Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-995-5
13x19.5 cm, 152 s.
Liste fiyatı: 16,50 TL
İndirimli fiyatı: 13,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Nurdan Gürbilek diğer kitapları
Vitrinde Yaşamak, 1992
Yer Değiştiren Gölge, 1995
Ev Ödevi, 1999
Kötü Çocuk Türk, 2001
Kör Ayna, Kayıp Şark, 2004
Mağdurun Dili, 2008
Benden Önce Bir Başkası, 2011
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Sessizin Payı
Denemeler
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2015
3. Basım: Kasım 2015

Kavramlara edebiyatın içinden bakan denemelerden oluşuyor Sessizin Payı. "Adalet"i Dostoyevski'nin, "vicdan"ı Tolstoy'un, "merhamet"i Orhan Kemal'in, "utanç"ı J. M. Coetzee'nin, son yılların vazgeçilmez "kutuplaşma"sını Peyami Safa'nın penceresinden okuyan denemeler. Edebiyat yapıtlarıyla "dışarısı" arasında sert geçişlerle ilerleyen, kitap sayfalarıyla şehrin sokakları, duruşma salonları, tarihin yıkıntıları arasında gidip gelen yazılar.

İki sorunun cevabını arıyor Gürbilek. Birincisi: Sessizin – henüz konuşmayanın, konuşma imkânı olmayanın, artık konuşamayacak olanın– el konulmuş payını geri alabilir mi yazı? İkincisi: Yazarlar konuşamayanlar adına da konuştuklarına inanmak ister. Ama yazının da bir sessizi vardır. Sessizin payına bu kez kendisi el koymadan var olabilir mi yazı?

İÇİNDEKİLER
Giriş:
Manzara ve Patikalar

Suç ve Ceza
Raskolnikov, Klaus Barbie, Kenan Evren

Yanlış Hayat
Tolstoy’un Vicdanı

Yoksulluk Lekesi
Orhan Kemal’in Çocukları

Fatih-Harbiye, Son Durak
Büyük Yarılma

Orpheus Çıkmazı
Yazı Neyi Kurtarır?
OKUMA PARÇASI

Giriş, Manzara ve Patikalar, s. 11-14

Walter Benjamin Tek Yön’deki bir fragmanında, yürünerek katedilen yolun, uçaktan seyredileninkinden farklı bir gücü olduğunu söyler. Uçaktan bakan aşağıda geniş bir manzara, alabildiğine uzanan bir düzlük görür: Yol düzlüğün içinde, çevresindeki araziyle aynı yasaların buyruğunda ilerliyordur. “Sadece yolu yürüyerek kateden kişi,” der Benjamin, “yolun neye hükmettiğini öğrenebilir.” Yolun “uçaktan yayılmış bir düzlük gibi görünen manzaradan nasıl yeni mesafeler, görüş alanları, açıklıklar, menziller” çıkardığını görebilir.[1] Bir metni okuyanla metni kopyalayan arasındaki fark da buna benziyordur: Metni okuyan “hayallere dalmış zihninin özgür uçuşu”nu izlerken, kopyalayan metnin buyruğuna girer. Metnin iç dünyasının “gittikçe sıklaşan ormanı”nda açacağı yolu da ancak o zaman keşfedecektir.

Deneyimin nesneyle yakın temastan geçtiğini söylüyor gibidir Benjamin. Nesneyi uzak izlenimlerle serbestçe yorumlamak yerine (“zihnin özgür uçuşu”) konuşmasına izin vermek gerekir. Yorumda “ben”in geri çekilmesinden yana olduğunu biliyoruz. “Kuşağımın birçok yazarından daha iyi Almanca yazıyorsam,” der Berlin Günlüğü'nde, “bunu büyük ölçüde yirmi yıldır gözettiğim bir kurala borçluyum: Mektuplar dışında asla ‘ben’ sözcüğünü kullanma.”[2] Ama Tek Yön’deki fragmanda bir özne-nesne karşıtlığından çok daha fazlası vardır. Uçak yolcusunun dikey bakışıyla yayanın yatay perspektifini karşılaştırırken sanki kendi yazma tekniği üzerine de düşünüyordur Benjamin: Uçarak mı geçmeliyim malzemenin üzerinden, yoksa içinde mi dolaşmalıyım? Yolun akışına mı teslim edeceğim kendimi, yoksa manzaraya hâkim bir yüksekliğe mi yerleşmeli?

Daha ilk cümleden kendini bir yol ayrımında bulur denemeci: Ya konusunu tekil ve benzersiz bir şey olarak ele alacak, onu el yordamıyla kurcalayacak, oraya gömülecek, orada kaybolmayı göze alacaktır. Ya da onu başka şeylerle ilişkilendirecek, ona bir geniş açı, bir bağlam kazandırmayı deneyecektir. Birincisi yakın izlenimin, duyunun, deneyimin yoludur: Nesnesini bütün tekilliğiyle konuşturabilmek için nereye çıkacağını tam kestiremediği bir patikada dalgın, telaşsız bir dikkatle yürür denemeci. İkincisi kavramın yolu: Nesnesine kuşbakışı bakabileceği bir yüksekliğe, tümeli tarayan bir mesafeye yerleşir bu kez denemeci. Hangi yoldan gitmeli: Yürüyerek mi katedeceğim yolu, yoksa üzerinden uçakla mı geçmeli? Tekilin gücü mü, kavramınki mi?

Tercihini birincisinden yana yapmış gibidir Benjamin. Kapitalist dünyanın ancak ara sokaklarında yürürsek görebileceğimiz içerikleri üzerine anlık ışımalardan oluşur Tek Yön. Gündelik hayatın bizde bıraktığı izler üzerine gerçeküstücü bir kolajla yan yana getirilmiş deneyim kareleri. Bin Dokuz Yüzlerin Başında Berlin’de Çocukluk’ta “bir şehirde, ormanda kaybolur gibi kaybolma”nın eğitim gerektirdiğini söyler.[3] “Bir meydanın farkına varabilmek için,” der Moskova Günlüğü’nde, “insanın oraya dört ayrı yönden yaklaşması, hatta orayı dört ayrı yönde terk etmesi gerekir.”[4]

Paris pasajları üzerine kısa bir çalışma olarak başlayan, on üç yıl boyunca bine yakın kaynaktan toplanan sayısız alıntı ve durmadan değişen taslaklarla yazarının da içinde kaybolduğu devasa bir modernlik tarihine dönüşen Pasajlar’a da benzer bir gezinti temposu damgasını vurmuştur. Benjamin’in büyük şehir peyzajında bir yere yetişme telaşı olmadan gezinen aylağa duyduğu ilgide, şehrin döküntülerini biriktiren paçavra toplayıcısına olan bağlılığında, yetişkinlerin gözden çıkardığı artık malzemede nesnelerin bambaşka yüzlerini gören “çocuk dikkati”ne olan sevgisinde, tamamlanmış yapıtlardansa ömür boyu üzerinde çalışılan fragmanlara olan takıntılı düşkünlüğünde de aynı seçimin izleri vardır. Manzarayı tarayan bir gözlem uçuşundansa, kavramı çileci bir disiplinle geri çeken bir gezintiyi önemsiyordur Benjamin. Düşünceye deneyimin yoğunluğunu kazandırabilmek için nesnenin buyruğunda yaşanacak bir çıraklığı önemsiyordur.[5] Kral yolunu değil, patikaları; ana arterleri değil, ara sokakları; kavramı değil, kavramın eleğinden uçup giden artığı önemsiyordur. Firari anıların, uçucu imgelerin, sapa yolların yazarı: “Başkalarının sapma kabul ettiği şeyler, benim için rotamı belirleyen veriler.”[6]

Ama Benjamin’de denemenin yükselmek, yol boyunca topladığı parçaları da yükseltmek, tekili tekil yazgısının dışına çıkartmak istediği anlar da yok değildir. Şehre bu kez sokakların, çatıların, gemi direkleri ve limanın tek bir manzara olarak görülebildiği bir tepeden, Eyfel Kulesi’nin rüzgârlı yüksekliklerinden bakma isteği: “Yeni demir konstrüksiyonun mümkün kıldığı muazzam şehir manzarası nasıl başlangıçta işçi ve mühendislerin ayrıcalığıysa, yeni perspektifler geliştirmek isteyen felsefecinin de yükseklik korkusuna karşı bağışıklık kazanması, bağımsız, gerektiğinde yalnız bir işçi olması gerekir.”[7] Pasajlar’daki bir başka notta bu kez geçmişi ağına çekmek isteyen tarihçinin “ince ama güçlü bir iskele, bir felsefi yapı” inşa etmesi gerektiğinden söz eder.[8] Yine Pasajlar’dan öğreniyoruz: “Tehlikeli yüksekliklere tırmanan, ama başı dönmesin diye —aynı zamanda panoramanın gücünü sona saklayabilmek için— kendine etrafa bakma izni vermeyen biri” tarafından yazılmıştır Pasajlar.[9]

On üç yıl boyunca şehrin bulvarlarından, barikatlarından, dünya fuarları, yeraltı mezarlıkları, eski taş ocakları ve mahzenlerinden toplanmış verilerle sayısız metinden koparılmış alıntıları bir yığın olmaktan çıkarabilmek için bu kez yatay bir perspektiftense (“yolun neye hükmettiği”, “her kıvrımında yeni mesafeler”) dikey bir bakışı (“muazzam şehir manzarası”, “panoramanın gücü”, “tehlikeli yükseklikler”) önemsiyor gibidir Benjamin. “Diyalektik imge”: Tek tek parçalar öyle bir biçimde kümelenecek, bağlamından kopartılmış alıntılar öyle bir biçimde yan yana getirilecek, birbirine uzakmış gibi görünen nesneler arasında öyle yakınlaşmalar kurulacak, bugünle geçmiş arasında öyle takımyıldızlar oluşturulacaktır ki, insanın zihninde şimşek hızıyla çakan imge modernliğin ilktarihini aydınlatmada en büyük soyutlamadan daha aydınlatıcı olabilecektir. Denemenin ufkunu —aynı zamanda temel gerilimini— Pasajlar’daki şu cümleden daha iyi anlatan bir cümle bulmak zordur: “Tekil ânın çözümlenmesinde bütünün kristalini keşfetmek.”[10] Cümlede bir yapıtı, yapıtta bir ömrü, ömürde bir dönemi keşfetme çabası. Ya da tersinden söyleyelim: Tespihi dağılmış tanelerinde, ömrü tek bir ânında, kapitalizmi en küçük, en silik, en suskun bileşenlerinde görme çabası.[11]...

Notlar


[1] Walter Benjamin, Tek Yön, çev. Tevfik Turan, İstanbul: YKY, 1999, s. 17 ve Son Bakışta Aşk içinde, çev. İskender Savaşır-Sabir Yücesoy, İstanbul: Metis, 7. basım, 2014, s. 54. Alıntılarda kendi çevirimi kullandım.Metne dön.
[2] Walter Benjamin, Berliner Chronik, Frankfurt: Suhrkamp Verlag, 1988, s. 24.Metne dön.
[3] Walter Benjamin, Bin Dokuz Yüzlerin Başında Berlin’de Çocukluk, çev. Tevfik Turan, İstanbul: YKY, 2004, s. 12. Metne dön.
[4] Walter Benjamin, Moskova Günlüğü, çev. Cemal Ener, İstanbul: Metis, 2001, s. 43.Metne dön.
[5] Benjamin’de nesnelerle yakın temasın sorunsuz bir alanda gerçekleştiği söylenemez. Bugün “nesnelerin kalbine işleyen en özlü bakış”ın pazar ekonomisinin bakışı olduğunu söyleyen de odur: “Reklam nesneleri öyle tehlikeli bir biçimde gözümüzün önüne kadar sokar ki sinema perdesinden bir araba, dev gibi büyüyerek ve zangırdayarak üstümüze geliyormuş gibi olur” (Tek Yön, s. 64). Reklamın nesnelere kazandırdığı bu “vurdumduymaz yakınlık”ı bozabilmek için, nesnelere bu kez onları uzağa taşıyacak kadar yakından bakmak gerekiyordur. Karl Kraus’ta olduğu gibi: “Bir sözcüğe ne kadar yakından bakarsanız, o kadar uzaktan dönüp bakacaktır size.”Metne dön.
[6] Walter Benjamin, The Arcades Project [N1, 2], çev. Howard Eiland-Kevin McLaughlin, Cambridge: Harvard University Press, 2002, s. 456.Metne dön.
[7] The Arcades Project [N1a, 1], s. 459. Metne dön.
[8] A.g.y.Metne dön.
[9] A.g.y. [N2, 4], s. 460.Metne dön.
[10] A.g.y. [N2, 6], s. 461.Metne dön.
[11] Denemenin “bir şey”e gömülmüşlükle “tüm dünya”ya genişleme isteği arasında bölünmüş olduğundan ilk söz eden, "Denemenin Biçimi ve Doğası Üzerine"de (Ruh ve Biçimler) György Lukács’tı: “Deneme bir zamanlar varolan bir şeyi bütün tekilliğiyle sonsuzlaştırabilmek için tüm dünyayı kuşatır.” Aynı yazıda, denemenin imgesel düşünceyle kavramsal olan arasında parçalanmış olduğunu da söylüyordu. Deneme kavramsal düşüncenin “saf yükseklikleri”nde rahat edemeyecek kadar biçime gömülmüştür; ama bir kitabın, bir resmin, bir şiirin açıklanmasıyla yetinmeyecek kadar da “yüksekler”de dolaşır – çok fazla şeyi görür, bunları ilişkilendirmeye çalışır: “Deneme gönüllü hizmet yapamayacak kadar zengin ve bağımsız, kendi başına bir biçim edinemeyecek kadar zihinsel ve çokbiçimlidir.” Ama denemenin parçayla bütün arasındaki bölünmüşlüğüne tahammül edemeyen de Lukács olmuştu. Esas ününü borçlu olduğu denemelerini (50’lerde modernist yazarları hayatın gerçekçi resmini yapmıyor olmakla suçladığı yazıları) kaskatı bir “bütün”ün emrine verdi Lukács. Tekilin haklarını savunmak (Biçim Olarak Deneme'de) Adorno’ya düştü. Denemeyi deneme yapan, diyordu Adorno, “değişken ve geçici şeylerin felsefeye layık olmadığı” fikrine başkaldırması, geçiciliğe yapılmış bu çok eski haksızlığın “geçici olanı kavramın içinde bir kez daha mahkûm etmekle tekrarlanmasına” isyan etmesidir. Düşüncenin tikel bir kültürel nesneyle genel kategorileri örnekleyebildiği ölçüde ilgilenmesine itiraz ediyor, düşüncede soyutlama düzeyi yükseldikçe uçup giden içeriklerin böylece uçup gitmesine karşı çıkıyor, bir kavramlar ortamında hareket etmesine rağmen “kaya gibi kavramların boşluk bırakmayan düzeninin içeremeyeceği şey”in peşine düşüyordur deneme. Adorno aynı yazıda Lukács’ı, geç dönem denemelerini “sistematik olarak kuramdan türetmek”le eleştirir. Lukács, "Denemenin Biçimi ve Doğası Üzerine", çev. Nurdan Gürbilek, Defter, Ekim-Kasım 1987, sayı 1, s. 105-48. Theodor W. Adorno, "Biçim Olarak Deneme", Edebiyat Yazıları, çev. Sabir Yücesoy-Orhan Koçak, İstanbul: Metis, 2004, s. 13-39.Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Asuman Kafaoğlu-Büke, "Sessizin sesi", Radikal Kitap, 20 Şubat 2015

Bu yazıyı Tarsus-Mersin yolunda bindiği dolmuşta saldırıya uğrayan ve öldürülen Özgecan Aslan için yas tuttuğumuz gün yazıyorum. Elimdeki kitabın adı Sessizin Payı. Yazarı Nurdan Gürbilek, bir toplumda sesi kısıtlanan ve sessiz kalması için üstü örtülen, kapatılan, hatta öldürülen, sesi artık duyulmayanları anlatıyor. Sessizin Payı o sesi duymak üzere yola çıkan denemelerden oluşuyor. Sessizin payına el uzatmadan ve göz koymadan, yazı ile payını temsil etmeye çalışmanın ürünü. Kitabın aynı zamanda giriş bölümü olan ilk denemede yazar açık ve net söylüyor bunu: “İki sorunun eşliğinde yazıldı elinizdeki denemeler. Birincisi: Sessizin payına daima el konur. O el konulan payı geri alabilir mi yazı? İkincisi: Yazının da bir sessizi vardır. Sessizin payına bu kez kendisi el koymadan, oradan kendine bir miras çıkarmadan var olabilecek mi yazı?”

Sessizin Payı altı denemeden oluşuyor. Çok farklı konuları, yazarları, eserleri ve düşünceleri ele alıyor fakat kitabın başlığındaki “pay” bütün denemeleri birleştiren unsur oluyor sanki. Herkesin payına adaletten, eşitlikten, zenginlikten ve doğadaki dağılımdan ne düşüyor? Eşit dağılımdan söz etmek mümkün mü bu dünyada? Nurdan Gürbilek Dostoyevski, Tolstoy, Walter Benjamin, Theodor Adorno, Orhan Kemal, Peyami Safa ve daha birçok yazarın eserleri üzerinden pay konusunu ele alıyor.

Gürbilek Suç ve Ceza başlıklı denemede adaletten aldığımız pay üzerinde duruyor ve adaletin dağılımı konusunu Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanı temelinde analiz ediyor. Dostoyevski’nin kahramanı Raskolnikov, adaletin paradokslarını en net biçimde ortaya koyanların başında gelir. Onun sorguladığı şey, neden binlerce kişinin ölümüne neden olmuş bir general katil sayılmaz da, madalyalarla donatılır. Öldürmek suç ve dini açıdan günah sayılıyorsa, neden iki kadını öldüren yoksul bir Raskolnikov, Napoleon’dan daha suçlu sayılıyor. Burada “suç” kavramını çok dar bir alana sıkıştırmış olmuyor muyuz, diye sorar. Bu sorunun ardından ikinci bir düşünce daha ortaya atar Raskolnikov; “Yüce amaç uğruna da olsa, kan dökmeye kimsenin hakkı var mıdır?”

Gürbilek bu denemesinde kendi meşruluğunu sorgulamayan bir yargı sisteminin ne denli adil olabileceğini, Raskolnikov’un sorularını mahkemeye taşıyan ünlü avukat ve düşünürler temelinde ele alıyor. Bir kişinin yargılanma sürecinde adalet sistemini sorgulayan, kopuş stratejisi olarak adlandırılan savunma yöntemini de bu bağlamda öğreniyoruz. Lyon kasabı lakabıyla tanınan Gestapo komutanı Klaus Barbie’nin savunması elbette ne Raskolnikov ne de Napoleon ile karşılaştırılacak bir durum değil, fakat yargı sistemini sorgulamaya başladığımızda, o sistemin temelindeki iktidarı ve onun meşruluğunu da sorgulamaya başlamak zorundayız. Örneğin Fransa’da bir Nazi komutanını yargılarken, benzer suçları Cezayir’de işleyen Fransızları görmezden gelmek mümkün olmamalı. Kopuş stratejisinin bir diğer uzantısı da, yargı sisteminin temelindeki iktidarın meşruluğunu sorgulamaktan geçmeli. Kapitalist toplumlar adaletle birlikte sömürgeci geçmişlerini de sorgulamak zorunda kalmalılar. Gürbilek konuyu bu noktada Kenan Evren ve 12 Eylül darbesi sonrasında adaletin nasıl işlediğine getiriyor. Barbie’nin davasında avukatının kullandığı kopuş stratejisini kullandığımızda bugün Kenan Evren’i yargılayanların, 12 Eylül’ün yarattığı koşullar sayesinde iktidar olduklarını görmezden gelemeyeceğimiz ortaya çıkıyor.

Tür olarak deneme

Deneme, okurun aktif olarak katıldığı ve düşünmeye yönlendirildiği bir yazı türüdür. Yazar kendi düşünsel yolculuğuna okuru dâhil eder. Argümanlar gelişirken bir yandan da okurun zihninde örnekler oluşur. Sessizin Payı tarih, edebiyat ve felsefeyi iç içe geçirerek düşünmemizi sağlıyor. Yazar her denemede karmaşık yapıda bir konuyu ele aldığı için, konuları bu kısa yazı içerisinde özetlemek çok zor, yine de ortak bir arayış hissediliyor denemelerin bütününde. Tür olarak analitik deneme olarak adlandırabileceğimiz bu metinlerde argümanlar tartışma formunda. Gürbilek, tarihsel gerçeklerle kurgusal dehayı birleştiren bir yöntem kullanıyor. Örneğin Tolstoy’un bir kahramanının merceğinden gerçeklere yeni bir açıdan bakmayı başarıyor. Amaç, Tolstoy’un kahramanını anlamak ve tanımak gibi görünürken, bakış açısını genişletip toplumsal ya da psikolojik bir gerçekle yüzleştiriyor okuru. Bir örnek üzerinden ya da bir roman kahramanı aracılığıyla bir davranış alışkanlığına dikkatimizi çekmesi ya da insanlığın zayıflığını göstermesi, denemeleri aynı zamanda öğretici kılan bir özellik.

Bütün bu nedenlerle, bu kitabın sesinin duyulması çok önemli. Her şeyden önce zihnimizde yarattığı örnekler için ama bunun da ötesinde gündelik konularda bizi düşünmeye ittiği için. Sessizin Payı, öteye itilen, toplumsal olarak dışlanan, engellenen ve yok sayılan sessizlerin sesini taşıyor bize. Nurdan Gürbilek bunu en güzel başaran düşünürlerden biri.

Devamını görmek için bkz.

Berrin Karakaş, "Ölüler Konuşamazken", Birgün, 1 Mart 2015

Yazıyı yazmaya oturmadan evvel bir çalkalanma oldu sosyal medyada: Kenan Evren öldü, ölmedi. Gazetecilik refleksi olsa gerek, bekledim. Sanki ölse başka, ölmese başka yazı yazılacak. Neticede açtığı yolda, kurduğu ülküde hiç durmadan yürüyor ülke. Her yeni güne yeni ölümler, yeni yasaklar sunuyor.

Nurdan Gürbilek yeni denemelerinin yer aldığı Sessizin Payı kitabında Kenan Evren’in müebbet cezasının ne ifade ettiğini sorgularken, Fransız ceza avukatı Jacques Verges’e, 1987’de bütün solculuğu ve ırkçılığa karşı duruşuna rağmen aldığı Klaus Barbie davasına getiriyor sözü. Lyon Gestapo şefi olduğu sırada binlerce insanı ölüme yollayan Klaus Barbie yargılanırken, uyguladığı kopuş stratejisinden bahsediyor. “İki şey söylüyordu Verges” diyor: “Birincisi, ülkelerini Yahudilerden ve komünistlerden temizlemek isteyen Fransızların işbirliği olmadan Nazilerin Fransa’da tutunması mümkün değildi; o halde tek suçlu Barbie olamazdı. İkincisi, dünyada barbarlık 1939’da başlayıp 1945’te bitmiyor, sömürgelerde yıllardır sürüyordu. Fransa Cezayir’de, İsrail Filistin’de benzer insanlık suçları işlemişti, ama kimse onları yargılamıyordu.”

Verges gibi bir avukat Kenan Evren’i savunsaydı, acaba yüce mahkemeye neler sorardı? “Evren’in avukatı 12 Eylül davasını bir kopuş davasına dönüştürmek isteseydi, devlet adamlarının gayet iyi bildiği şu gerçekten de söz edebilirdi” diyerek devam ediyor Gürbilek: Her devlet şiddetle kurulur; olağanüstü hallerde şiddetle korunur; müvekkilim olmasa siz onu koruyabilecek miydiniz? Olağanüstü hallerde siz de şiddete başvurmuyor musunuz? Tamam Diyarbakır hapishanesi müvekkilimin eseri, ama ya Roboski? Savunmada Verges olsa , Raskolnikov’un şu sözünü de aktarırdı: “Niçin bir kenti kuşatıp halkını topa tutmak daha saygın bir biçim sayılıyor, işte bunu bir türlü anlayamıyorum.”

Devlet adamlarına bildikleri gerçekleri hatırlatmakla kalmıyor, cuntanın o dönemde kimler tarafından nasıl desteklendiğini de hatırlamak gerektiğini söylüyor Gürbilek. Sermaye sahiplerinden köşe yazarlarına, ekonomik istikrar ve milli güvenlik adına sessiz kalanları, alkış tutanları hatırladığımızda bugün olan bitenden farklı bir şey görecek miyiz? Yasalar, amirler, patronlar öyle istediği için o kadar kötü olabilmiş bir masumiyet. Kötülük bu kadar sıradan.

Adorno ülkemizde kamyon arkası yazısı olacak kadar popüler “Yanlış hayat doğru yaşanamaz” iddiasını açtığı ‘Ahlak Felsefesinin Sorunları’ kitabında sona geldiğinde “Belki de söylenebilecek tek şey, bugün doğru hayatın, en ileri zihinlerin iç yüzünü görüp eleştirel olarak teşrih ettikleri yanlış hayat biçimlerine direnmekten ibaret olduğudur. Bu olumsuz reçetenin dışında herhangi bir kılavuzluk gerçekten tasarlanamaz.” diye yazıyordu. Aynı alıntı Sessizin Payı’nda Tolstoy’un vicdanına dair denemede de çıkıyor karşımıza. Sadece orada değil, diğer denemelerin de yanından ayrılmıyor hiç sanki. “Bazen adaletsizliğin tam da kendini doğru, başkalarını yanlış gördüğümüz noktada ortaya çıkabileceğini fark etmemiş olabilir miyiz, kendi sınırlarımız üzerinde düşünerek bizden farklı olanların hakkını vermeyi öğrenebilecek miyiz?”

Kendi sınırlarımız hakkında ne kadar düşünüyoruz? Kanlı paslı aynaları kendi yüzümüze ne kadar tutuyoruz? Özgecan cinayetinin ardından kallavi taciz dosyası hazırlayan gazete acaba internet sitesindeki tıkladıkça açılıp saçılan kadınları ne zaman kaldıracak? Nuh Köklü’nün öldürülmesinin ardından ağlaşan medya, kendisi gibi olmayana, esas duruşa geçmeyene yaşam hakkı tanımadığını Köklü’nün ölümünü sunduğu haberlerine ekleyecek mi? Uzun bir liste bu sessizlikler. Uzadıkça ve de, ne kin, ne de kan eksik olacak.

Evren’in davasına dönersek, ne kadar kopuş stratejisti olsa da o hayali avukat, Raskolnikov’un sorduğu “Nasıl oldu da elimi kana buladım?” sorusunu sorduracak mıydı acaba müvekkiline? Bu sorunun Evren’in semtine uğramadığını söylerken Gürbilek, seneler evvel Kenan Evren’le yaptığım söyleşiyi hatırladım. “Ne yaptınız o gece?” soruma karşılık, bir saniye bile düşünmeden “Yattım uyudum” demişti kendisi; “Yattım, uyudum.”

İşte bu sebeple, Dostoyevski ‘Elimi nasıl kana buladım’ sorusunu sordurabildiği için roman karakterine, ‘yalansız olmayı başarabilirse, sanatın adaletinin adalet sanatıyla karşılaştırıldığında avantajı olabileceğini’ söylüyor Gürbilek. Lakin o noktada da bizi kitabın son denemesinde bir çıkmaz bekliyor; Orpheus Çıkmazı. Orpheus Çıkmazı’nda, edebiyatın 12 Eylül’ü anlatıp anlatamadığına da bakıyoruz. Şükrü Argın’ın yazdıklarıyla veriyor Gürbilek cevabı: “Şükrü Argın 12 Eylül’ün üzerinden otuz küsur yıl geçmiş olmasına rağmen Türkiye’de edebiyatın felaketi anlatamadığını söylemişti. Kapitalizmin küresel zaferinin sadece sol muhalefeti değil, edebiyatı da mecalsiz bıraktığından, yazarın olanlara başka bir açıdan bakabileceği bir noktaya yerleşme yeteneğini yitirdiğinden, zaten anlatılanlara kulak verecek bir kamunun kalmadığından söz ediyordu. Edebiyat kendini felaketin dışında hissettiği için felaketi anlatamamıştı. 12 Eylül’ü yaşayan insanlarla edebiyat arasında, felakete uğrayanlarla toplum arasında Kafka’nın dönüşümde anlattığına benzer bir yarık oluştuğunu söylüyordu.”

Felaketlere sessiz kalanları, kelimeleri unutacak kadar büyük acıların tanıklarını, her türlü hücrede sessiz bırakılanları bir tarafa bırakıp, artık hayatta olmayanlara, o bir daha asla konuşamayacak olanlara baktığımızda, onların adına konuşacak olan yazar, sessizliklerini nasıl anlatacak? Bu acaba nasıl bir utanç? Bu utancı, uzun uzun Coetzee’nin romanları üzerinden okuyor Gürbilek. ‘Kendisinin de kaçmaya çalıştığı çarpıklığın izlerini taşıdığını fark eden, teselli sunmayan bir sanat’ı çağırıyor. Ki, ölüler diyarına büyücü olarak inip şair olarak çıkan Orpheus yazısında, Eurydike’nin artık var olmadığını söyleyerek saygı gösterir Eurydike’ye- ölümsüz olduğunu söyleyerek değil.

Edebiyat ve Felaket’le bitiriyor Gürbilek kitabını. Nichanian’ın felaketin tek muhtemel tarihçisinin edebiyatçılar olduğu sözüyle. “Ama edebiyatı, yıkımı anlatabilecek kadar güçlü gördüğü için değil. Politikanın onaramayacağı şeyi edebiyatın onarabileceğini düşündüğü için değil. Tersine, ‘çaresizliği ve imkânsızlığı kendi bünyesinde deneyimleyen’ tek dilsel edim edebiyat olduğu için. ‘Felaketle karşı karşıya kalındığında muhtemel tek başarı, edebiyatın başarısızlığıdır’ Muhtemel tek tanıklık, tanıklığın imkânsızlığına tanıklık etmektir.” diye yazıyor. Ve son bakışı Adorno’nun Minima Moralia’sına çeviriyor: “Artık güzellik ve avunu yoktur- korkunç olanı gören, ona dayanabilen ve olumsuzluğun avunusuz bilinci içinde yine de daha iyi bir dünya olasılığına bağlı kalan bakıştan başka.”

Devamını görmek için bkz.

Oylum Yılmaz, "Sessizin payından hepimize bir parça...", Sabit Fikir Dergisi, 26 Mart 2015

Son zamanlarda ne bir edebiyat ne de bir eleştiri metni beni böylesine etkiledi; yüreğimi havalandırdı, kaleme sarılmama yol açtı, siyasetle, edebiyatla, gündelik hayatla ve elbette kendimle kurduğum ilişkiye böylesine sirayet etti, Sessizin Payı’ndan başka… Türkiye’de edebiyat eleştirisinin biricik isimlerinden Nurdan Gürbilek, soğukkanlı, cesur, mesafeli ama kesinlikle duygudan yoksun olmayan kalemini edebiyatımız üzerinde oynattıkça, görüyor ve hissediyoruz ki taşlar oturuyor yerine. Onu Yer Değiştiren Gölge’den, Mağdurun Dili’nden, Kör Ayna Kayıp Şark’tan tanıyan, izleyen okurlara da bir küçük haberim olsun, Sessizin Payı bir başka. Hem Gürbilek külliyatında yerini diğerlerinden ayırıyor hem de edebiyat eleştirisi içinde kendisine yepyeni, canlı, cesur, nefes alan, bir sürü kalemi peşine takacak olan bir yer açıyor. Eleştirinin ruhuna sanki yeni bir ruh üflüyor.

Peki nedir bu başkalık, nedir bu yürek hoplatan yenilik? Öncelik, siyasetin bizzat edebiyatın kendisinde var olduğu düşüncesinde sanırım. Sessizin Payı, Gezi, Evren’in yargılanması ve yoksulluk gibi Türkiye siyasetini, kültürünü, vicdanını yakından ilgilendiren meselelere edebiyat üzerinden bakan denemelerden oluşuyor. Haliyle hassas, haliyle dikkat çekici, haliyle üzerinde çok konuşulması, çok düşünülmesi gereken denemeler bunlar. Yazar her zamanki gibi edebiyatın karmaşık yollarında kendisine has bir akıl ve sezgiyle yürürken, peşine taktığı düşüncelerinden yine her zaman olduğu gibi yeni bir edebi metin yaratıyor.

Sırayı bozmayayım ve önceliği Suç ve Ceza’ya, Kenan Evren’in yargılanmasına vereyim. İçinde Kenan Evren’in yargılanması gibi bir beklentiyi taşıyan “yetmez ama evet”çi tavır, Türkiye aydınının üzerine ne kadar da büyük bir gölge düşürmüştü; hatırası daha taze, harareti hâlâ geçmedi. Bu hararetin içine dalıveriyor Gürbilek, Dostoyevski’yle birlikte düşünüyor. Raskolnikov’un, “Neden Napoléon binlerce insanı öldürürken suçlu olmuyor da ben suçlu oluyorum?” isyanının altını kurcalıyor; Kenan Evren’in davası Raskolnikov’unki gibi bir kopuş davası olsaydı ne olurdu sorusu üzerinde geziniyor. Zafer suçluyu terk ettiğinde bir suça dönüşür, bunun öncesinde sade bir siyasi eylemdir. Zafer, Evren’i gerçekten terk etmiş miydi peki, yargılanmasının ardındaki sebep bu muydu; yoksa bambaşka siyasi saikler mi vardı bu yargılamanın ardında? Ve ne bekliyorduk bu davadan? Adaletin işlemesi içimize su serpecek miydi? Gürbilek, bana kalırsa, etkileyici ve evrensel bir soruyla cevap vermeye başlıyor bu sorulara: Şeytanı yargılayan ama sisteme dokunmayan bir adalet mümkün mü? “Türkiye’de devletin otuz yıl önce işlediği suçlar nedeniyle bugün bir kez daha Suç ve Ceza’yı konuşuyoruz. Bir zamanlar cuntadan ‘adaletin keskin kılıcı’nı işletmesini isteyenler, otuz yıl sonra Kenan Evren mahkum edildi diye adaletin yerini bulduğuna inanmamızı istiyor. Ama yasayla adalet aynı şey değil. Yasa, galibin adaletidir.”

Yoksulluk lekesi

Galiplerden ve mağluplardan söz ediyorsak eğer, yoksulluğu görmemek, hayatı başlı başına bir mağlubiyete dönüştüren ve nihayetinde yaşarken öldüren yoksulluğa düşmemek olmaz. Yoksulluk denince şüphesiz akla hemen bu duruma sıcağı sıcağına, kurgusal bir vaka olarak yaklaşan Orhan Pamuk, ya da edebiyatımızda yoksulluğun dilini kuran Latife Tekin geliyor. Ancak Gürbilek, Kemalettin Tuğcu ve Orhan Kemal, merhamet ve şefkat arasında bir ağ dokuyarak yaklaşmış yoksulluğa, yoksulluk lekesi denen şeye. Büyük şehrin yoksul çocuklarının edebiyatımızdaki anlatıcılarına odaklanıyor. Burada koskocaman bir ayrımın da altını çiziyor ama. “İyi edebiyatı, iyi yapan ne?” sorusuna cevap arıyor, Tuğcu ile Kemal arasında gidip gelirken. Tuğcu da yoksul çocukların anlatıcısıdır, Kemal de. Tuğcu kuşkusuz popülerdir, ama Kemal de öyledir. Biri çocuklar, diğeri yetişkinler için yazıyor demek de mümkün değildir. Öyleyse bu iki yazarı kalın çizgilerle birbirinden ayıran, Tuğcu’yu iyi edebiyatın dışına atan sebepler nelerdir? Gürbilek’in cevabını merak edenlere, kitabın sayfalarını tavsiye etmekle birlikte, bir küçük tadımlık verebilirim: “Esas fark, hikayenin sonuna ilişkindir. Tuğcu çocuğu hızlandırılmış yoksulluk okulundan pekiyi ile mezun olur, Orhan Kemal’inkiler sınıfta kalır.”

Ve gelelim Gezi’ye. Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye’sinden, Fatih-Harbiye hattı arasındaki derin yarıktan yola çıkarak anlatıyor Nurdan Gürbilek. Ve Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde yükseldiği söylenegelen bu büyük yarığın kapandığı bir yer olarak dokunuyor Gezi’ye. “Edebiyat gündelik olanın dışına çıkabildiği ölçüde siyasete yeni bir yorum çerçevesi kazandırır. Yalnız bazen tersi olur; gündelik olanın dışına çıkan bu kez politik eylemdir; bu kez o edebiyata keskin ışığını düşürür.” Gezi, keskin ışığını edebiyata düşürebildi mi, düşürebilecek mi, nasıl düşürecek? “Bunun cevabını vermek için henüz erken ama, edebiyat üzerinden gittiğimizde Fatih-Harbiye’nin dile getirdiği kültürel yarığa bakmaktan kendimizi alamayacağımız aşikar. Çünkü Cumhuriyet değerleri de, kapitalizm çarkına oturmuş muhafazakar değerler de bu yarık üzerine oturuyor. Görülmesi gerekense Gezi’nin Fatih-Harbiye hattına verdiği zarar. ‘Bir imkanın ufukta yanıp söndüğü an’.”

Sessizin Payı, disiplinlerarası okumanın doruk noktasına çıkartıyor bizi. Tolstoy’la vicdanı, Dostoyevski ile adaleti, Orhan Kemal’le merhameti, Peyami Safa ile ayrışmayı ve Coetzee ile utancı bugünümüze damgasını vuran siyasi meseleler aracılığıyla kurcalıyor. Edebiyatla dışarıdaki hayat arasındaki etkileşimi, dışarıdaki hayatın edebiyatın içinde nasıl gözüktüğünü görüyor, yazarları, metinleri konuşturuyor. Ve her şey gelip bir şekilde dili buluyor: “Blanchot’nun da yakınlarındayız. Yazının ‘tanrıların olmadığı bir dünyanın dili’ olduğunu söylüyordu. Bir zamanlar tanrıların dili olmuş, şimdi tanrıların olmadığı bir dünyanın dili olan, içinde tanrıların yokluğunun konuştuğu dil. Zamanla tanrıların yokluğunun da yok olduğu, içinde bir boşluk yokmuş gibi davranan dil.”

Sessizin payı hepimize düşüyor.

Devamını görmek için bkz.

Evren Kuçlu, "Hiç susmayan kitap", Arka Kapak, 17 Mayıs 2015

Eleştiri malzemesini tümden düşüncenin sahasına taşıyan bir eleştirmen Nurdan Gürbilek. Dolayısıyla eleştirileri bir anlamda ‘hasar tespit raporu’ olarak okunabilecek bir sahicilik ve titizliğe sahip. Bir görüşün altını doldururken fikrini spesifik göndermeler, entelektüel pozlarla boyamıyor. Retoriği bir amaç olarak kutsamak yerine, deşme kararı aldığı mevzular üzerine soğukkanlılıkla gidiyor. Daha da önemlisi, gecikmiş cevaplar için bambaşka sorular üretiyor.

Şubat 2015’te Metis’in okurlarla buluşturduğu Sessizin Payı, Nurdan Gürbilek’in kendisine has dikkatiyle mağdurun pozisyonunu irdelediği son kitabı. Suç ve Ceza adlı ilk bölümde, Dostoyevski’nin başyapıtından, Klaus Barbie ve Kenan Evren’e uzanan yelpazede sessizin yol açtığı, sonrasında katlandığı bir refleks olarak “suç” kavramını ele alan Gürbilek, Suç ve Ceza’nın, suçunu cezasından ayırıyor. Romanın üzerindeki kriminal bakışı, edebi anlamından sıyırarak sosyolojik, daha önemlisi psikolojik altyapısıyla öne çıkarırken, hukukun kapsamı ve pratiği üzerine yapılan yıkıcı tartışmalara açık yüreklilikle katılıyor. Bu bağlamda Raskolnikov’a değil, onun esin kaynaklarına ve yaratıldığı şartlara yönelen Gürbilek, bu başyapıtı, bir anlamda bir “kopuş stratejisi” (bu kavram kitabın içerisinde detaylı ve açık seçik anlatılıyor) olarak kullanıyor. O stratejinin bir sonucu olarak Kenan Evren’i doğuran mekanizmayı da hâkim karşısına oturtuyor. Evren’in kendi suçunu bir kopuş stratejisine çevirdiğini varsayarak, bir anlamda fahri avukatlığını üstlenerek ona şunları söyletiyor: ”Evet suç işledim, beni mahkûm edin, ama madem öyle, gücünü 12 Eylül’ün getirdiği yasalara, 12 Eylül’ün sağladığı “ekonomik istikrar”a, 12 Eylül’ün kurduğu piyasa ekonomisine borçlu olanları da mahkûm edin. Roboski’ye bomba yağdıranları da yargılayın. Onlarınki olağanüstü hal de benimki değil mi?”

Sessizin ağzının payını veren sistemi Suç ve Ceza üzerinden sorgulamaya başlayan Gürbilek, “Tolstoy’un Vicdanı” adlı bölümde, edebiyatın atıflarıyla gerçeğin sarsıcılığı arasında yuvalanan “riya”ya değiniyor. Tolstoy’un, eserlerindeki onca acıdan kendisini muaf tutmuş olabileceğini, yazarın kendi itiraf ve eylemlerine dayandırarak anlattığı bölümde, sözün sahibinin hangi şartlar altında sözü söylemeye muktedir olabileceğini tartışıyor. Hemen belirtelim ki, kitabın neredeyse tamamı, edebiyatçının ve edebi metnin samimiyeti üzerinde oluşan kuşku ve itirazlara parantez açıyor. Gürbilek ‘Bireysel ahlakın eyleme muhtaç olduğu’ ön kabulünden yola çıkarak, kafasındaki polemikleri, hâlihazırdaki sorularla sadeleştirmeye çabalıyor: “İnsan düşünmeden edemiyor. Astapovo’da ölüm döşeğinde yatarken bir zamanlar İvan İlyiç’e sorduğu soruları bu kez kendisine sormuş mudur acaba Tolstoy? Doğru bir hayat mıydı benimkisi?”

Kemalettin Tuğcu ve Orhan Kemal’in romanlarından kalkarak “Yoksulluk Lekesi” adıyla ele aldığı kısımda, yaşantıyla roman arasındaki makasın ne kadar aralanabildiğini Kemalettin Tuğcu – Orhan Kemal kıyaslamasıyla tartışan Gürbilek, Tuğcu’nun, yoksulun konumunu aşan, aşındıran bir melodramla boğuştuğunu söylerken Orhan Kemal’in romanlarındaki sahiciliğin Türkiye’deki yoksulluk meselesiyle ne denli örtüştüğüne dikkat çeker. Kemal’in, yoksulun imajıyla değil, derdiyle hemhal olduğunu açıktan fark ettiğimiz bu bölümde, Tuğcu’nun kırma melodramlarla gerçeğin gerisine düşmesine rağmen, şekillendirdiği “kimsesiz çocuk” tipinin, orta sınıfın gerçeğiyle benzerliği üzerine kafa yoruyoruz. Tam da buradan hareket ederek Tuğcu – Kemal karşılaştırması üzerinden bazı patentler oluşturan Gürbilek, yakın tarihimize ilişkin oldukça soğukkanlı bakışlar fırlatıyor: “Büyük şehirlerdeki sokak çocuklarının sayısı hiç bugün olduğu kadar çok olmamıştı. Ama artık onlar şehrin tehlikelerine tek başına göğüs geren talihsiz çocuklar değil, şehri tehdit eden tehlikeli bir kitlenin uzantısı olarak görülüyorlar. Artık karşımızda Tuğcu’nun fakir ama haysiyetli çocukları değil, Orhan Kemal’in elli yıl öncesinden haber verdiği gibi, hikâyeleri sübyan koğuşlarında sonlanan suçlu çocuklar var. Son yıllarda “merhamet” sözcüğünü daha çok duyduğumuza bakmayın. Sınırlarını korumaya eskisinden çok daha düşkün olan orta sınıf için “korku ve acıma”daki korku bileşeni çok daha şiddetli artık.”

Gezi olaylarının açık eleştirisi olarak okuyabileceğimiz “Fatih – Harbiye, Son Durak” bölümü, toplumdaki “Büyük Yarılma”ya odaklanıyor. Peyami Safa’nın yıllar öncesinden sabitlediği Fatih (muhafazakâr, manevi, yoksul) ile Harbiye (modern, duygusuz, zengin) arasındaki düşünce ve yaşantı farklılığının derinleştiğini ve yıllar önce Harbiye’nin psikolojik ve maddi olarak elinde bulundurduğu üstünlüğün bu kez devlet eliyle Fatih kanadına geçirildiğinin altını çiziyor. Egemen gücün bu kutuplaşmanın belirginleştirilmesine yönelik strateji izlemeye devam ettiğini hatırlatan Gürbilek, ‘Gezi’ hakkındaki açık kanaatlerini yazmaktan sakınmıyor. “Cumhuriyetin yüzyıllık madde-mana formülündeki hesap dışı şeydi Gezi. Seksen küsur yıl sonra Fatih-Harbiye’ye verilmiş bir cevap… “Taksim’den büyük Kazlıçeşme var, demişti Başbakan. Yanlış Yorum: Fatih Harbiye yarığının açıldığı değil. Bir süreliğine kapandığı andı Gezi. Bir imkânın ufukta yanıp söndüğü an.”

“Yazı Neyi Kurtarır?” sorusunun sorulduğu Orpheus Çıkmazı adlı bölüm tam anlamıyla entelektüel bir sorgulamaya odaklanıyor. J.M. Coetzee’nin Petersburg’lu Usta romanı üzerinden yazarın ve edebi metnin vicdan ve pratik karşılığını, karşıt görüşleri yan yana yazarak anlamaya çabalıyor. Bu bağlamda Adorno’nun o çok konuşulan “Auschwitz‘ten sonra şiir yazmak da barbarlıktır” sözünü tartışmanın merkezine koyarak edebiyatın neyi geri getirip neyi savuşturduğu ve bunu yaparken ya da umursamazken nasıl bir utançla boğuştuğunu soruyor.

Karartılmış delilleriyle edebi metinlerde Sessizin Payı’na düşeni, oldukça zihin açıcı paradigmalar eşliğinde tartan Nurdan Gürbilek’in okuru doyurmak ve bunu tadında bırakmak gibi bir olgunluğa sahip olduğunu düşündürten kitap, altı çizik çizik edilmeden geçilecek gibi değil.

Devamını görmek için bkz.

Ali Galip Yener, "Yazı Kurtarır mı?", Evrensel Kültür, Haziran 2015

Nurdan Gürbilek, 2010 Erdal Öz Edebiyat Ödülü olmak üzere çok sayıda ödül kazanmış bir denemecidir. Deneme türü dışında kitap yayımlamamıştır. Sekizinci ve şimdilik sonuncu deneme kitabında (Sessizin Payı, Metis Yay. 2015) edebiyatın işlevi, teselli edici yanları üzerinde düşünürken çok temel bir soruyu okurlara sorar: Yazı neyi kurtarır?

Gürbilek, 1992’den bu yana yaklaşık üç yıllık aralarla deneme kitapları yayınlıyor. Son kitabında öncekilerden biraz daha farklı olarak, edebiyat-gündelik hayat- politika ilişkilerine ağırlık veriyor. Denemeleri karşılaştırmalı edebiyat incelemesi düzeyinde yoğun alıntılar ve literatür taraması içeriyor. Kavramlara, gündelik hayatın politik imkân ve imkânsızlıklarına edebiyatın içinden bakan denemeler bunlar. Yazar, son çalışmasında “adalet” kavramını Dostoyevski’nin, “vicdan”ı Tolstoy’un, “merhamet”i Orhan Kemal’in, “utanç”ı J. M. Coetzee’nin, “Doğu-Batı kutuplaşması”nı Peyami Safa’nın yapıtları bağlamında işliyor.

Gürbilek, kitabın çıkışı nedeniyle kendisiyle yapılan bir söyleşide (Cumhuriyet Kitap, sayı: 1307, 5.3.2015) deneme-eleştiri arasındaki sınır ihlaline, geçişliliğe değinir. Türler arasındaki sınır ihlallerinin yararlı olduğunu, denemeyi gevşeklikten, incelemeyi katılıktan kurtardığını söyler. Denemede üslup kaygısının önemli olduğunu, üslubun konunun gerektirdiği biçimsel zorunluluk olarak ele alınabileceğini, denemenin türün yapısı nedeniyle kavramlara kuşkuyla yanaştığını vurgular. Buna göre denemeci, kavramlar ortamında devinmesine karşın işlediği konuyu kendi üzerinde bıraktığı izlerden yola çıkarak kavrar. Yazar, kendisini daima bir denemeci olarak gördüğünü belirtir.

Gürbilek yaptığı iş üzerine yetkince düşünürken elbette haklıdır: Deneme türü, salt kişisel görüşlerin yazarın dilediğince aktardığı bir yazı alanı değildir. Deneme ile eleştiri arasındaki bulanık sınırda, yazarın içselleştirdiği düşünsel kalıtın etkisiyle ortaya çıkmış referanslı yazılar da denemeye dahil edilir. Bu anlamda deneme, Georg Lukacs’ın deyişiyle, boş bir sayfanın üzerine denemecinin güncel ruh hali ile koşutluk içinde istediğini yazma çabasına indirgenemez. Lukacs’ı izleyelim: “Deneme daima zaten biçimlendirilmiş bulunan bir şeyden bahseder ya da en iyi ihtimalle var olmuş bir şeyden; yani boş bir hiçlikten yeni şeyler çekip çıkartmak yerine sadece bir zamanlar yaşamış şeyleri yeniden düzenlemek, deneme için özseldir. Ve sadece yeniden düzenleyip biçimi olmayandan yeni bir şey biçimlendirmediği içindir ki onlara bağlıdır, daima ‘doğruyu’ söylemek zorundadır onlar hakkında. Başka bir deyişle, özlerini ifade etmek zorundadır.” (Lukacs’tan aktaran: T. W. Adorno, Edebiyat Yazıları, Metis Yay. 2004, s. 13)

Burjuvazinin sağladığı göreceli özgürlük ortamında gelişen deneme türü, Max Horkheimer’ın saptamasıyla “deneyimin ve duyumcu insan zihninin düşünme sürecine hakim olmasını sağlayan kuşkucu zihinler”de düşünsel gereksinimlerin karşılanmasının temellerini atmıştır. Horkheimer Geleneksel ve Eleştirel Kuram’da (YKY, 2005) bunu şöyle vurgular: “Ekonomik ilişkilerin yaygınlaşması, bu kişilerde [Montaigne vb. her türlü ütopyaya karşı güvensizliği olan kuşkucularda-AGY] genel pratik ve kuramsal kültürün hazzı olarak devam eder. Toplumsal yaşam onlara sadece mevcut olanın yeniden üretilmesi olarak görünür. Yeniden üretime ait olan hiçbir şeye, pratik ve tinsel etkinliklere ciddi ciddi saldırmazlar. Oysa bütünü sorgulayan ve onu geçiş dönemlerinde özellikle iç ve dış savaşlar biçiminde tanıyan düşünce ya da eylem, kuşkucular için bir dehşettir. Felsefi kuşku, kimi zaman kendi yandaşlarına ve karşıtlarına yıkım olarak gözükse de, yıkımın tam karşıtıdır. Felsefi kuşku özü gereği muhafazakârdır.” (s. 405)

Deneme türünün kuşkucularda barındırdığı imkânlar, yaşanan ortamdan kaygılanmak, içe kapanış, statükonun savunulması ve sonsuz bir uyum sürecinin zihinsel etkinliklerde egemen olmasına çaba harcamak şeklinde sıralanabilir. Montaigne’deki muhafazakâr özellikler, Horkheimer’a göre yazarın “burjuva mülkiyetinin muhafaza edilmesini güvencelediği için kendisiyle özdeşleştirebileceği bir mutlakıyetçiliğin yakınlaştığını gör[mesi]” ile iç içe geçmiştir. Horkheimer’a göre yeni burjuvaziyi koruyup huzuru sağlayacak olan ulus devletin güvencesi altında: “Yargıda bulunmaktan kaçınma, burada kişinin mesleki yüklerin baskısından uzakta, gereğince kafasını dinleyebileceği kişisel iç dünyaya geri çekilişe dönüşür. Bireysel yaşamda iç dünyaya düşen rol, toplumsal yaşamda kiliselere, müzelere ve eğlence yerlerine, genel olarak da boş zamana düşen rolün aynısıdır. Burjuva döneminde kültürel alanlar, tek tek insanlarda ve toplumsal bütünde, ekonomiden ayrılmıştır. ...Kültür alanında ise ebedi uyum egemendir.” (s. 406)

Artık Gürbilek’in kitabına dönebiliriz. Kitap, “Manzara ve Patikalar” adlı bir giriş yazısı ile açılır. Ardından sıra ile Dostoyevski, Tolstoy, Orhan Kemal ve Peyami Safa üzerine kavramsal analizleri içeren yazılara yer verilir. Son yazı kitabın temel sorusunu/sorununu başlığa taşır: “Orpheus Çıkmazı. Yazı Neyi Kurtarır?” Walter Benjamin ve T. W. Adorno yazarın en sık başvurduğu düşünürler arasındadır. Gürbilek denemeciliğinin ufkunu, yapıtlarını özümsediği Benjamin’in edebiyata-hayata bakışından yararlanarak zenginleştirir. Frankfurt Okulu’nun deneme türüne yaklaşımı ve politik analizleri Gürbilek’in izleklerine yaklaşım biçimini etkiler. Giriş yazısında yer verdiği bir saptama, Benjamin’in “tekil ânın çözümlenmesinde bütünün kristalini keşfetmek” şeklindeki ifadesi yazara göre denemenin ütopyasıdır. Bu söz denemenin ufkunu, temel gerilimini anlatmaya yeterlidir. Lukacs’ın denemenin “bir şey’e gömülmüşlükle ‘tüm dünya’ya genişleme isteği arasında bölünmüş olduğu” saptaması da Gürbilek için temel önemdedir. (s. 14-15)

Yazar, kitaptaki yazıları, imgelerle kavramlar, duygularla düşünceler, edebiyatla politika arasında gidip gelen denemeler olarak niteler. Ona göre deneme “bütünün kristali”nin peşine düşer, ama bunun mevcut olduğunu ileri sürmez. Kitabın yazılış nedenini şöyle açıklar: “İki sorunun eşliğinde yazıldı elinizdeki denemeler. Birincisi: Sessizin (henüz konuşmayanın, konuşma imkânı olmayanın, artık konuşamayacak olanın) payına daima el konur. O el konulan payı geri alabilir mi yazı? İkincisi: Yazının da bir sessizi vardır: Sessizin payına bu kez kendisi el koymadan, oradan kendine bir miras çıkarmadan var olabilecek mi yazı?” (s. 16-17) Bu sorulardan ilkinin politik, ikincisinin etik bir ağırlığı vardır.

Gürbilek, ilk denemede, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını “şeytanın avukatı”, kopuş stratejisinin uygulayıcısı avukat Verges, Nazi Eichmann ve 12 Eylül darbesinin Kenan Evren’i etrafında okur. Raskolnikov’un iki sorusu ile konuyu işler. İlk soru, yasanın ardındaki şiddeti sorgulayan, “neden yasa koyucular kan dökünce suçlu olmuyor da ben suçlu oluyorum”dur. İkincisi ise Raskolnikov’un kan döktükten sonra sorduğu, “kendi yasamı kendim yapacağım diye kan dökmeye hakkım var mıdır” sorusudur. Yazar bütün denemelerinde daima iki kutupsal sorunun, karşıtlıkların içinde yol almaya çalışır. Edebiyat yapıtlarını yazarının niyetlendiği şey değil de, o niyete karşın ilerleyen şey olarak tanımlar. Aynı anda güçlü sorular sorabilen, düşünceleri çarpıştırabilen yapıtları inceler. Tolstoy, Orhan Kemal ve Peyami Safa üzerine yazılarında da karşıt fikirlerin çarpışmasından yararlanarak edebiyatın teselli edici yanları ve yazının kurtarıcı işlevi üzerine düşünür.

Gürbilek, denemeci olarak kendisi için önemli olanın bir yazarın içindeki farklı sesleri konuşturmak, ilk okunuşta duyulmayan sesleri duymak olduğunu yukarıda değindiğim söyleşide vurgular. Denemecinin yapıtlar hakkındaki merakını şöyle açıklar: “Birbirinden habersiz iki metin karşı karşıya gelirse nasıl bir konuşma ortaya çıkar? Ama cevabını baştan bildiğimiz bir karşılaştırmalı edebiyat sorusu değil bu. Daha gerilimli bir şey. Ya da bir metin şu olay karşısında ne düşünür? Ya da o olaya nasıl bir ışık düşürür? Tabii bizim kendi sesimiz de karışır o konuşmaya, içimizdeki farklı sesleri de daha iyi tanırız, ama eğer sadece bizim sesimiz duyuluyorsa orada başarılı olamamışız demektir.”

Yazarın bütün denemeleri sorduğu soruların yanıtlarını açıkta bırakarak sonlanır. Karşıtlıklardan yararlanarak edebiyat-politika ilişkisini kurduğu düzlemde karşılaştığı problemleri teşhis etmekle yetinir. Örnek olarak, Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye’sini Doğu-Batı kutuplaşması bağlamında okuyup edebi temsille politik eylemi birbirini konuşturmak üzere karşı karşıya getirmeyi amaçladığı denemede problemleri ortaya koymakla yetinir. “Fatih-Harbiye kültürel yarığı”ndan Gezi olaylarına/isyanına bakmayı dener. Fatih-Harbiye hattının ulusal gerilim hattı, “milli gövde”nin içindeki bütün diğer çelişkilerin etrafına dizilecekleri temel iktidar aksı olduğunu yazar. Gezi isyanı ile ilişkili olarak antikapitalist Müslümanların “yeryüzü sofraları”nı öne çıkarır. Politik olayları ele alırken sınıfsal analizlerle, sınıf mücadelesinin terimleri ile düşünmekten kaçınır; karşılaş(tır)malar onu ilgilendirir. Gezi’de “devlet şiddetiyle yeni tanışanların bu şiddete çok daha önce, çok daha ağır biçimde maruz kalanlarla karşılaştığı an. Üzerinde mücadele edilen parkın bir zamanlar Ermeni Mezarlığı olduğunun öğrenildiği an. …Cumhuriyetin elden gittiğini düşünenlerin o cumhuriyetin suçlu bir cumhuriyet olduğunu fark ettiği an.” vb. anların saptanması ile yetinir. Edebiyatla ilişki kurmak bakımından çok değerli veriler içeren Gezi isyanını bir direniş dili içinden değil, sınıfla bağını kurmaksızın kimlik siyaseti, kültürel çatışma bağlamında okumayı yeğler. Gelecek tasavvuru denemelerinde yer almaz. Güncel olanın geçmişle bağı çerçevesinde sınırlı kalmış bir dil geliştirir.

Kitabın son denemesi yazarın denemeciliği ve genelde edebiyatı nasıl algıladığını gösteren, okuru çoğul okumalara, sunulan literatürle ilgilenmeye isteklendiren pırıltılı bir metindir. Orpheus miti üzerinden Tanpınar’dan Coetzee’ye, Adorno’dan Blanchot’ya yapıtlar arasında sürükleyici bir seyahate çıkartır okuru. Yazının aynı anda hem kurucu, hem yıkıcı ediminden bahseder. Mitolojide Orpheus’un Eurydike’yi geri getirmek, yokluğuna şekil vermek istediği için onu ikinci kez yitirdiğini, ancak yapıtı mümkün kılanın da yokluğa şekil vermek isteyen bu bakışta bulunduğunu söyler. Yokluk derken sessizlerin payından söz eder. Coetzee’nin sorusu Gürbilek’in de sorusudur: “Sesini yitirmişlerin bu dünyadaki yankısı olabilir mi edebiyat?” Kelimelerle sessizleştirilen, ezilen, kandırılan insanlara aynı kelimelerle bir yazarın nasıl hikâye anlatabileceği sorunu ile ilgilidir. Blanchot’nun “dilin yazara verilmiş bir gerçeği açığa çıkarma aracı olduğu” şeklindeki düşünceye karşı çıkması Gürbilek’ e de yol gösterir. Bu tutum, bana kalırsa, edebiyatın toplumsal-sınıfsal gerçeklikle ilişkisini büyük ölçüde koparması, yazarın -edebiyatın ne’liğini sorgulama iddiasında olsa bile- idealizm içinde sürüklenmesi, yazarlığını, dili oyun gibi görme eğilimine açık bırakması anlamına gelir.

Yazar, Coetzee’nin yapıtları bağlamında edebiyatta kişisel yasın nerede bittiğini, toplumsal yasın nerede başladığını bilmenin imkânsız olduğunu iddia eder. Yas tepkimesi ve melankoli Gürbilek’in bütün denemelerine sinmiştir. Kitabın son denemesinde yıkım çağında -çağımızda- yazının kendini “daimi bir kaçış çizgisi” olarak var edip edemeyeceğini sorar. Estetik özerklik meselesini, kaçış bağlamında böylece gündeme getirir. Yazının “kamplardan oluşmuş bir dünyada kimseyle uzlaşmadan ama sadaka konusu da olmadan yaşayıp yaşayamayacağını” sorgular. Marc Nichanian’ın Edebiyat ve Felaket adlı kitabından hareketle, hayat karşısında çaresizliği deneyimleyen tek dilsel edimin edebiyat olduğunu ve felaketlerin sadece edebiyatın sınırları içinde anlatılabileceğini savunur. Yazının kurtarıcılığına, toplumsallığına inanmaz. Gerçekte örgütlü emeğin siyasal gücüne, umutlu bir gelecek tasavvuruna, sınıf mücadelesine inancını yitirmiş görünür. Bu iddiama destek olarak, Gürbilek’in, eski söyleşilerinden birinde deneme türünü neden yeğlediğini açıklarken, öznellik sızdırmayan bir teorik dili benimsemiş solcu dünya görüşünden geldiğini ve bu dile tepki duyduğunu, kitaplarının tamamını 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra teorilere güveninin iyice sarsıldığı bir dönemde yazdığını söylediğini anımsatayım. (Siyahi sayı:5, 2005)

Yazar, kitabı Adorno’nun yıkıntılar karşısında elde kalan tek teselli olarak “yine de daha iyi bir dünya olasılığına bağlı kalan bakış”tan söz ettiği bir cümlesiyle kapatır. Gürbilek’in Adorno ve Benjamin çizgisindeki denemeciliği Eleştirel Teori’nin sınırları içinde kalır. Hans Heinz Holz’un Frankfurt Okulu Eleştirisi’ndeki (Evrensel Basım Yayın, 2012) müthiş saptamasıyla Eleştirel Teori, kötü gerçeklik (felaketler, yıkımlar- AGY) karşısında öznel-idealist, kişiselci bir isyanı dile getirir. Bu isyan, kendi içinden eleştirinin karşıtını, yani eleştirilen şeyin sağlamlaşmasını üretir. O, Holz’a göre kendisini burjuva öz-bilincin içinde yerleştirdiği ve burjuvazinin evrenle ve öznellikle ilişkisini ortadan kaldıramadığı için sözde eleştiridir. Bu eleştiri sonuçta (felaketleri içeren-AGY) kötü gerçeklik karşısında iflas etmek zorunda kalan “katıksız kendiliğindenciliğe” varır. İşte Gürbilek’in yapıtları, bu çerçevede okunursa, 12 Eylül 1980 sonrası oluşturulan faşizan, apolitik kültürel ortamdan etkilenen yazarın soyut eleştirel dilden neden uzaklaştığı ve deneme türünün nesneyi kuşatıcı, melankolik olma, yas tepkimesine yer verme imkânını içeren dilini neden yeğlediği daha iyi anlaşılır. Yazar, bu tutumu son kitabında da sürdürmektedir. Gürbilek’in diğer kitapları gibi Sessizin Payı’nı da, okurda karşılaştırmalı edebiyat okumaları ihtiyacı oluşturduğu, edebiyatın ne olduğunu sorgulama fırsatını verdiği için konuyla ilgili okurlara zevkle öneririm.

Devamını görmek için bkz.

Emre Kızılgedik, "Bütünün kristalini keşfetmek", Birgün, 2 Temmuz 2015

İletişimden çıkan memleket kitapları dizisinin en güzellerinden biri Tanıl Bora’nın derlediği, birçok önemli yazarın taşrayı anlattığı ve Nuri Bilge Ceylan’ın fotoğraflarıyla bezenmiş Taşraya Bakmak isimli kitaptır. Nurdan Gürbilek’i de bu kitap sayesinde tanımıştım. Gürbilek’in Yer Değiştiren Gölge kitabının içinde yer alan muhteşem Taşra Sıkıntısı yazısından alıntılar yer alır o kitapta.

“Nurdan Gürbilek’in son kitabı Sessizin Payı sessiz sedasız raflardaki yerini aldı” haberi yine pek çok kişi gibi beni de oldukça heyecanlandırdı. Kitap, Walter Benjamin’in “sadece yolu yürüyerek kateden kişi yolun neye hükmettiğini öğrenebilir” cümlesiyle açılıyor ve “tekil anın çözümlenmesinde bütünün kristalini keşfetmek denemenin ütopyasıdır” sözüyle devam ediyor. Ardından da insanoğlunun evrensel çabası olan bütünü kavramak kaygısına cevap arayan birbirinden güzel denemeleri okumaya başlıyoruz.

Michael Haneke, Beyaz Bant filmiyle insanlık tarihinin en büyük soykırımına sahne olan Almanya’da toplumun savaş öncesi haline bakar. Hikâyesini küçük bir Alman köyünde kurar. Vahşete giden yolun taşları, köhnemiş toplum değerleriyle ve bunların harfiyen taşıyıcısı ruhlarla tek tek döşenmektedir. Herkes farkına bile varmadan genel kötülüğün parçası haline gelmektedir. Bu toplumsal girdapta masumlar da vardır ama sisli kötülük havası onları da görünmez kılmıştır. Savaşta neler yaşandığı ise malumdur.

Hannah Arendt ise Kötülüğün Sıradanlığı kitabında İkinci Dünya Savaşı sonrası davalarından belki de en ünlüsü olan ve binlerce Yahudiyi gözünü kırpmadan ölüme gönderen Nazi görevlisi Adolf Otto Eichmann yargı sürecine başka bir gözle bakmaktadır. Eichmann sanılanın ve dönemin medyasının yansıttığının aksine cani falan değildir. Ceza hukuku derslerinde dinlediğimiz suçlu tiplerine de uymamaktadır. Olağanüstü şekilde sıradandır. İnsanı ürkütecek kadar normaldir. Bilinçli bir dava adamı değildir. Sadece kariyer basamaklarında yükselmek uğruna üstlerinin emirlerini harfiyen uygulayan sıradan bir memurdur. Onun şahsında kötülüğün nasıl sıradanlaştığını görürüz. Haneke ve Arendt’in baktıkları ise, toplumsal hayatta kötülüğün sıradanlaşma sürecinin yarattığı sıradan insan tipidir. Toplumu içimizde taşıdığımız ve içinde yaşadığımız topluma benzediğimiz gerçeğidir anlatılan.

Ayrıca, suçu sadece fail de işlememektedir. Eichmann bu suçları tek başına işlemedi. İnsanlığa karşı işlenenlerden başlayarak tüm suçlarda her birimizin tek tek sorumluluk payı vardır. Bu noktada da Gürbilek, ünlü Fransız ceza avukatı Jacques Verges’in “kopuş stratejisi” denen savunmalarından bahseder. Verges, bu savunma stratejisinde bizzat adalet sistemini ve toplumsal düzeni hedef tahtasına koymaktadır. En basit tanımıyla kimse sütten çıkmış ak kaşık değildir. Sessiz kalınarak da fenalığa ortak olunmakta büyük fenalıkların parçası haline gelinmektedir. Zaten Dostoyevski de Suç ve Ceza’da bize eğer başarsaydım sevinçle taçlandırılacaktım, şimdi hapishaneyi boyluyorum” demektedir. Evet, ceza kanunumuzda ihtilal yapmak değil ihtilale teşebbüs etmek suç sayılmıştır.

“Kopuş stratejisindeki” amaç elbette canileri aklamak değil, kamuoyunu harekete geçirmek, toplumsal ikiyüzlülüğü deşifre etmek olmalıdır. Muktedirin ve onun araçlarının gösterdiğinin dışındaki gerçeklerin de geniş toplumsal kesimlerce farkına varılması istenmektedir. Bu bağlamda mesela, Nazi görevlisi Eichmann’ı yargılayan ülkenin pilotlarının elleri hiç titremeden Filistin halkının üstüne bomba yağdırmalarının da ayrıca sorgulanması amaçlanmaktadır. Gürbilek bu yazısında bizi suç ve ceza süreçlerini toplumsal yapıdan ayrı düşünmeksizin yeniden anlamaya çalışmaya çağırıyor. Verges’in dediği gibi “hukuk, savaştan ya da ticaretten ne daha fazla ne de daha az zalimdir.”

Kitabın ikinci yazısı Adorno’nun Ahlak Felsefesinin Sorunları’nda sorduğu “doğru hayat gerçekten mümkün mü, yoksa yanlış hayat doğru yaşanamaz iddiasıyla mı yetineceğiz?” temel sorusuyla başlıyor ve Tolstoy’un vicdanıyla okurunu baş başa bırakıyor. Onun romanlarında sorduğu soruları yineliyor. Nedir peki bu sorular? İvan İlyiç’in Ölümü romanının sonlarında kahramanın sordukları mesela: Doğru bir hayat mı yaşadım? Tamam, iyi bir eğitim gördüm, iyi bir meslek edindim; güzel bir evim, iyi bir evliliğim var, ama doğru bir hayat mıydı benimkisi? Yoksa kocaman bir yanlış olarak mı ayrılıyorum hayattan?

Gürbilek’ten okuyalım: “Tolstoy’un neredeyse bütün romanlarında doğruyu arayan bir adam vardır: Shopenhauer, Spinoza, Hegel ya da Kant okuyan, doğrunun kitaplarda kalmasına gönlü razı olmayan, tıpkı Tolstoy’un kendisi gibi yoksul köylülerin durumunu iyileştirmek için reformlar tasarlayan bir büyük toprak sahibi… Anna Karanina da Levin sormaktadır, neyim ben, niçin buradayım, kişisel mutluluğu nasıl bulacağım? Doğru bir hayat sürebilmek için ne yapmalıyım? Bir zamanlar törenin içinde kıpırdayan doğruluk anı silinmiş, ahlak insanın karşısına buyurgan bir güç olarak dikilmiştir. Tolstoy kahramanı kendi vicdanına danışarak soruyordur şimdi: Doğru bir hayat mı benimkisi?”

Nurdan Gürbilek bu yazısını sanki kendinin de toplumdan yapıldığını bilen buna rağmen yaşadığı kapitalist toplumda özel hayatının sığınabileceği doğruluk alanları arayan ve “fazlalıklarından kurtularak, kutsal sadeliğe ulaşmak isteyenler” için yazmış. Ayrıca yalan üzerine kurulu yaşamı dönüştürmeye çalışanlar ve kendi sorularıyla birlikte kendi “büyük erdemler risalesini” yazmak isteyenler için…

Gürbilek, Sessizin Payı’nda ayrıca, Orhan Kemal’in çocuklarında yoksulluk lekesine, Peyami Safa’da Fatih - Harbiye’ye, Gezi’ye gidiyor, Orpheus Çıkmazı’nda ise yazının neyi kurtardığına bakıyor. Diğer tüm kitaplarında olduğu gibi tekil anı çözümleyip bütünün kristalini keşfe çağırıyor okurunu.

Devamını görmek için bkz.

Hasan Öztürk, "İyi romanlar okuyan ve romanları iyi okuyan eleştirmen", K24, 27 Ağustos 2015

Nurdan Gürbilek, bu ülkenin yokluğundan yakındığı bir edebiyat eleştirmeni. Son olarak Sessizin Payı ile okur karşısına çıkan Nurdan Gürbilek hakkındaki başlangıç cümlemin, iki soruyu barındırdığını hemencecik söylemeliyim. Öncelikle düşünelim; bu ülkenin edebiyat/ roman eleştirmeni kaygısı var mı ve kitapları, yayınevince “deneme” başlığı altında yayımlanan Nurdan Gürbilek “eleştirmen” mi?

Bu ülkenin edebiyat ortamı, Nabizade Nâzım’ın 1892’de yayımlanan “Seyyie-i Tesâmüh” (Hâlâ Güzel, Bordo&Siyah 2004) öyküsünü geride bırakmış gibi görünse de “zevksiz olanlara edebiyat haberi(nin), keçiye kavaldan da beter” olması hâlâ genel ilke. Memduh Şevket Esendal, 1948’de yayımlanan “Hamit İçin Bir Yazı” öyküsünde bugün de önemini koruyan bir edebiyat sorununa işaret eder: Okunmamış olanın eleştirisini yazmak. Esendal’ın öyküsünde “Bizi adam sandıkları için mi okuyorlar sanıyorsun?” diyen, “müellif”ten “muharrir”e evrilen yazar takımının bu ülke için vazgeçilmezliğini “Tarih ve Talih” ile “Dönüştürü” (Golyan Devrimi) öyküleriyle Hayristan diyarında örnekleyen Tahsin Yücel, Sonuncu romanında yerle bir eder bizdeki edebiyat ve eleştirisi adına yapılanları: Selami Harici’nin yirmi dört bin yedi yüz on sekiz sayfalık kitabı Serencam için pek çok tanıtım/eleştiri yazılmış ne yazık ki kitap hiç okun(a)mamıştır. Sessizin Payı kitabı için verdiği mülakatta (Cumhuriyet, 9 Mart 2015) eleştirinin “güdük” kalış nedeni sorusuna; “Eleştiri vakit isteyen, bir ruhsal yatırım isteyen, bağımsızlık gerektiren bir şey. Kitapların zevkle okunup zevkle değerlendirilmesi. Oysa öyle bir vakit yok şimdi, tanıtılması gereken kitaplar var, o kitabı tanıtıp ötekine yetişmek gerekiyor vs.” karşılığını veren Gürbilek’in, “vs.” kısaltması açılsa ne tür gerekçeler çıkardı, kim bilir. Fethi Naci, roman eleştirisi yazıları yayımladıkça selamı sabahı kesenlerin çoğaldığından dert yanmıştı vaktiyle; yokluğuyla eksiklik duyduğumuzun varlığına tahammül edemiyoruz, ne garip.

Uzun soluklu edebiyat dergilerimizden birinde yakın zamanda yayımlanan “Eleştiriye Panoramik Bir Bakış: 0,5+0,5=1 Eleştirmen mi Eder?” (Türk Edebiyatı, Mart 2010) başlıklı yazı, önce eleştirmen ihtiyacını belirliyor: “Tanzimat dönemindeki gibi herkes bir taraf tuttuğundan sanat bertaraf olmak üzere. Türk edebiyatının hiç olmadığı kadar, bugün nitelikli eleştirmene ihtiyacı var.” Dergide, Zafer Acar imzasıyla yayımlanan ve denemeci, eleştirmen, edebiyat tarihçisi türünden olup edebiyata bir biçimde arka çıkmış pek çok adın geçtiği ancak yazının tarihinde altı kitabı yayımlanan Nurdan Gürbilek adının yazılmadığı yazı, beklenen/ ütopik eleştirmenin niteliklerini de açıklar: “Öncelikle edebiyat ortamının dışında bulunan, hiçbir dostluk ilişkisine pirim vermeyen, geçimini bu uğraş üzerinden karşılamayan, irili ufaklı bütün dergileri sıkı takibe alan, birkaç dil bilen, Doğulu ve Batılı edebiyatçılardan iyiden iyiye haberdar olan bir kişiye ihtiyaç var. Öyle bir eleştirmen çıkıp gelmeli ki; şiir öykü, roman veyahut diğer edebi türlerde bir tıkanıklık mı yaşandı, ilk teşhisi o koymalı ve ilk müdahaleyi de o yapmalıdır.” Ara ki bulasın bu eleştirmeni; yaygın halk söyleyişiyle “olsa dükkân senin.”

Edebiyat türleri arasındaki ayrım çizgileri giderek silikleşiyor; türler birbirinin içinde yer alabiliyor artık. Kendisini “denemeci” görmekte ısrarcı Nurdan Gürbilek, yazdıklarına “deneme” adını vermeyi yeğliyor ancak deneme- eleştiri ayrımı sorusu için “türler arasında ihlallerden kimseye zarar gelmez” diyor. Bu durumda, öncekiler ve Sessizin Payı söz konusu olduğunda deneme/ denemeci ve eleştiri/ eleştirmen ayırımı yapanların hakları var demektir. Kendi adıma Nurdan Gürbilek yazılarını, Albert Camus’nün, “Dünya apaçık olsaydı, sanat olmazdı.” (Sisifos Söyleni) cümlesinde dünyanın karmaşıklığına kanıt gösterdiği sanat etkinliğinin yaygın örneği roman aracılığıyla yaşamı kavrayabileceğimiz, retorik kaygısından sıyrılmış “deneme” ve yöntem kurbanı edilmemiş “eleştiri” biçimiyle okumaktan yanayım. Yazdıkları “deneme” olsun; ne var ki, sözü “eleştiri” onun.

Okuma etkinliği olarak eleştiri

Edebiyat ve elbette eleştiri de bir okuma etkinliği kuşkusuz; Sessizin Payı kitabı yazarının, yazdıklarının bir tür “edebiyat okumaları” olduğunu vurgulaması bu nedenle anlamlı bence. Kurmaca metin yazarı yaşadığı evrene bakarak yazıyor, eleştirmen ise evrende yazılanı okuyarak; Montaigne türü “içine bakarak” yazan(ımız) yok artık. Sartre, “[Y]azınsal nesne, ancak devinim içinde var olan bir topaçtır. Bu nesneyi ortaya çıkarabilmek için okuma adını verdiğimiz somut bir edim gerekir ve topaç, bu okuma sürdüğünce vardır. Okuma kesildi mi, kâğıt üzerindeki kara çizgilerden başka bir şey yoktur karşımızda.” (Edebiyat Nedir?) belirlemesinin ardından “yaratırken keşfettiğini, keşfederken yarattığını” fark edecek okuyucu için “dalgın, yorgun, aptal ya da şaşkınsa, ilişkilerin çoğu gözünden kaçacak, nesneyi alamayacaktır; (…) karanlığın içinden sanki rastgele birtakım cümleler çekip çıkaracaktır” uyarısında bulunur. Nurdan Gürbilek’in, “İlk okunuşta duyulmayan sesleri duymak” için okuma biçimi, dingin bir kafanın dikkatli ve eleştirel okumalarıdır kuşkusuz. Tahsin Yücel’in, eleştiriyi “bir okuma deneyiminin aktarılması” (Eleştiri Kuramları) biçimiyle tanımlaması, hangi adla adlandırılırsa adlandırılsın, eleştirinin okumasız olmayacağını gösterir bize. Sessizin Payı kitabının, her biri başka okumaları gerektiren yazıları, Oscar Wilde’ın, Gilbert-Ernest diyalogunda eleştirinin yalnızca bilme değil bilgilendirme çabası olduğuna ve bunun güçlüğüne kanıttır bence. “GILBERT- (…) eleştiri yaratıcılığa oranla çok daha fazla kültür birikimi gerektirir. ERNEST- Gerçekten mi? GILBERT- Kesinlikle. Herkes üç ciltlik bir roman yazabilir. Bunun için hem hayattan hem de edebiyattan bihaber olması yeterlidir. Oysa kanımca eleştirmen, standart tutturmak gibi bir güçlükle karşı karşıyadır. Stil olmadan bir standart oluşturulamaz. Zavallı eleştirmenler açıkça edebiyatın sulh mahkemesinin raportörleri konumuna düşürülmüşler, alışılagelmiş sanat suçlularının cürümlerini kayda geçiren kâtipler gibi çalışıyorlar.” (Sanatçı: Eleştirmen, Yalancı, Katil) Nurdan Gürbilek sırasıyla Dostoyevski, Tolstoy, Orhan Kemal, Peyami Safa ve Coetzee eksenindeki ufuk açıcı yazılarında, okuduklarını sorgulayan aklıyla bir yargıya varan disiplinlerarası eleştirel bir okumayı örneklendirir bize.

Eleştirmenin, sorumluluk üstlenmiş bir okur olduğunu unutmamalı. Nurdan Gürbilek’in, bizdeki roman eleştirisinin yetersizliğine “kitapların zevkle okunup zevkle değerlendirilmesi” türündeki gerekçesi, kurmaca metin yazarının özgürlüğüne koşut biçimde eleştirmenin de metin seçimindeki özgürlüğüne vurgu yapıyor; her iki durumda da “sipariş yöntemi” geçerli değil. Roland Barthes, “[Ç]elişkiye düşmeyi, utanç duymadan kabul edecek kimse var mıdır ki? Oysa böyle bir anti-kahraman vardır gerçekte: metin okuru, okuduklarından haz aldığı zaman bu anti-kahramana dönüşür” (Yazı Üzerine Çeşitlemeler & Metnin Hazzı) derken metin karşısındaki etkinliğini aşka dönüştüren bir okurdan söz ediyor olmalı. Kurmaca metin (roman), okuruna “olaylar sandığından çok daha karmaşık” diyorsa, bu karmaşık durumu aydınlatması gereken de kuşkusuz eleştirmendir; bu nedenle eleştirmen, “anlam” yerine “anlamlar” barındıran edebiyat metniyle iletişime geçerken “içtenlik” ölçüsünü gözden kaçırmamalı. Orhan Pamuk, roman türünü kendi yazarlık serüveniyle örtüştürerek anlattığı kitabında/derslerinde (Saf ve Düşünceli Romancı) “edebi değeri yüksek romanlarda metin ile kurduğumuz yoğun ilişki” ayrıcalığının, nitelikli okurda “farklı olma duygusu” yarattığını söylüyor ki Gürbilek’in “zevkle okuma” önerisini destekleyen bu okuma biçiminin, okuru kurmaca metne ortak eden “alımlama estetiği” ekseninde değerlendirilmesi gerekir. Sessizin Payı yazarı için –önceki kitaplarını da göz ardı etmeden- “romanları iyi okuyan” derken birikimi, işlek/ işlevsel yapacak okumanın bu biraz da duygusal yönünü vurgulamak istemiştim. Dikkatimizi çekmiştir elbette, roman ve eleştirisi çevresinde okuyacaksak hiçbiri de “Türkoloji” mezunu (‘mezun’ sözcüğünü ‘yetkili’ anlamında kullanıyorum) olmayan Berna Moran, Fethi Naci, Gürsel Aytaç, Murat Belge, Jale Parla, Nurdan Gürbilek, Semih Gümüş adları geliveriyor aklımıza da hakemli dergilerin; “şahıslar kadrosu” , “vak’a tertibi” , “zaman” ve “mekân” kompozisyonlu yazılarına YÖK puantörleri dışında bakan olmuyor pek. Sorun “bilgi” ekseninde değil de içtenlikle okuma ve zorunlu yazma ayırımında kanımca.

Kurmacanın öğrettiği gerçek

Nurdan Gürbilek, “edebiyattan dışarıya, dışarıdan edebiyat bak[arken]” bir yandan da “edebiyat dışarıdaki dünyaya, dışarıdaki de edebiyata ışığını düşürsün” istediği yazılarından oluşan Sessizin Payı kitabında edebiyatın yaygın ve etkin türü roman üzerinden edebiyatın işlevinin ne olduğunu gösteriyor bize. Okur karşısına kurgusal ve tematik yönlerin bütünlüğüyle çıkan romanın “bir şey” söylediğinin altını kararlılıkla çiziyor Gürbilek; Terry Ealeton’ın, “Edebiyat yapıtları gizemli bir esinlenmenin ürünü olmadıkları gibi, yalnızca yazarın içinde bulunduğu ruh durumunun incelenmesiyle de açıklanamazlar. Bu çalışmalar birer algılama biçimi ve belirli dünya görüşünü temsil ettiklerinden o çağın ‘toplumsal zihniyeti’ ya da ideolojisi olan egemen dünya görüşü ile bağıntılıdırlar.” (Edebiyat Eleştirisi Üzerine) belirlemesini onaylar biçimde. Eleştirmen Gürbilek, yaşamın gerçeğiyle kurmacanın yalanı arasındaki gölgeli yolda tedirgin ancak istekle, merakla yürüyen okura neden o yolda olduğunu anımsatıyor, gölgeli yolun kavşak noktalarını, geniş mekânlara ulaşabilsin diye aydınlatıyor okura; aradığın ve gideceğin sensin dercesine. Bu, Northrop Frye’in “Zevk sahibi bir insanın edebiyatı nasıl kullanacağını, değerlendireceğini örneklemek ve dolayısıyla da edebiyatın toplum tarafından nasıl sindirilmesi gerektiğini göstermek, işte bu tam da eleştirmenin görevidir.” (Eleştirinin Anatomisi) talimatını bihakkın üstlenip Rita Feslki’nin Edebiyat Ne İşe Yarar? sorusuna verilmiş tatminkâr bir yanıttır.

Hiç de yansız ve nesnel değil Gürbilek’in söylemi, tarafgir ve yönlendirici de değil ama. “Söylenenlerin tekrarı yerine gözünü aç ve edebiyat metninin içine gir de hesaplaş kendinle ve seni çevreleyenle” diyor okura, çünkü iyi roman eğlenerek yazılmaz, eğlence olsun diye de okunmaz. “Türkiye’de devletin otuz yıl önce işlediği suçlar nedeniyle bugün bir kez daha Suç ve Ceza’yı konuşuyoruz. Bir zamanlar cuntadan ‘adaletin keskin kılıcını işletmesini isteyenler, otuz yıl sonra Kenan Evren mahkûm edildi diye adaletin yerini bulduğuna inanmamızı istiyor. Ama yasayla adalet aynı şey değil. Yasa, galibin adaletidir.” (SP, s.41) Gürbilek’in son cümlesini önemseyip Raskolnikov’un “Neden yasa koyucular kan dökünce suçlu olmuyor da ben suçlu oluyorum?” sorusuna tutarlı bir karşılık bulmak için okunmalı değil mi Suç ve Ceza? Stalin Rusya’sında, Hitler Almanya’sında, Mussolini İtalya’sında ve cumhuriyet Türkiye’sinde sorulabilir miydi bu soru, önderleri ayaktayken? Hep birlikte, dünyanın bütün egemen güçlerine “hukuk nerede ve yasa ne zaman güçlünün adaleti olmayacak” sorusunu sorabilecek miyiz ya da şöyle soralım; bu soruyu sormanın anlamsız olduğu günü görebilecek miyiz? Dünyanın her bir yerine bakın, kan gölünün ortasındayız ancak “Yüce amaç uğruna da olsa kan dökmeye kimsenin hakkı var mıdır?” diye soracak Raskolnikov yok bugün. Roman(cı)lar, tarihçinin unut(tur)tuğu bir tarihi anımsattığı için yaşıyorlar bizimle kuşkusuz.

"Savaş ve Barış’ta yüce idealler uğruna kan dökülen, imparatorların bir gün savaşıp bir gün el sıkıştığı, insanların tarihin dizginlenemez akışı önünde bir kibrit çöpü gibi sürüklendiği kaotik savaş ortamında Piyer Bozuhov sorar ahlak sorusunu: ‘On altıncı Louis’yi suçlu saydıkları için idam ettiler, bir yıl sonra gene bir şeyler ileri sürerek bu kez onu idam edenleri öldürdüler o halde kötü olan nedir? İyi olan ne? Neyi sevmeli? Nelerden nefret etmeli? İnsan ne için yaşamalı?’” (SP, s.49) Tolstoy’un Rusya’sını bırakıp kendimize bakalım: İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanıp idam edilenler bugünün manevi önderleri. Nâzım Hikmet’i, Kemal Tahir’i, Necip Fazıl’ı kodese tıkan aynı millî irade; kodesten çıkanlar kahraman, galibin iradesi ise yok oldu. Adnan Menderes’i idam edenler kahramandı o gün ve bayram ilan ettiler kendilerince; yılar sonra Menderes için anıt mezar yapıldı, kahramanların bayramı iptal edildi ve kendileri millet düşmanı sayıldılar. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan, galibin adaleti olan yasayla idam edildiler; bugün sanat eserlerine kahraman seçiliyorlar, mezarlarına çiçekler atılıyor. Bu ülke, “iyi olan kim, kötü ne” sorusunu sorabilecek Bozuhov’un romancısını bekliyor. Nurdan Gürbilek, iyi romanlar okuyor derken çıkış noktam buydu; tarihsel gerçeklikle kurgu böyle getirilebilir yan yana.

1931’de yayımlanan ve Cumhuriyet’in kültür kutuplaştırmasını belirginleştiren Fatih- Harbiye romanından seksen yıl sonraki “Gezi” eylemine çıkan “yarık” içinden, yolu kaybetmeden çıkış, meşakkatli bir uğraş olsa gerek; Nurdan Gürbilek, açık söylemeliyim, Peyami Safa severleri aşacak bir senteze ulaşmış yolun sonunda. “Fatih- Harbiye okurları Safa’nın yüzyıllık kültür savaşlarının sonunu daha o zamandan gördüğünü düşünüyor olabilir. Çünkü Fatih- Harbiye’den seksen küsur yıl sonra ‘Neriman’ oyunu gerçekten ‘Fatih’e verdi. Ülkenin sahici değerlerini, yıllardır ikinci plana atılmış yerli halkını, geleneklerine ve inançlarına bağlı milleti temsil ettiğini söyleyen siyasi kadrolar iktidar oldu. ‘Neriman’ı tırnak içine aldım. Çünkü romanda arzuları, korkuları, kederleri olan bir kadından çok, ulusun seçimine işaret eden bir göstergedir Neriman. Ama ‘Fatih’i de tırnak içine aldım; çünkü o da semtin kendisinden çok, ‘el konan’ anlamının işaretidir.” (SP, s.93) “Cumhuriyet’in yüzyıllık madde- mana formülündeki hesap dışı şeydi Gezi. Seksen küsur yıl sonra Fatih-Harbiye’ye verilmiş bir cevap. Hem ‘Türk İnkılâbı’nın milli gövde anlayışına, hem de devletin ideolojik aygıtına dönüştürülmüş bugünkü yorumuna.” (SP, 104) Aynaya tam karşıdan bakabilmek için aynayı aşağıya çekmiyor Gürbilek, kendisi yükseliyor aynaya.

Edebiyatın iç sorunu olarak yazı

Sessizin Payı kitabının, bizde adını daha çok Barbarları Beklerken romanıyla duyuran Güney Afrikalı romancı Coetzee’nin, Avrupa sürgününden oğlunun ölüm nedenini öğrenmek için dönen Dostoyevski ekseninde gelişen Petersburglu Usta romanından yola çıkılarak yazılan “Orpheus Çıkmazı: Yazı Neyi Kurtarır?” başlıklı son yazısı, öncekilerden apayrı bir konumda değerlendirilmesi gereken bir tür “yazı” yolculuğudur. Dostoyevski, Tolstoy, Orhan Kemal ve Peyami Safa yolculuğunun aksine Coetzee ile edebiyatın kendi içine dönmüştür Gürbilek. “Yazı kurtarır mı? Kurtarırsa neyi kurtarır?” sorusu yalnızca Coetzee’nin değil, Platon’dan bu yana kurtarıcılığı ve yıkıcılığıyla kayıtlara geçmiş bir soru(n) elbette. Yazı, “insanın belleği” olmakla önemli kuşkusuz ancak Phaidros kitabında Platon, insanın belleğini tembelleştireceği gerekçesiyle yolunu kapatır yazının. Nurdan Gürbilek, mitolojik Orpheus öyküsünden esinle sanatın imkânlarını, otorite karşısındaki tutumunu, sessizlerin payını savunabilme gücünü, Coetzze’den Tanpınar’a, Bilge Karasu’ya uzanan yolculuğunda sorgularken, W.Benjamin, T.Adorno, J.P.Sartre, M. Blonchot, M.Nichanian vb. adlarla buluşturur okuru. Yazı, bir özgünlük ve özgürlük sorunu olarak varlık kaygısında. “Yazmasam deli olacaktım” diyen Sait Faik’in, çakının ucuyla kalemi yontup yazmaya başlamasını can sıkıntısını giderme gayreti sayanlar olabilir oysa “Çelme” adlı öyküsü nedeniyle askeri mahkemede yargılanmış ve Medar-ı Maişet Motoru kitabı toplatılmış Sait Faik’tir kalemini öptükten sonra “yazmasam deli olacaktım” diyen. Yazar, ancak o yaz(a)madığında eksik kalacağını düşünür dünyanın, yazınca neyi tamamlayacaktır acaba, kendisince de bilinmeyendir bu. Orpheus, son kez bakmasaydı Eurydike’yi görmek için kurtaracaktı sevgilisini elbette ancak o zaman da yazının varlık nedeni yok olacaktı kuşkusuz. “Ölen oğluna bu dünyada bir ses vermek isteyen bir babanın” ya da “ellisine yaklaşmış, esin perisini yitirmiş, tıkanmış bir yazarın hikâyesi” (SP, 110) olan Petersburglu Usta romanı için Stefan Zweig’in “tasarılarını yaratıcılığın ateşinde eritmiş” Dostoyevski (Dünya Fikir Mimarları) yazısından yola çıkmakta yarar var; “esin perisini yitirmiş” yazar edebi itibarını kurtarmak için dönmüştür belki de Rusya’ya. “Yazının önünde bir Orpheus çıkmazı vardır. Anlatmak gerekir ama anlatamaz. Ölüler diyarına büyücü olarak iner Orpheus; yeryüzüne çıktığında şairdir.” (SP, 144)

Roman için kaygı ve umut

“Herkes yorum özgürlüğünce yetişir romanlarıyla. Sizi bilmem ama ben romansız yaşayamam” sözleriyle bitirmişti içtenlikle onayladığım “Romansız Yaşayamam” başlıklı yazısını Nermi Uygur. Amerika Dersleri kitabının bizde ilk yayımlandığı yıl, Italo Calvino’nun “Kara Koyun” (Adam Sanat, Ağustos 1994) başlıklı yazısını okumuştum; bedeli ne olursa olsun roman okumak gerekliydi artık. Nurdan Gürbilek, görmenin bilincine var(dır)arak bize roman okumayı öğretiyor ama “mesaj alındı” pişkinliğiyle romanların okunmaması gibi bir sorun çıkıyor ortaya bu kez. T.S. Eliot’un, 1923’te yayımlanan “Eleştirinin Görevi” başlıklı yazısındaki, “[E]leştiri yapan kitap ve denemelerin sayıca çoğalması, sanat eserlerinin kendilerinin okunması yerine, onlar üzerine yazılmış eserlerin okunması gibi kötü bir zevki geliştirmiştir.” (Edebiyat Üzerine Düşünceler) çıkarımı; bizde bugün gazetelerin kitap ekleri, öğrenciler için roman özeti kitapları, televizyonların dolgu malzemesi türünden kitap- kültür programları vb. eklenmesiyle kaygıyı gerçeğe dönüştürüyor ne yazık ki. Eliot’tan elli yıl sonra (1971) Doris Lessing, romanına yazdığı “önsöz” yazısında “[E]debiyat öğrencileri, eleştiri ve eleştirinin eleştirisini okumaya, şiir, roman, öykü, yaşam öyküsü okumaktan daha çok zaman harcayabilirler. Pek çok insan bu durumu üzücü ve tuhaf değil de, normal buluyor…” (Altın Defter) derken sorunun gündemden düşmediğini gösteriyor gerçekte. Lessing’in, kendisine; “Lütfen bana eserleriniz hakkında yazılan yazıların, bunları yazan eleştirmenlerin, kaynakların bir listesini gönderin” isteğiyle mektup yazan öğrencilere verdiği “neden yazdığımı okuyup hayatına ve deneyimlerine dayanarak ne düşündüğüne karar vermiyor, bir yorum yapmıyorsun” karşılığını, haddim olmayarak, bilinsin diye okuduğu romanları okumamız için Nurdan Gürbilek, bize söylemiş var sayıyorum.

Onlarca romanı iz sürerek okuyan bize de roman okumanın biçimini ve amacını öğreten bir dikkatin, kurmaca metin yazma arzusu var mıdır acaba? Umberto Eco, “Yaratıcılık bir yana, pek çok bilim insanının içinden hikâye anlatmak geçtiğini, ama bunu yapamadıkları için çok üzüldüklerini söyleyebiliriz; işte bu nedenle birçok üniversite profesörünün çalışma masasının çekmecesi yayımlanmamış berbat romanlarla doludur.” (Genç Bir Romancının İtirafları) diyor ya, Nurdan Gürbilek’in çekmecesinde ne var acaba; merak ediyorum açıkçası.

Devamını görmek için bkz.

Oylum Yılmaz, "Sessizin payından hepimize bir parça...", Sabit Fikir Dergisi, 26 Mart 2016

Son zamanlarda ne bir edebiyat ne de bir eleştiri metni beni böylesine etkiledi; yüreğimi havalandırdı, kaleme sarılmama yol açtı, siyasetle, edebiyatla, gündelik hayatla ve elbette kendimle kurduğum ilişkiye böylesine sirayet etti, Sessizin Payı’ndan başka… Türkiye’de edebiyat eleştirisinin biricik isimlerinden Nurdan Gürbilek, soğukkanlı, cesur, mesafeli ama kesinlikle duygudan yoksun olmayan kalemini edebiyatımız üzerinde oynattıkça, görüyor ve hissediyoruz ki taşlar oturuyor yerine. Onu Yer Değiştiren Gölge’den, Mağdurun Dili’nden, Kör Ayna Kayıp Şark’tan tanıyan, izleyen okurlara da bir küçük haberim olsun, Sessizin Payı bir başka. Hem Gürbilek külliyatında yerini diğerlerinden ayırıyor hem de edebiyat eleştirisi içinde kendisine yepyeni, canlı, cesur, nefes alan, bir sürü kalemi peşine takacak olan bir yer açıyor. Eleştirinin ruhuna sanki yeni bir ruh üflüyor.

Peki nedir bu başkalık, nedir bu yürek hoplatan yenilik? Öncelik, siyasetin bizzat edebiyatın kendisinde var olduğu düşüncesinde sanırım. Sessizin Payı, Gezi, Evren’in yargılanması ve yoksulluk gibi Türkiye siyasetini, kültürünü, vicdanını yakından ilgilendiren meselelere edebiyat üzerinden bakan denemelerden oluşuyor. Haliyle hassas, haliyle dikkat çekici, haliyle üzerinde çok konuşulması, çok düşünülmesi gereken denemeler bunlar. Yazar her zamanki gibi edebiyatın karmaşık yollarında kendisine has bir akıl ve sezgiyle yürürken, peşine taktığı düşüncelerinden yine her zaman olduğu gibi yeni bir edebi metin yaratıyor.

Sırayı bozmayayım ve önceliği Suç ve Ceza’ya, Kenan Evren’in yargılanmasına vereyim. İçinde Kenan Evren’in yargılanması gibi bir beklentiyi taşıyan “yetmez ama evet”çi tavır, Türkiye aydınının üzerine ne kadar da büyük bir gölge düşürmüştü; hatırası daha taze, harareti hâlâ geçmedi. Bu hararetin içine dalıveriyor Gürbilek, Dostoyevski’yle birlikte düşünüyor. Raskolnikov’un, “Neden Napoléon binlerce insanı öldürürken suçlu olmuyor da ben suçlu oluyorum?” isyanının altını kurcalıyor; Kenan Evren’in davası Raskolnikov’unki gibi bir kopuş davası olsaydı ne olurdu sorusu üzerinde geziniyor. Zafer suçluyu terk ettiğinde bir suça dönüşür, bunun öncesinde sade bir siyasi eylemdir. Zafer, Evren’i gerçekten terk etmiş miydi peki, yargılanmasının ardındaki sebep bu muydu; yoksa bambaşka siyasi saikler mi vardı bu yargılamanın ardında? Ve ne bekliyorduk bu davadan? Adaletin işlemesi içimize su serpecek miydi? Gürbilek, bana kalırsa, etkileyici ve evrensel bir soruyla cevap vermeye başlıyor bu sorulara: Şeytanı yargılayan ama sisteme dokunmayan bir adalet mümkün mü? “Türkiye’de devletin otuz yıl önce işlediği suçlar nedeniyle bugün bir kez daha Suç ve Ceza’yı konuşuyoruz. Bir zamanlar cuntadan ‘adaletin keskin kılıcı’nı işletmesini isteyenler, otuz yıl sonra Kenan Evren mahkum edildi diye adaletin yerini bulduğuna inanmamızı istiyor. Ama yasayla adalet aynı şey değil. Yasa, galibin adaletidir.”

Yoksulluk lekesi

Galiplerden ve mağluplardan söz ediyorsak eğer, yoksulluğu görmemek, hayatı başlı başına bir mağlubiyete dönüştüren ve nihayetinde yaşarken öldüren yoksulluğa düşmemek olmaz. Yoksulluk denince şüphesiz akla hemen bu duruma sıcağı sıcağına, kurgusal bir vaka olarak yaklaşan Orhan Pamuk, ya da edebiyatımızda yoksulluğun dilini kuran Latife Tekin geliyor. Ancak Gürbilek, Kemalettin Tuğcu ve Orhan Kemal, merhamet ve şefkat arasında bir ağ dokuyarak yaklaşmış yoksulluğa, yoksulluk lekesi denen şeye. Büyük şehrin yoksul çocuklarının edebiyatımızdaki anlatıcılarına odaklanıyor. Burada koskocaman bir ayrımın da altını çiziyor ama. “İyi edebiyatı, iyi yapan ne?” sorusuna cevap arıyor, Tuğcu ile Kemal arasında gidip gelirken. Tuğcu da yoksul çocukların anlatıcısıdır, Kemal de. Tuğcu kuşkusuz popülerdir, ama Kemal de öyledir. Biri çocuklar, diğeri yetişkinler için yazıyor demek de mümkün değildir. Öyleyse bu iki yazarı kalın çizgilerle birbirinden ayıran, Tuğcu’yu iyi edebiyatın dışına atan sebepler nelerdir? Gürbilek’in cevabını merak edenlere, kitabın sayfalarını tavsiye etmekle birlikte, bir küçük tadımlık verebilirim: “Esas fark, hikayenin sonuna ilişkindir. Tuğcu çocuğu hızlandırılmış yoksulluk okulundan pekiyi ile mezun olur, Orhan Kemal’inkiler sınıfta kalır.”

Ve gelelim Gezi’ye. Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye’sinden, Fatih-Harbiye hattı arasındaki derin yarıktan yola çıkarak anlatıyor Nurdan Gürbilek. Ve Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde yükseldiği söylenegelen bu büyük yarığın kapandığı bir yer olarak dokunuyor Gezi’ye. “Edebiyat gündelik olanın dışına çıkabildiği ölçüde siyasete yeni bir yorum çerçevesi kazandırır. Yalnız bazen tersi olur; gündelik olanın dışına çıkan bu kez politik eylemdir; bu kez o edebiyata keskin ışığını düşürür.” Gezi, keskin ışığını edebiyata düşürebildi mi, düşürebilecek mi, nasıl düşürecek? “Bunun cevabını vermek için henüz erken ama, edebiyat üzerinden gittiğimizde Fatih-Harbiye’nin dile getirdiği kültürel yarığa bakmaktan kendimizi alamayacağımız aşikar. Çünkü Cumhuriyet değerleri de, kapitalizm çarkına oturmuş muhafazakar değerler de bu yarık üzerine oturuyor. Görülmesi gerekense Gezi’nin Fatih-Harbiye hattına verdiği zarar. ‘Bir imkanın ufukta yanıp söndüğü an’.”

Sessizin Payı, disiplinlerarası okumanın doruk noktasına çıkartıyor bizi. Tolstoy’la vicdanı, Dostoyevski ile adaleti, Orhan Kemal’le merhameti, Peyami Safa ile ayrışmayı ve Coetzee ile utancı bugünümüze damgasını vuran siyasi meseleler aracılığıyla kurcalıyor. Edebiyatla dışarıdaki hayat arasındaki etkileşimi, dışarıdaki hayatın edebiyatın içinde nasıl gözüktüğünü görüyor, yazarları, metinleri konuşturuyor. Ve her şey gelip bir şekilde dili buluyor: “Blanchot’nun da yakınlarındayız. Yazının ‘tanrıların olmadığı bir dünyanın dili’ olduğunu söylüyordu. Bir zamanlar tanrıların dili olmuş, şimdi tanrıların olmadığı bir dünyanın dili olan, içinde tanrıların yokluğunun konuştuğu dil. Zamanla tanrıların yokluğunun da yok olduğu, içinde bir boşluk yokmuş gibi davranan dil.”

Sessizin payı hepimize düşüyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.