinden ibaret... Mutluluk fikrinin tarihte oynadığı rolü ele alan Cioran, ütopyaların çıkış zeminini ve gitgide insandan uzaklaşmalarını kendine has, müstehzi üslûbuyla dile getiriyor.

Geçmişte kalmış ya da gelecekte kurulacak bir altın çağ yerine öncesiz sonrasız şimdi'nin altını çiziyor Cioran.

İÇİNDEKİLER
I. İki Toplum Cinsi Üzerine
II. Rusya ve Özgürlük Virüsü
III. Tiranlar Okulunda
IV. Kinin Serüvenleri
V. Ütopyanın Mekanizması
VI. Altın Çağ
OKUMA PARÇASI

2. Bölüm, "Rusya ve Özgürlük Virüsü", s. 25-26

Bazen bütün ülkelerin İsviçre'ye benzemesi gerektiğini düşünüyorum; onun gibi sıhhat, yavanlık, yasalara ve insana tapınma içinde gönül eğlendirmeleri ve çökmeleri gerektiğini... Öte yandan, düşünce ve fiiliyat takıntılarıyla uğraşmayan, hummalı ve açgözlü olan, yükseliş ve başarılarına karşı değerleri ayaklar altına alarak ötekileri ve kendilerini yiyip bitirmeye daima hazır, bilgeliğe –kendinden ve herşeyden bıkkın, küf koktuğuna adeta sevinen yaşlı halkların o yarasına– ayak direyen uluslar çekiyor beni sadece.

Aynı şekilde, her ne kadar tiranlardan tiksinsem bile, yine de tarihin dokusunu onların oluşturduğunu ve onlar olmadan bir imparatorluğun ne fikrinin ne de seyrinin kavranabileceğini farkediyorum. Müthiş derecede çekilmez ve ilham dolu bir hayvanîliktedirler; en uç noktalarına itilmiş insanı, onun alçaklıklarının ve meziyetlerinin en azgın halini çağrıştırırlar. İçlerinde en büyüleyici olanını zikretmek gerekirse, Korkunç İvan, psikolojinin dört bir yanını tüketir. Cinneti de siyaseti kadar karmaşık olmuştur; hükümdarlığını ve belirli bir dereceye kadar da ülkesini bir kâbus modeline, canlı ve bitmez tükenmez bir halüsinasyon örneğine, bir Moğolistan ve Bizans karışımına dönüştürmüş; bir hanla bir Bizans hükümdarının vasıf ve kusurlarını üst üste biriktirmiş; kan dökme düşkünlüğüyle vicdan azabı arasında kararsız kalmıştı. Sırıtmalarla renklenmiş ve taçlanmış bir neşelilikteydi, cinayet tutkusu vardı. Aslında hepimiz de, var olduğumuz sürece bu tutkuya sahibizdir: Ötekilere ya da kendimize karşı suikast tutkusuna. Yalnız, bu tutku bizim içimizde doyurulmamış halde kalır; öyle ki eserlerimiz, nasıl olurlarsa olsunlar, başkasını ya da kendimizi öldüremememize bağlıdırlar. Bunu her zaman kabullenemeyiz, sakatlıklarımızın içsel mekanizmasını seve seve bilmezden geliriz. Çarların ya da Roma imparatorlarının bende saplantı haline gelmeleri, bizde örtülü kalan o sakatlıkların onlarda çırılçıplak görünmesindendir. Bize kendimizi ifşa ederler, sırlarımızı cisimleştirir ve süslerler. İçlerinde, ister istemez muazzam bir yozlaşmaya yönelip yakınlarının üzerine çullanan, onlar tarafından sevilmekten de kaygı duydukları için yakınlarına azap çektirenler geliyor aklıma. Ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, yine de mutsuzdular, zira ötekileri tir tir titretmeye doymuyorlardı. İçimizdeki kötü cinin, ideal durumun çevremizi boşaltmak olduğuna bizi ikna eden kötü cinin yansıması gibi değil midirler? Bir imparatorluk da böyle düşünceler ve böyle içgüdülerle oluşur: En değerli kusurlarımızın gizlendiği bilinç derinliklerimizin işbirliğiyle.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ali Çakmak, “Moğolların sonuncusu”, Radikal 2, 25 Haziran 2000

Uyuşukluğu, hareketsizliği yeryüzünden silmeye yemin etmiş Moğolların bir akınında, Cengiz Han'ın hemen sağındaki ufak tefek ama her tarafı sinirden kasılmış bir savaşçı dikkati çeker. Savaşanların en isteklisidir, kılıç şakırtıları ve nal sesleri onu büyülüyor, en yiğit düşmanın üstüne ilk o atılıyor, kelle uçurmak için yanıp tutuşuyor, köyü yakıp yıkacak ateş onun elinde; ama ne yazık bir türlü bitirici vuruşu yapamıyor. Ne yere devirdiği düşmanın kellesiyle buluşabiliyor kılıcı, ne de elindeki ateşi çadırlara savurabiliyor. Gerginlik onu hareketsiz kılmıştır, kanına hükmedemiyor.

Tanrı seçmiştir bu Asyalı barbarı ve onu bir de Avrupa'da görmek istemiştir: Bu kez Seine Nehri'ne bakmaktadır; küçümsediği yerleşikliği, uygarlığı nehrin öte yakasından seyrediyor. İçinde derin bir barbarlığın çağrısını taşıyor yine ama bu kez bakışları buğulu, hem tehdit ediyor uygarlığı, hem de imreniyor ona. Bu Asyalı barbar, Cioran, bu Moğolların sonuncusu, şimdi felsefe yaparak kanına hükmetmeye çalışıyor: Kanın kimyasını araştırıyor, bedenin, gergin adalelerin, vücudun salgılarının, minerallerin esrarını araştırıyor. Felsefe yapan Moğol, yine cinayet tasarılarından, dünyayı ateşe verecek çılgınlıklardan, intihar planlarından başka bir şey düşünemiyor. Ama ne yazık, bitirici vuruşu yine yapamıyor. Yine yumruklar sıkılı, adale gevşemiyor ve sinirler bozuk.

Hayvani bir hüznü vardır Cioran'ın. Kutsanan ama kullanılamayan gücün doğal bir sonucudur bu. Bu yüzden, 20'li yaşlardaki kundakçılık tasarılarını gerçekleştiremediği için 40'lı yaşlarına yaklaştığında istediği derin bir güçsüzlüktür. Kundakçılık isteği, skandal yaratma isteğine dönüşecek kadar zayıflamıştır. Skandal yaratmak ise çok iyi bilinen sınırların geri dönmek üzere ihlalinden fazla bir şey değildir genellikle. 1937'de Fransa'ya yerleşen Cioran, artık liberal sistemin sınırlarını araştırmakla yetinmektedir. Bir yandan övmektedir liberalizmi: "Son tahlilde, kendi akıbetine karşı da sizinkine karşı olduğu kadar ilgisiz." Öte yandan hayıflanmaktadır onun için: "Atılımının sonunda sadece, İtalya'dan Fransa'ya, İngiltere'den Almanya'ya kadar her yerde rastlanan şu işadamları, şu bakkallar, boş bakışlı ve körelmiş tebessümlü şu dalavereciler dışında bir şey çıkaramaması hangi lanetin sonucudur?.. Bu kadar ince ve bu kadar karmaşık bir uygarlık, şu ciğeri beş para etmezler takımıyla mı son bulmalıydı?" Yerleşmiştir artık Cioran, kendine bir vatan bulmuştur ve uykusuzluk ile intihar fikrinden beslenen liberal bir metafizik kurmuştur. Moğollarla birlikte teslim alamadığı Rus steplerini şimdi liberallerle birlikte ele geçirmek istemektedir. Artık güce değil güçsüzlüğe, kayıtsızlığa inanmaktadır ve Rusya'yı fethedecek olan da güçsüzlük ve hoşgörünün yaratıcısı liberalizm olacaktır.

Tanrı Cioran'ı seçti, ama Cioran da onu seçti. Gerçi Romanya'da, Ortodoks bir rahip baba ile ateşli ve kuşkucu bir dindar annenin oğlu olarak 'doğmuş olmanın sakıncalarından' birinin de Tanrı fikrinden hiç uzaklaşamamak olduğunu tahmin etmek pek güç sayılmaz. Ancak derinden inananların duyabileceği kadar güçlü bir kuşku duyuyordu Tanrı'ya. Üstelik ikili oynadığı için Tanrı'ya kızgındır da Cioran: Yeterli vakti olduğu halde bizi yetersiz, eksik ve asla bastıramayacağımız mutlaklık ihtiyacı ile birlikte yarattı.

Eksik olduğunu, kötülüğü içten içe arzuladığını, mutlak özgürlüğe dayanamadığını itiraf edemeyen uygar insanın trajedisi ile uğraşır Cioran. Tıpkı kendisi gibi, uygar insan da nefretini yaşayamadığı için zehirlemiştir kendini. Oysa kötülüğü, intikamı açık açık üstlenmek tuhaf bir marifettir ve "intikam tanrıçaları Erinya'ların, Jupiter de dahil olmak üzere bütün Tanrılar'dan önce var olduklarına inanılırdı."

Sanat gibi felsefenin de hınçsız yapamayacağını düşünüyordu. Cioran, ama bu hıncın kırıp dökmelerine dayanabilecek bir iskelete sahip olmanın imkânsızlığını da biliyordu. "Dünyayla tutuştuğu kavgada, filozof çoğu zaman bir sıska, bir raşitiktir; biyolojik düşüklüğünü hissettiği ve bunun acısını çektiği ölçüde sertleşir." Hugo'nun Sefiller'indeki kambur şairi hatırlatır bu: Hastalıklı, çirkin ve sıska şairden çıkmaktadır en ajitatif dizeler, en yoğun çarpışma arzusu. Hayatın kendini dışlama çabasına ondan intikam alarak, ona hakim olarak yanıt vermek istiyordur. Bu gerilim hattı hep sürer ve Cioran ne önerilerinin kendi içlerinde çözümsüzlük barındırmasından rahatsız olur, ne de birbiri içinde çelişik oluşlarından. İki ucu da kapalı bir diyalektiktir bize önerdiği ve eğer beğenmiyorsak canımız cehenneme...

Onun istediği saplantısını yaşamaktır sonuna kadar; Dostoyevski ile akrabalığı da buradan gelir. Belki Cioran'ın içini yumuşatacak, zehrini alacak olan ömrü boyunca beklediği bir soruydu; kimse sormadı: "Ya taze bahar yaprakları, aziz mezarlar, mavi gök, sevdiğin kadın?.. Nasıl yaşayacak, neyle seveceksin onları? Ruhun, kafan böyle cehennemlik olmuşken mümkün mü?"

Belki büsbütün yalnız ve çaresiz de kalmadı Cioran. Kendisiyle o kadar uğraşmasının ödülü olarak son bir jest yaptı Tanrı ona: Her şeyi unutturdu. Ömrünün son yıllarında Alzheimer'e yakalandı ve galiba artık tek istediği şey olan güçsüzlüğe kavuştu; ama gücü ne yapacağını bilemediği gibi, güçsüzlüğü nasıl karşılayacağını da bilmiyordu. Seine Nehri'nin kıyısında, pörsümüş ve boş bir şekilde "Dünyaya yeni bir sayıklama lazım" diye sayıklıyordu.

Devamını görmek için bkz.

Haldun Bayrı, "Çevirmen sözlüksüz kalınca: Bir 'Unsurlara Dönüş'hikâyesi, Duvar Dergisi, Temmuz-Ağustos 2014

Cioran’ın adını ilk kez 1980 sonbaharında, Galatasaray Lisesi’ndeki felsefe hocam Olivier Abel’den duymuştum. Bana ve benim gibi 12 Eylül şokunu yaşayan Stalinci arkadaşlarıma hararetle Tarih ve Ütopya’daki “Rusya ve Özgürlük Virüsü” yazısını okumamızı tavsiye ettiğini hatırlıyorum. O zamanki fransızcamla okumuş, pek bir şey anlamamış, o günlerin işkence ve cenaze ortamında onun o herşeyi tiye alan tavrına da sinir olmuştum. Kapağı Batı’ya atan, üstelik bir de küstahlaşan her Doğu Bloku vatandaşı gibi, onu da horgörmüştüm.

Yıllar geçti, Çürümenin Kitabı başucu kitaplarımdan biri haline geldi; Cioran’ın diğer kitaplarının da çoğunu okumuştum artık.

1989’da askerliğimi bitirdikten sonra, şöyle bir hava değişimi için arkadaşım Panayotis Kanellakis’in Eğriboz adası Drogari mevkiindeki evine gittim ve orada üç-dört ay kaldım. En yakın köye altı kilometre uzaklıkta, eğimli bir arazide denize bir kilometre yukarıdan bakan, kıyıya indiğinizde dalgaların dövdüğü kayalar ve bir deniz mağarası olan sihirli bir yerdi. Arada Atina’dan gelen arkadaşlar da yoksa, bu ıssız mekânda (iki oda ve büyük bir incir ağacı altında denize nazır kocaman bir ağaç masa) yalnız yaşıyordum. Onların getirdiği köy ekmeği on-on beş gün dayanıyordu; balık tutuyor (kıyıdan ispari, kupez; kayalıktan pavurya), gördüğüm tek insan olan yarı-deli Çoban Kostas’ın getirdiği peynir, ot ve sebzelerle kendime mükellef sofralar kuruyordum.

Çürümenin Kitabı’ndaki “Unsurlara Dönüş” yazısı, bir de “Cesaret ve Korkunun Zararları” yazısı, dönüp dönüp okuduğum, evde fransızcadan fransızcaya bir sözlük (Petit Larousse) dışında hiçbir kaynak olmadığı için de çevirmeye bir türlü yeltenemediğim yoldaşlarımdı. Bir fikir vermek için “Unsurlara Dönüş”ün ilk birkaç cümlesi:

“Sokrates-öncesi düşünürlerden beri felsefe hiçbir ilerleme katetmeseydi, şikâyet edilecek bir durum olmazdı bu. Derme çatma kavramlar yığınından bezmiş olan bizler, hayatımızın hâlâ o düşünürlerin dünyayı üzerine kurdukları unsurlar içinde çalkalandığının; bizi koşullandıran şeylerin toprak, su, ateş ve hava olduğunun; geçtiğimiz badirelerin çerçevesini ve ıstıraplarımızın ilkesini bu başlangıç fiziğinin ortaya koyduğunun farkına varırız sonunda. Bu birkaç temel veriyi karmaşıklaştırmış olduğumuzdan –teorilerin dekor ve yapılarıyla büyülenmiş bir halde– Kader anlayışını kaybetmişizdir; oysa Kader değişmemiş, dünyanın ilk günlerindekiyle aynı kalmıştır. Özüne indirgenen varoluşumuz, her zamanki unsurlara karşı bir çarpışma olmaya devam etmektedir; bilgimizin hiçbir şekilde yumuşatamadığı bir çarpışma... ” (s.52).

Ben de o unsurlar içindeydim. Şu metinle çarpışmamı yumuşatacak bir sözlük de yoktu. Ama adam da zaten hiçbir şeyi yumuşatmak istemiyordu. Bilmediğim kelimelerin fransızca açıklamalarına ya da eşanlamlılarına bakarak türkçelerini tahmin etme oyunu oynamaya başladım. Kısa da olduğu için, bir süre sonra elimde artık türkçe bir metin vardı. Üstelik tekrar tekrar okuduğumdan (vakit o kadar boldu ki), –o sıra çok hoşuma giden bir benzetmeye başvurursam– her yeni okuma, biteviye gelişleriyle kıyıdaki çakıltaşlarını düzeltip kayganlaştıran dalgalardan biri gibiydi.

O birkaç ayda, demin zikrettiğim iki metni ve üç-dört başka metni bu şekilde çevirdim. Atina’dan gelen bir kız arkadaşımın bıraktığı kocaman (devasa) bir muhasebe defterini de kendi sözlüğüm haline getirmiştim (anlamışsınızdır, tutarlı bir çeviri olsun istiyordum!).

Sonra İstanbul’a döndüm ve asıl ilginç çarpışmayı o zaman yaşadım: Elimdeki metnin, yokluğunu çektiğim sözlüğün icazetiyle çevirmiş olsam hiçbir zaman bu hali alamayacağı dank etti kafama. Bugüne kadar sözlüklere tuhaf bir güven duymuştum demek ki. Sözlüklerin prangalarından kurtulmadan yeni bir şey üretmek bu kadar mı zordu? Ne demiş bir bakayım diye baktığımda bile, sanki muhayyilem bir cendereye giriyordu. Bunu anlamam için böyle bir mahrumiyet gerekiyormuş demek ki. Ama o zamandan beri, bir metni çevirmeye çalıştığımda, önce bendeki ilk çağrışımlarıyla türkçesini doğru bir sözdizimi (sentaks) içinde yazmaya çalışıyorum (yalan-yanlış). Hatta diyebilirim ki, anlamını bilmediğimiz sözcüklerle dolu bir cümlenin sadece sözdizimini tasarlamak (çünkü o başka bir mantığın ürünü), sonraki işleri tuhaf bir şekilde kolaylaştırıyor. Sonra sözlüğe (daha doğrusu, sözlüklere) bakıyorum (bildiklerime bile... abartılı bir güvenin bu işte yeri olmamalı... kaldı ki hafızasını kaybetmenin ne olduğunu bilen biriyim... unuttuğumuz bir şey her zaman olabilir... kuru güvene yer yok). Redaktörlük yaptığım zaman da farkettiğim bir şeydi bu: Sözdizimi düzgün çatılmış bir cümlede iş sadece kelimelerin türkçedeki karşılıklarını ya da en yakın anlamlarını yerleştirmeye kalıyordu. Pek eğlenme fırsatı bulamayan redaktör için bu eğlenceli bile olabiliyordu.

12 Eylül’den sonra ikinci kaza: 1991 yılının Aralık ayında bir trafik kazası geçirdim ve kısa bir süreliğine (1 ay, ama ne olduğunu anlamak için kâfi) hafıza kaybına uğradım. Metis Yayınları’ndaki işimi hakkıyla yerine getirememeye başlamıştım. Behramkale’de bir evi olan arkadaşım Sedat Abayoğlu’nun önerisi üzerine, kışı geçirmek ve kafamı toparlamak için köye gittim. Oradaki gezintilerim, soğukla didişmelerim vs. arasında Cioran’ın Burukluk adlı kitabını çevirmeye başladım. Tuhaf şey, o muhasebe defterindeki karşılıklar çok işime yarıyordu. Onları bilgisayara geçirmeye başladım (her çevirmenin gönlünde kendi sözlüğünü yazmak yatmaz mı?). Cioran’ın Burukluk adıyla yayımlanan Syllogismes de l’amertume (kelimesi kelimesine “Burukluk Kıyasları”) çevirisinde sözlüğüm iki bin kelimeyi geçmişti. Bu arada hâlâ Çürümenin Kitabı’nın çevirisi devam ediyordu. Fakat nedense bittikten sonra bile bu kitapla bir türlü helalleşemiyordum, yani dalgaların biteviye gelişi sürüyordu. Bu kitabı yayınevine vermeden, kendim de anlamadığım bir nedenle Tarih ve Ütopya’ya giriştim ve sular seller gibi çevirerek bitirdim. Burukluk Eylül 1993’te çıkmıştı, Tarih ve Ütopya Haziran 1999’da basıldı, Çürümenin Kitabı da Ocak 2000’de çıktı.

Acentelere dönüşen çevirmenlerden hazzetmediğim için Cioran’la vedalaşmak gerektiğini düşünüyordum ki, Fransızca’da Entretiens başlığıyla yayımlanan söyleşilerini okudum. Zaten konuşma diline bir düşkünlüğüm vardır, diyalog çevirmekten ve tekrar tekrar bu konuşmaları yazmaktan zevk alırım (bkz. bu işi abarttığım Leo Malet çevirilerim). Bir de konuşan Cioran olunca (hoşsohbetliğine ve mizahına meftunum) dayanamadım, son olarak da onu çevirdim. Ezeli Mağlup başlığıyla 2007’de yayımlandı.

Cioran’ın bu söyleşi kitabındaki son sözleriyle bitireyim: “(...) Ama yine de sizi bir şey yapmaya iten o esrarengiz canlılık vardır. Belki de aslında hayat budur: Büyük laflar etmek istemiyorum ama, inanmadan benimsediğimiz şeyler yaparız — evet, hemen hemen bu...”

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.