Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-798-2
13x19.5 cm, 224 s.
Liste fiyatı: 23,00 TL
İndirimli fiyatı: 18,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Nurdan Gürbilek diğer kitapları
Vitrinde Yaşamak, 1992
Yer Değiştiren Gölge, 1995
Ev Ödevi, 1999
Kötü Çocuk Türk, 2001
Kör Ayna, Kayıp Şark, 2004
Mağdurun Dili, 2008
Sessizin Payı, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Benden Önce Bir Başkası
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: Komet
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2011
3. Basım: Kasım 2016

2011 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü

Yazarlar yapıtlarının dünyaya verilmiş benzersiz yanıtlar olmasını ister. Ama bir yapıtın neden benzersiz olduğunu görmek için ona bir başkasının ışığını düşürmek gerekir. Başkaları ne söylerken o bize bunu söylemiştir? Aynı soruyu başkası nasıl, o nasıl yanıtlamıştır? Başkasının probleminin yerine kendi problemini geçirebilmiş midir?

Benden Önce Bir Başkası bir yazarı bir başkasının ışığında okuyan denemelerden oluşuyor. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sını Kafka'nın Dönüşüm'üyle, Kafka'nın Babama Mektup'unu Oğuz Atay'ın "Babama Mektup"uyla, Tanpınar'ın günlüklerini Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ıyla, Benjamin'in Pasajlar'ını Tanpınar'ın Beş Şehir'iyle birlikte okuyan ikili denemeler. Peyami Safa'nın "Şark Nedir?"ini Cemil Meriç'in Bu Ülke'siyle, Cemil Meriç'in Bu Ülke'sini Edward Said'in Şarkiyatçılık'ıyla birlikte ele alan, bir çapraz okuma perspektifiyle birbirine bağlanan karşılaştırmalı denemeler.

Kitapları kütüphane raflarında yan yana, edebiyat tarihlerinde arka arkaya, satış listelerinde alt alta görüyoruz. Ama bir yapıtlar konferansında bir araya gelebilirlerse eğer, gevşek konuşmalar yerini gerilimli bir tartışmaya bırakabilirse, o zaman bize çok daha fazlasını söyleyecekler.

İÇİNDEKİLER
Giriş
Kafka'nın Böceği
Babalar ve Ustalar
Büyük Tıkanma
Tanpınar'da Hasret, Benjamin'de Dehşet
İkizini Öldürmek
Batı'nın Cinsiyeti
Kapalı Kapıdaki Çatlak
OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 9-19.

Benden Önce Bir Başkası bir yazarı bir başka yazarın ışığında okuyan denemelerden oluşuyor. Bir yapıta bir başkasının ışığında bakan ikili okumalar. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sını Kafka'nın Dönüşüm'üyle, Kafka'nın Babama Mektup'unu Oğuz Atay'ın "Babama Mektup"uyla, Tanpınar'ın günlüklerini Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ıyla, Benjamin'in Pasajlar'ını Tanpınar'ın Beş Şehir'iyle birlikte ele alan çapraz okumalar. Peyami Safa'nın "Şark Nedir?"ini Cemil Meriç'in Bu Ülke'siyle, Cemil Meriç'in Bu Ülke'sini Edward Said'in Şarkiyatçılık'ıyla birlikte okuyan, bir ikili okuma perspektifiyle birbirine bağlanan karşılaştırmalı denemeler.

Ama burada bir karşılaştırmadan söz ederken, çoktan edinilmiş bir doğruyu birden fazla yapıt üzerinden örneklemeyi kastetmiyorum. Yapıtın haklarını hiçe saymak olur bu. Dahası, boşu boşuna karşılaştırmak: Zaten bildiğimiz şeyleri bir kez daha gösterir, karşılaştırmadan elimiz boş döneriz. Diğer yandan, her yapıtın kendine göre bir doğrusu olduğu gibi gevşek bir önermeden de yola çıkmıyorum. Yapıta çocuk muamelesi yapmak olur bu da. Bir bakıma onu kayırmak: Onu incitebileceğini düşündüğümüz kıyaslamalardan korur, kendi halinde geçinip gitmesine izin veririz. Bütün bu karşılaştırma probleminin biz-onlar, yerli-yabancı, burası-orası tartışmalarıyla yakından ilgisi olduğunu da biliyoruz. Ama ben buradaki ikili okumalarda oradakinin özgün, buradakinin kopya, ya da tersine buradakinin de en az oradaki kadar iyi olduğunu kanıtlamak üzere yapılan kıyaslamalardan uzak durmaya çalışacağım. Karşılaştırma derken, ister orada ister burada yazılmış olsun bir yapıtın fikirsel-biçimsel problemini bir başkasınınkiyle karşılaştırmayı kastediyorum. Kendinden önce ortaya atılmış problemlerle nasıl bir ilişki kuruyor yapıt? O problemin yerine nasıl kendi problemini geçiriyor? Ya da bazen nasıl o problemin gerisine düşüyor? Daha çok roman, öykü ve denemeden yola çıkacağım; günlüklere, mektuplara, kuramsal yazılara da yer vereceğim.

"Çoktan edinilmiş doğrular" değil, dedim. Ama çapraz okumayı davet eden bazı başlangıç fikirleri var. Birincisi, hiçbir yapıt boşluğa doğmaz; akan nehre sonradan eklenir. Bu dünya bizden önce de düşünülmüştür; bütün yapıtlar kendilerinden önceki yapıtlarla yapılmış bir konuşmanın izini taşır. Modern edebiyatta da böyle bu. Dostoyevski İnsancıklar'da Gogol'le tartışır. Kafka Dönüşüm'de Dostoyevski'nin elli yıl önce sorduğu soruyu, "İnsan mıyım, yoksa böcek mi?"yi cevaplar. Oğuz Atay romanlarını "yaralı donkişotlar"ın, "yeraltında yaşayanlar"ın, "ecinni tayfası"nın, "geviş getiren Oblomov' lar"ın, "hamamböcekleri" ve "metamorfoz"ların yankılandığı bir vadide yazar. Peyami Safa Matmazel Noraliya'nın Koltuğu'nda inançsız kahramanının mistik tecrübe sayesinde bambaşka bir adam olduğunu anlatırken alttan alta hâlâ "ecinni taifesi"yle boğuşuyordur. Bunun her zaman kasıtlı bir konuşma olması da gerekmiyor. Tanpınar "Hayat Karşısında Romancı"da Rus romanının "büyük muzdarip benlikleri"nden, "yeraltı itirafları"ndan, "onulmaz biçarelikler"inden sıkıldığını yazar; ama kendi onulmaz biçareliklerini kayda geçirdiği günlükleri çoktan bir "yeraltından itiraflar"a dönüşmüştür. Cemil Meriç'in "İnsan toplama çıkarmanın konusu olabilir mi?" sorusunun ardında yine bir Dostoyevski kahramanı, insan yaşamının matematiğin yasalarıyla açıklanmasına itiraz eden yeraltı adamı kımıldıyordur.

Her yazar kendinden önce dokunmuş bir metne bir düğüm daha atar, diye bitirebilirdik bu girişi. "Karanfil elden ele"(1) geçer; Gogol Dostoyevski'ye verir, Dostoyevski Kafka'ya geçirir, Kafka Oğuz Atay'a uzatır, Oğuz Atay yanındakine. Metinler böyle böyle çoğalır, edebiyat böyle zenginleşir, deyip geçebilirdik. Yine de diyebiliriz. Ama bir metnin kendinden öncekilere sorunsuzca eklendiğini söylemek, yapıtlar arasındaki konuşmayı hafife almak olur. "Metinlerarasılık" kavramı 1960'ların sonlarında yapıtı yoktan var eden bir yaratıcı-yazar imgesini sorgulamak üzere ortaya atılmıştı. Edebiyat metinleri kendi kendini harekete geçiren bir yaratıcının ürünü değildir, diyordu kuramcılar; böyle el değmemiş bir süreç yok burada, bütün metinler kendilerinden önce üretilmiş metinlerle konuşarak dokunmuştur. Doğru; ama zamanla kavramın içeriğinin değiştiğini de biliyoruz. Artık "metinlerarasılık" denince, bir yazarın kendinden öncekilere şapka çıkarmasını, sonra da kaldığı yerden yoluna devam etmesini anlıyoruz. Kelimelerin elden ele aktarılmasının gergin konuşmalara sahne olabileceği, bir yapıtın kendinden öncekilerle tıpkı ebeveynleriyle kavga eder gibi kavga ettiği, sonunda ortaya çıkan ürünün yalnızca öncekilerle konuşularak dokunmuş bir "metin" değil, aynı zamanda onlarla mücadeleden yapılmış bir "yapıt" olduğu gerçeği görüş alanımızın dışına çıktı.

"Ölmüş kuşakların geleneği," diyordu Marx, "yaşayanların üzerine bir kâbus gibi çöker." Yalnız tarihte değil, edebiyatta da böyle. Bu kâbusu Türkçede en iyi anlatan, çünkü bir kâbus gibi yaşayan yazarlardan biri Tanpınar'dı. Günlüğünde, kendinden önce yazılmış kitapları "kendine çevrilmiş bir silâh" olarak algılamaktan bir türlü vazgeçemediğini yazar. Baudelaire'den, Valéry'den, Proust'tan, Yahya Kemal'den sonra yazmanın onu durmadan "hazin mukayeseler"e sürüklediğinden, "korkunç mukayese arzuları" içinde yazdığından, kendine doğru çevrilmiş silahların gölgesinde kendini bir türlü var edemediğinden söz eder. Modern edebiyat denen yeni bir sayfa açma isteğinin nasıl bir kıyaslama iklimine doğduğunu anlatan çarpıcı cümleler. Şu da Marx'ın "ölmüş kuşaklar" cümlesinin "ölmüş yazarlar" üzerine Oğuz Atay versiyonu: "Tutunamayanların prensi" Selim konuşuyor: "Bana hayatı zehir ediyorlar. Bütün yaşantımı etkileyerek benim için hayatı yaşanmaz bir cehenneme çeviriyorlar. Hepsinin yer aldığı bir roman yazacağım ve burunlarından getireceğim: bana yaptıklarını ödeteceğim onlara."

Dostoyevski'yle Dostoyevski, Gorki'yle Gorki, Kafka'yla Kafka olduğu için bir türlü kendisi olamayan Selim'i böyle anlatır Tutunamayanlar'ın yazarı. "Bütün hayat, bütün insanlık bu kitaplarda anlatılıp bitirilmiş", onların karşısında "kocaman bir beceriksiz Selim" olarak kalmıştır Selim. Şu da Turgut'un yepyeni bir dille konuşma isteğini hem dile getirdiği hem de tiye aldığı ironik versiyon: "Ey insaf sahipleri! Ben ve Olric sizi sarsmaya geldik. Dünya tarihinde eşi görülmemiş bir duygululukla ve kendini beğenmişçesine ve kendinibeğenmişçesinesankibizdenöncebirşeysöylenmemişçesinegillerden olmaktan korkmadan kapınızı yumrukluyoruz. Dilenciler krallığının en küstah soylusu olarak kişiliğimizi burnunuza dayıyoruz. Dinden imandan çıktık. Deli dervişler gibi saldırıyoruz. Açın kapıyı."

Kendinden önce bir şey söylenmemiş gibi konuşma isteği önemsiz değil. Ama kapı kolay açılmıyor. Zaten açıldığında, "dünya tarihinde eşi görülmemiş bir duygululukla" milletin karşısına çıktığında, kendi kelimelerinin arasına Shakespeare'in, Dostoyevski'nin, Kafka'nın, Gonçarov'un, Joyce'un kelimelerinin karışmış olduğunu biliyordu Oğuz Atay. Evet, "canım yazarlar", onlara tutunalım; ama bir "ustalara saygı" safdilliği yok artık burada. Kendinden öncekilerle ilişkiyi problem olmaktan çıkaran bir selam çakıp gitme rahatlığı da yok henüz. Çünkü farkında: Kapı açıldığında milletin karşısına sıradan bir Don Kişot, yapmacık bir Hamlet, orta halli bir Raskolnikov, kendi halinde bir yeraltı adamı olarak çıkmak da var: "Siz, kendini şövalye sanan Don Kişot gibi ilginç de değildiniz üstelik. Özür dileriz, bizi rahatsız etmeyin. Düşünecek meselelerimiz var. Her gün yüzbinlerce insan ölüyor. Ancak ilginç olaylarla uğraşabiliriz. Next please!" Evet, "kuvvet" problemi. Yine Selim konuşuyor: "Gorki'yi kendime benzetmek isterdim ama, rıhtımda un çuvallarını bir taşıyışı var: nerede bende o kuvvet."

Edebi miras probleminin aynı zamanda bir güç problemi olduğunu, bazı yapıtların daha güçlü, bazılarının daha az güçlü, bazılarının hepten güçsüz olduğunu görerek ilerleyebiliriz ancak. Burada "güç" derken bir yapıtın muhteşem ya da kusursuz olmasından değil, güçsüzlükle uğraşırken bile problemini tıpkı Turgut'un dediği gibi "burnumuza dayamasından", bizi kapıyı açmaya zorlayabilecek güçte olmasından söz ediyorum. Problemi önümüze bir Rus'un mu, bir Alman'ın mı, yoksa bir Türk'ün mü koyduğunun fazla önemi yok. Bunu bir "bize görelik" ya da bir "bizbizelik" zemininde; bir "Türkçemiz", bir "bizim edebiyatımız", bir "kendi bünyemiz" vurgusuyla halletmemize de imkân yok. Peyami Safa Matmazel Noraliya'nın Koltuğu'nda Ferit'in inkârdan inanca olan dönüşümünü anlatırken Suç ve Ceza'nın iğreti sonunu, yasaya meydan okuyan Raskolnikov'u ancak inancın yatıştırabileceği imasını sanki bu kez daha inandırıcı bir biçimde, problemi romanın tamamına yayarak yeniden yazmayı dener. Romandaki Dostoyevski göndermeleri (Ferit'in "müstebit ve cimri" teyzesini öldürme hayali, cinayeti "Ben teyzemi öldürürsem varım" fikriyle ya da "kendisinde herhangi bir iş yapmak iktidarının bulunmadığından şüphe eden bir adamın bu iktidarı kendi kendine karşı ispat etme" isteğiyle işleyeceğini düşünmesi, "evdeki ecinniler", "taifei cin yatağı" vs.) Safa'nın bu romanı Dostoyevski'yle konuşarak yazdığını gösterir. Ama sormak zorundayız: Raskolnikov'dan sonra aynı güçle kapımızı yumruklayabilmiş midir Ferit? Bugün Suç ve Ceza'yı Raskolnikov'un Sibirya'daki mahkûmluk günlerinin anlatıldığı bölümüyle değil, münkirin kutsal yasaya boyun eğerek yeniden dirileceği imasıyla değil, onu kan dökmeye iten o temel soruyla hatırlıyor olmamız boşuna mı: Neden toplumsal-kutsal yasaları yapanlar masum insanların kanını dökünce suçlu olmuyor da ben kan dökünce suçlu oluyorum? Bu soru hiç sorulmamış, Raskolnikov hiç yazılmamış, Dostoyevski hiç yazmamış gibi yazmak mümkün mü? Atay kaygılanmakta haklı: Sonunda milletin karşısına sorusunu çoktan cevaplamış, belki de hiç sormamış bir Raskolnikov olarak çıkmak da var. Dostoyevski'nin karşısında güçsüz bir yankıdan, bir Dostoyevski efektinden ibaret kalmak var.

Ya da Dostoyevski'nin bir "yeraltı trajedisi" olarak anlattığı tıkanmışlığı kendi hayatında tekrar tekrar sahnelemek var. Cemil Meriç'i düşünüyorum. Kendini aynı anda hem "prens" hem "parya", hem "dâhi" hem "fırsat yoksulu", hem "düşünce fatihi" hem "tekmelenen köpek", hem "şövalye" hem "kapıcıdan aşağı" olarak tarif ederken, kendi ifadesiyle bir "Dosto" romanından çıkmış gibi: "Ben dünyaya gelişiyle gelmeyişi arasında hiçbir fark olmayan fanilerden biri miyim?" diye sorarken, kendini başkalarından daha soylu, daha bilgili, daha kültürlü, ama buna rağmen daha ezik hisseden yeraltı adamının yazgısını "bu ülke"de bir kez daha tekrarlamaktan öteye geçemiyor. Böyle zor anlarda, Oğuz Atay'ın yarı ciddi yarı şaka müdahalelerini ciddiye almakta yarar var. Yalnızca Dostoyevski'den sonra Dostoyevski gibi yazılamayacağına işaret ettiği için değil. Aynı zamanda Dostoyevski problemlerinin iyice ağırlaştırdığı havayı, Dostoyevski'de pek bulunmayan bir mizah duygusuyla dağıttığı için. İnsanın "onulmaz biçarelikler"ine şakanın gücüyle pekâlâ cepheden yaklaşabileceğini, iyi bir yazarın bu biçareliklerden güç toplayabileceğini hissettirdiği için. Yine Turgut konuşuyor: "Böyle giderse her mahallede bir Dostoyevski çıkacak Olric. Dünya borsalarında Dostoyevski hisseleri düşecek. Her hafta bir Karamazov, yeraltınız kadar yeraltı."

Yazarlar yapıtlarının dünyaya verilmiş benzersiz yanıtlar olmasını ister. Ama bu yanıtların neden benzersiz olduğunu anlamak için bile bir yapıtı başka yapıtlarla karşılaştırmamız gerekir. Başkaları ne söylerken o bize bunu söylemiştir? Aynı soruyu başkası nasıl, o nasıl cevaplamıştır? Başkasının sorusunun yerine kendi sorusunu geçirebilmiş midir? Geçirebilmişse nasıl? Buradaki denemelerde yapıtları bir tartışma ortamında bir araya getirirken cevabını aradığım sorulardan bazıları bunlar.

Bir de ikinci karşılaştırma hattı var. Bir yazarın farklı yapıtlarını birbirinin ışığında okumak bize bir problemin adım adım nasıl şekillendiğini ya da tersine nasıl görünüp kaybolduğunu gösterebilir. Yazarları yekpare bir sözün temsilcileriymiş gibi düşünüyoruz. Oysa "ezilmişler ve aşağılanmışlar" Dostoyevski'siyle "ecinni tayfası" Dostoyevski'si aynı Dostoyevski değildir. Aynı Suç ve Ceza'nın içinde bile birbirini yerinden etmeye yazgılı birkaç ses aynı anda duyulabilir. Toplumsal ya da kutsal yasayı bir güç perspektifinden kurcalayan Raskolnikov'un yaratıcısıyla bu inançsızın kutsalın önünde diz çökerse iyileşebileceğini söyleyen Dostoyevski aynı Dostoyevski değildir. Bize toplumsal-kutsal yasalar hakkında bugün de aynı ölçüde geçerli soruları soran yeraltı Dostoyevski'siyle bütün bu soruları Rus toprağına, Rus ruhuna, Rus Tanrısı'na yabancılaşmış aydınların sızlanmaları olarak paranteze alan Dostoyevski aynı Dostoyevski değildir. Ya da "Taşrada Düğün Hazırlıkları"nda dünyanın önümüze yığdığı sıkıcı görevlerden kurtulmak için sıcacık yatağında "kocaman bir mayıs böceğine" dönüştüğünü hayal eden Eduardo Raban'ın yaratıcısıyla yine bir böceğe dönüşen, ama sonunda yamyassı bir böcek olarak çöpü boylayan Gregor Samsa'nın yaratıcısı aynı Kafka değildir. Sevdiği yazarlara "tutunduğundan" söz eden Oğuz Atay'la sevdiği yazarlara fazla tutunduğu için bir türlü yazamayan "yazamadığı romanların yazarı" Selim'in yaratıcısı aynı Oğuz Atay değildir. Ya da günlüğünde "Biz Steinbeck'in pamuk ve şeftali toplayan işçileriyle birlikte acı çekeriz, Hamlet'in meselesine katılırız. 'Palto' bizi derinden sarar. Batılı değerlendirir, biz severiz" cümlelerini kuran, "bizim samimiyetimiz ve sıcaklığımız"dan söz eden, "bizim pathos"umuzun yazarı Oğuz Atay'la o pathos'un kurcalanmadık yerini bırakmayan Atay aynı Atay değildir. "Türk tarihinin büyük hatırası"ndan, "ırkımızın gizli bir nabız gibi atan tarihi"nden, "çekiç seslerinin gazâ tekbirleri ve zafer nâralarıyle, kılıç, nal şakırtılarıyle yarıştığı muzaffer, mesut devir!"den söz eden Tanpınar'la geçmişin yansıtıcılığını çoktan yitirmiş bir paslı ayna olduğunu anlatan Tanpınar aynı Tanpınar değildir. Bize bedensel zaaftan, zonklayan bir bacaktan, bir uzvunu kaybetme tehlikesiyle yaşamanın nasıl bir şey olduğundan söz eden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nun yazarıyla milli gövdenin işe yaramaz organlarının, hasta uzuvlarının, kangren olmuş taraflarının kesilip atılması gerektiğinde ısrar eden, güçlü "Türk uzviyeti"nin yazarı Peyami Safa aynı Peyami Safa değildir. Dünyanın bütün "makhur ve mağlup kavimler"inin tarih denen savaşı kaybettikleri için kendilerini temsil etme hakkından mahrum bırakıldığını söyleyen Cemil Meriç'le aynı kavimlerin nasıl "Caliban"laştırıldığını görmezden gelen, "Kalabalık Caliban'dır, sevimsiz, pis, ahmak Caliban" cümlesinin yazarı, "Yığın kadındır. Irzını teslim edecek bir zorba arar. Çobansız rahat edemeyen kaz sürüsü"nün yazarı aynı yazar değildir.

Ya da aynı yazardır. Bazen farklı yapıtlarda, bazen aynı yapıtın içinde konuşan bu farklı yazarları birbirinin ışığında okumak bizi hem klişeleşmiş yorumlardan hem koşulsuz hayranlıklardan hem de bir yapıtın bazen kasten görünür kıldığı, bazen çelişkileriyle sahnelediği problemin gerisine düşmekten kurtarır. Bir yapıtı okurken aynı yazarın farklı sesleri arasında bazen kıran kırana olabilecek mücadele üzerinde, ya da bu mücadelenin bazen nasıl başlamadan bastırıldığı üzerine, orada tamamlanmadan bırakılmış cümle taslakları, kırılma noktaları ya da çatallaşmalar üzerine düşünmemizi sağlar. Bu çatallaşmaların neden bazı yapıtlara güç verdiğini, bazılarını güçsüz bıraktığını anlamamızı sağlar.

Ama karşılaştırmayı davet eden başka şeyler de var. Sonuçta aynı tek dünyada yaşıyoruz. Tanpınar Beş Şehir'i yazarken Walter Benjamin hayatta değildi; ama bu dünyadan erken ayrılmasaydı, muhtemelen aynı yıllarda Paris'te Pasajlar üzerinde çalışıyor olacaktı. Tanpınar'ı onunla "baş başa" kalarak okumak hep aynı "sükût suikasti" yorumlarını çoğaltmamıza yol açabiliyor. "Korkunç mukayese arzuları"nı bastıran ya da yapıtlarını kendisiyle baş başa kalarak yazan biri değildi Tanpınar. Bu yüzden burada ben de onu, hemen hemen aynı yıllarda başka bir ülkede, başka bir dilde, başka kültürel basınçlar altında, ama yine Proust'tan, Baudelaire'den, Dostoyevski' den etkilenerek yazan, Tanpınar'ın kendi ifadesiyle söylersem, yine "Freud ile Bergson'un beraberce paylaştıkları bir dünyanın çocuğu" olan, yine bugünün geçmişle nasıl ilişki kuracağını problem edinmiş bir Marksist denemeciyle, Benjamin'le birlikte okumayı deneyeceğim. Biri Yahudi kökenli, Berlinli; diğeri İstanbul'da doğmuş, Müslüman. Biri modernist bir estetikle komünizmi, Yahudi mistisizmiyle tarihsel maddeciliği buluşturmaya çalışıyor; diğeri enerjisinin büyük bölümünü Garp'la Şark arasında bir terkip kurmaya adamış. Yapıtlarında ortak kaygılar, benzer problemler, çarpıcı ifade benzerlikleri var. Ama aynı zamanda büyük farklılıklar: Tanpınar "hayatın mucizesi olan devam"da ısrar ediyor; Benjamin tarihin sürekliliğini parçalayacak "olağandışı, neredeyse kavranamaz ve mucizevi" bir kesinti umuduyla yazıyor. Tanpınar "hasret"in yazarı; Benjamin'in yazdıklarına "dehşet" yön veriyor. Tanpınar kültürü "ruhsal saltanat" la ilişkilendiriyor; Benjamin "sınıf uçurumu"ndan, "barbarlık"tan, "kaba ve maddi şeyler için verilen mücadele"den söz ediyor. Evet, benziyorlar; ama nereye kadar?

Hepimizde bir "Selimlik" olmalı: Dostoyevski'yle Dostoyevski, Kafka'yla Kafka, Tanpınar'la Tanpınar olabilmek gerekir. Ama bir yazarı daha iyi anlayabilmek için, onu başkalarıyla karşılaştırmaktan kaçınmayalım. Çoğu yapıtını "devam zinciri"nin kayıp halkalarını bulmaya adayan "Bursa'da Zaman"ın yazarını, kültürel sürekliliğin daima bir şiddet içerdiğini söyleyen "19. Yüzyılın Başkenti Paris"in yazarıyla birlikte okumak iyi bir başlangıç noktası olabilir. İki yazarın nasıl bir ortak modernlik zemininde buluştuklarını, ama aynı zamanda yollarının nerede bir daha buluşmamak üzere ayrıldığını görebilmemizi sağlayabilir.

Ya da Cemil Meriç. Türkiye'de "çağdaşlaşma" söyleminin ilk değilse bile en sert eleştirmenlerinden biriydi Meriç. 1964 gibi erken bir tarihte yüzünü Doğu'ya dönmüş, Hind Edebiyatı'nı yazmıştı. Kitabının o yıllarda hiç ses getirmediğinden yakınır. Ama bugün Bu Ülke'nin yazarını Şarkiyatçılık'ın yazarıyla, Edward Said'le birlikte ananlar var. Evet, bir benzerlik var. Şarkiyatçılık (1978) henüz ortada yokken yayımladığı Umrandan Uygarlığa (1974) ve Bu Ülke'de (1974) Avrupa'nın Şark üzerine yalanlarını eleştiriyor, "modernleşmek", "asrileşmek", "azgelişmişlik" gibi kavramları Avrupa' nın bilgide yarattığı çarpılmanın ürünü olarak değerlendiriyordu Meriç. Şarkiyatçılık'ın Türkçe çevirisine yazdığı sunuşta "kendimizi batının imal ettiği çarpıtıcı bir aynadan seyrediyor, daha doğrusu bu hayale göre inşa etmeye çalışıyoruz" gibi cümleler kurmuşluğu da var. Aynı yerde, 1960'larda kendisinin de Şarkiyatçılık gibi bir kitap yazmayı istediğinden, ama bunu bir türlü gerçekleştiremediğinden söz eder. Soru, kendi sorusu: "Neden Oryantalizm'e uzaktan veya yakından benzeyen bir kitabın altında bir Türk'ün imzası yok?"

Madem kendisi "korkunç mukayese arzuları"nı bastırmıyor, biz de bastırmayalım. Bu Ülke'nin yazarıyla Şarkiyatçılık'ın yazarı gerçekten aynı şeyi mi söylüyor? Ya da Peyami Safa: Avrupa'da "bütün şarka izafe edilen müşterek vasıflar"dan hoşlanmadığını, "Şarklı denince birbiriyle hiçbir münasebeti olmayan bir Müslümanla bir Budist"in, bir Hintli'yle bir İranlı'nın, bir Arap'la bir Türk'ün aynı toptanlaştırıcı bakışla birleştirilmesine karşı çıktığını, Avrupalı yazarların büyücü ve kaderci, tembel ve hımbıl Şark imgesinden rahatsız olduğunu biliyoruz. O halde "Şark Nedir?"in, "İki Şark Arasındaki Fark"ın, "Şark-Garp Münakaşasına Bir Bakış"ın, "Doğu-Batı Sentezi"nin yazarıyla Şarkiyatçılık'ın yazarı nerede ayrılıyor birbirinden? Ya da kutuplar nerede birbirine yaklaşıyor: "Türk inkılâbı"nı savunan milliyetçi-medeniyetçi Peyami Safa'yla "yobazlık"ı üstlenen inkılap karşıtı Cemil Meriç hangi zeminde buluşuyor?

Ama madem bu soruları soruyoruz, "bize göre" yapılmış bir eleştirinin rahatlığına sığınmayacağız, şu karşılaştırmadan da çekinmeyelim: Batı'nın Doğu'ya hükmedebilmek için nasıl bir Doğu imgesi kurduğu sorusunu, Doğu'nun kendi kendine hükmedebilmek için nasıl bir Batı kurduğu sorusuyla birlikte tartışabiliyor muyuz? Bu soruları birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan sorular olarak sorabiliyor muyuz? Avrupalı yazarların Doğu imgesiyle kendini bazen Batılı, bazen Doğulu, bazen Doğu-Batı sentezcisi sayan Türkiyeli yazarların Batı imgesi arasında nasıl bir fark, aynı zamanda nasıl bir benzerlik var? Peyami Safa'nın romanlarını aynı Peyami Safa' nın "Şark Nedir?"iyle, "Şark Nedir?"i Cemil Meriç'in "Oryantalizm: Sömürgeciliğin Keşif Kolu"yla, "Oryantalizm: Sömürgeciliğin Keşif Kolu"nu Bu Ülke'yle, Bu Ülke'yi Edward Said'in Şarkiyatçılık'ıyla karşılaştırarak okumak, bu soruları kurcalayabileceğimiz verimli bir tartışmanın ilk adımlarını oluşturabilir.

Son bir başlangıç fikri, bu kez Roland Barthes'dan. 1970'lerin sonunda yaptığı bir konuşmada, edebiyatın ütopik yanından söz ederken, "dünyayı değiştirme" yönündeki Marksist önermeye "dili değiştirme" yönündeki Mallarmé'ci önermenin eşlik etmesi gerektiğini söylemişti. Bu "eşlik etme" fikri yalnızca siyasi eleştiriyi modernist edebiyatın kazanımlarıyla ulaşılmış bir başka doğruyu, dilin de bir siyaseti olduğunu görmeye davet ettiği için değil, aynı zamanda eleştirel düşüncenin ancak birbirine uzak kalmış doğruları birbiriyle konuşmaya zorlayarak gelişebileceğine işaret ettiği için de önemli görünmüştü bana. Başlamak için paradokslar iyidir; eleştirel düşünce için daha da iyi. Çünkü iki problemi birbirinin ışığında bir kez daha düşünmeye zorlar bizi. Eğer bu dünya böyle şekillenmişse dil de ister istemez bundan payını alır; öyleyse bu dünya değişmelidir; böyle diyor birinci önerme. Ama ikincisine de kulak verelim: Dil bu dünyayı anlamamızın saydam bir vasıtası değil, o dünyayı var eden ortamlardan biri; eğer dil değişmezse bu dünya da değişmez; öyleyse dil değişmelidir. Bu iki önermeyi birbirinin kuvvetine, ama aynı zamanda zaafına işaret edecek şekilde konuşmaya zorlayabilecek miyiz?

Bu tür çifte problemleri farklı yazarların katıldığı bir tartışma ortamında, Tanpınar'ın sözcüklerini kullanırsam, evet "korkunç mukayese arzuları"yla kurcalayan çapraz okumalar elinizdekiler. Kitapları kütüphane raflarında yan yana, edebiyat tarihlerinde arka arkaya, satış listelerinde alt alta görüyoruz. Sözünü olduğundan güçlü gösterebilmek için kendini kâh o yazardan kâh ötekinden alıntılarla tahkim eden yazılarda, sanki Dostoyevski'yle Kafka aynı şeyi söylüyormuş gibi, sanki Tanpınar'la Benjamin aynı hasret burcundanmış gibi, sanki Cemil Meriç'le Edward Said aynı kabiledenmiş gibi, sanki dünyanın bütün yazarları kolayca geçinip gidiyorlarmış gibi, aynı önermenin emrinde kol kola çalışırken de görüyoruz. Ama bir yapıtlar konferansında bir araya gelebilirlerse eğer, gevşek konuşmalar yerini gerilimli bir tartışmaya bırakabilirse, o zaman bize çok daha fazlasını söyleyecekler.

Kitabın son denemesine, "Kapalı Kapıdaki Çatlak"a gelince. Orhan Koçak'ın yazılarıyla ilgili bu denemeyi bu kitaba alıp almamayı epey düşündüm. Koçak'ın yazılarıyla Adorno'nunkiler arasındaki bazı paralelliklerden yola çıkıyor olsa da, diğerleri kadar ikili bir okuma değil çünkü bu. Ama madem "benden önce bir başkası"ndan söz ediyorum burada, seleflerden ve yol göstericilerden söz ediyorum, benim için de yol gösterici olmuş bir yazarla ilgili bu yazıya burada bir yer var, diye düşündüm. Bir de şu var: Bize hep kapalı kapılardan, kapı dışarı edilenlerden, kapalı kapının önünde ömrünü tüketenlerden söz eden bir yazar, Franz Kafka üzerine bir denemeyle başlayan bu kitabı bu kez kapıdaki çatlaktan söz ederek bitirmek istedim. Kapıda ince bir çatlak var. Eğer olmasaydı, bu yazılar da olmayacaktı.

Notlar


(1) Edip Cansever'in "Yerçekimli Karanfil"inden şu dizeler:

Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte

Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel

O başkası yok mu bir yanındakine veriyor

Derken karanfil elden ele. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Kemal Varol, “Korkunç mukayese arzuları”, Kitap Zamanı, 7 Mart 2011

Aradığımız, belki de sık sık dillendirdiğimiz cümlenin bir başkasının ağzından döküldüğünü fark ederiz günün birinde. Bizden önce bir başkası söylemiştir asıl gerçeği. O işaret etmiştir. Hakikatin asıl cümlesi onun tarafından kurulmuştur. Cümlenin altına onun adı yazılmıştır. Öyleyse, bizim de sezdiğimiz o gerçek nasıl bir bağlam kazanacaktır artık? Bizden önce söylenen bir gerçeği aynen tekrarlamaktan mı geçecektir yolumuz, yoksa kendi yazarlık deneyimimiz için bir basınç teşkil edecek bu durumu yepyeni bir deneyime soyunmak için bir fırsat olarak mı göreceğiz? Yolumuzu tıkayıp bizim bir başkasının taklidi olmamıza mı yol açacaktır bu durum, yoksa yepyeni bir sıçrama tahtası olarak mı belirecektir önümüzde? Bir soru daha var: Nasıl dönüştüreceğiz bu durumu? Dahası dönüştürebilecek miyiz? Bir de tehlike var şüphesiz: Bulduğumuzu sandığımız o gerçeği ifade eden kişi ile aynı şeyi mi düşünüyoruz gerçekten? Ya “gerçek hep başka bir yerdeyse!”

İkili okuma yöntemi

Nurdan Gürbilek, Benden Önce Bir Başkası adlı yeni kitabında, bir yazarı başka bir yazarın ışığında okuyan denemelere yer veriyor. Bir tür ikili okuma yöntemi izleyerek edebiyat metinlerinin öncelik-sonralık bağlamından da öte, edebi metne taşınan, yukarıdakine benzer bir sıkıntının hangi şekillerde dönüştüğü, edebi bir eserin kendisinden önceki metnin ilerisine nasıl taşındığı ya da çoğu zaman neden gerisine düştüğü sorusuna odaklanıyor. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını Kafka’nın Dönüşüm’üyle, Kafka’nın Babama Mektup’unu Oğuz Atay’ın “Babama Mektup”uyla, Tanpınar’ın günlüklerini Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ıyla, Benjamin’in Pasajlar’ını Tanpınar’ın Beş Şehir’iyle ele alan bir okuma yöntemi izliyor. Devamında Peyami Safa’nın Şark Nedir?’ini Cemil Meriç’in Bu Ülke’siyle, Cemil Meriç’in Bu Ülke’sini Edward Said’in Şarkiyatçılık’ıyla birlikte çapraz olarak ele alan kitap, bütün bu karşılaştırma girişimine rağmen aslında iki hat üzerinde ilerliyor.

Kıyastan öte, iki metni yan yana koyup değerlendirmekten de öte, “bir yapıtın fikirsel-biçimsel problemini bir başkasınınkiyle karşılaştırmayı” amaç ediniyor Nurdan Gürbilek. “Başkası ne söylerken o bize bunu söylemiştir? Aynı soruyu başkası nasıl, o nasıl cevaplamıştır? Başkasının sorusunun yerine kendi sorusunu geçirebilmiş midir? Geçirebilmişse nasıl?” Bu sorulardan yola çıkarak, bir tür “etkilenme endişesi”nin uzağında, yukarıda adları sıralanan yazarları yeniden sorgulamaya çağırıyor okurunu. Üstelik sadece bir yazarın bir başkasıyla karşılaştırılmasına imkân sağlayan bir sahne çizmiyor Gürbilek. Bir yazarın kendi önceliyle, kendi metninin içindeki çeşitli seslere de kulak vererek ikinci bir karşılaştırma hattı çiziyor.

Örneğin, Cemil Meriç’in Bu Ülke’sini Edward Said’in Şarkiyatçılık’ıyla birlikte okurken benzer bir yöntem izliyor. Günümüzde çoğu zaman adları yan yana anılan Bu Ülke’nin yazarıyla Şarkiyatçılık’ın yazarının aslında aynı şeyi söyleyip söylemedikleri üzerine odaklanırken, diğer yandan da Meriç’in düşüncesindeki tezatlara çeviriyor bakışları. “Dünyanın bütün ‘makhur ve mağlup kavimler’inin tarih denen savaşı kaybettikleri için” kendilerini temsil etme hakkından mahrum bırakıldığını söyleyen Cemil Meriç’le, aynı kavimlerin nasıl ‘Caliban’laştırıldığını görmezden gelen, “Kalabalık Caliban’dır, sevimsiz, pis, ahmak Caliban!” cümlesinin yazarı Cemil Meriç’in aynı Cemil Meriç olmadığını belirterek çoğunlukla bu ikinci karşılaştırma hattını takip ediyor. Devamında da, Şarkiyatçılık kitabının altında neden bir Türk’ün imzasının bulunmadığı sorusunu soran Meriç’in aksine, bu kitabın altında neden bir Türk’ün, örneğin Cemil Meriç’in imzasının bulunamadığını göstermeye çalışıyor. Gürbilek, Batı’nın Doğu’ya hükmedebilmek için nasıl bir Doğu imgesi kurduğu sorusunun yanında, Doğu’nun kendi kendine hükmedebilmek için nasıl bir Batı kurduğu sorusuyla da tartışmaya açıyor Cemil Meriç’in ifadelerini.

Aynı yöntemi Peyami Safa için de izliyor yazar. Şark Nedir?’in, İki Şark Arasındaki Fark’ın, Şark-Garb Münakaşasına Bir Bakış’ın yazarı ile Şarkiyatçılık’ın yazarının nerede birbirlerinden ayrıldıklarına ya da bu kutupların nerede birbirlerine yaklaştıklarına işaret ediyor. Dahası, Türk inkılâbını savunan milliyetçi-medeniyetçi Peyami Safa’yla, inkılâp karşıtı Cemil Meriç’in hangi zeminde buluştuklarını karşılaştırmalı bir şekilde göstermeye çalışıyor. Yapıtlarında ortak kaygı ve benzer problemlerin öne çıktığı Tanpınar ile Benjamin arasında kurduğu hayali bir karşılaşma sahnesi üzerinden aynı sorunu bu kez farklı biçimleriyle irdelemeye devam ediyor. İki yazar arasındaki benzerlikler kadar farklılıkların nerede başladığını, dahası bu farklılıkların neden kaynaklandığını sorguluyor.

Benden Önce Bir Başkası’nda kimi çifte açmazları farklı yazarların katıldığı bir tartışma sahnesinde ele alan Nurdan Gürbilek, kitabın sonunda gayet etkileyici bir denemeye yer veriyor. Orhan Koçak’ın yazılarıyla Adorno’nunkiler arasındaki bazı paralelliklerden yola çıkan “Kapalı Kapıdaki Çatlak” adlı deneme, yazarın kitabın başından itibaren izlediği ikili okuma yöntemini terk ederek Orhan Koçak’ın yazılarında beliren kimi eğilimlere, onun yazısının dönemeçlerine çekiyor dikkatleri. Kitabın genel yöntemini izlememesine rağmen, bugüne kadar Orhan Koçak’la ilgili yazılmış en çarpıcı yazılardan biri olan “Kapalı Kapıdaki Çatlak”ın bu kitapta neden bir yeri var öyleyse? Kitaptaki her yazar, Tanpınar’ın deyişiyle “korkunç mukayese arzuları” içinde ele alınırken, Koçak’ın yazılarının bu mukayeseden mahrum bırakılmasının sebebi ne? “Ama madem ‘benden önce bir başkası’ndan söz ediyorum burada, seleflerden ve yol göstericilerden söz ediyorum, benim için de yol gösterici olmuş bir yazarla ilgili bir yazıya burada bir yer var’ diye düşündüm.” diyor Gürbilek.

Kendi metinlerinin ipuçları

Benden Önce Bir Başkası’nı asıl kıymetli kılan ifadelerden biri belki de tam olarak burada saklı. Sıklıkla başka yazarlarla ilgili söz alan, onları ikili ya da çapraz okumalar eşliğinde karşılaştıran eleştirmen, kendi metninin ipuçlarını da veriyor bu denemesinde. Yalnız bu da değil. Gürbilek’in, “öznelliğin, sahiciliğin, özgünlüğün ancak hiçbir şeyin o kadar öznel, o kadar özgün, o kadar sahici olamayacağını bilenin önünde belirebileceğini anlatan bir çift yönlü ısrarlı doğruluk arayışının temsilcisi”, “mutsuz bilinç’in yazarı” dediği Orhan Koçak’ın, Türkçede eşine pek rastlanmayan bu girift eleştirel çerçeveye nasıl vardığını, kimden, hangi problemleri devraldığını sorguluyor. “Nesnesinin içine gömülen, ama aynı zamanda sağlam bir kavramsal çerçeve kurmayı hedefleyen, tekille genel arasındaki düğümü bir ‘mekik hareketi’yle çözmeyi deneyen, bütünü dışarıda değil, tam da tekilin içinde arayan zahmetli yazıların” yazarı Orhan Koçak’ın metinlerindeki kırılmalara, kimi yazılarında beliren Vrankoviç (?) figürüne, edebiyat eleştirisine kazandırdığı pek çok kavrama ve onun düşüncesinin arka planına çekiyor dikkatleri. Her zaman olduğu gibi, benzersiz bir üslup ve etkileyici sorularla...

Devamını görmek için bkz.

Gülden Tümer, “Âlem buysa böcek benim”, Yeni Şafak Gazetesi, 7 Nisan 2011

Hiçbir şey ilk defa yazılmıyor. Hiçbir şey ilk defa söylenmiyor. Hiçbir şey ilk defa olmuyor. Ama hâlâ her olan, her yazılıp çizilen kendine has bir yenilik taşıyabiliyor. Ya da şöyle söyleyelim bir özgünlük taşıdığı ölçüde zengin tarihte kendine yer bulabiliyor. Bu tekrarlanma durumu, yeni ve farklı bir şey söylemek isteyen yazara ağır bir sorumluluk yüklüyor elbette. Her bir yazar, kimi zaman sevdiği, kimi zaman kavga ettiği, çokça da didiştiği seleflerinin etkisinde ve fakat bu etkiden kaçmak istercesine yazıyor.

Kitaplar arasında, kaçınılan zaman zaman da kaçmanın mümkün olmadığı bu etkilenmelerin izini süren Nurdan Gürbilek'in Benden Önce Bir Başkası adlı eseri, sevdiği yazarlar arasındaki bağlantıları keşfetmek isteyen okuyucuya bir armağan niteliğinde. Metis Yayınları'ndan çıkan kitap, bir yazarı başkasının ışığında okuyan yedi denemeden oluşuyor.

Neden bir yerde tıkandım kaldım

Benden Önce Bir Başkası'nın temel meselesi yazarların yapıtlarında gözlemlenebilen kendinden önceki ustaların etkisi. Gürbilek konuyu belli başlı eserler ışığında ele alırken, öte yandan yazarların kendi kendilerini diğer isimlerle hangi şartlarda karşılaştırdığına da yer veriyor. Kitapta yer alan Büyük Tıkanma adlı yazıda, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın bir daha yazamayacak olmaya dair korkularına yer veriliyor. "Neden bir yerde tıkandım kaldım" diye hayıflanan ustanın kendini diğer yazarlarla nasıl mukayese ettiği mektuplarından alıntılarla anlatılıyor; "Goethe benim iki manzumeyi yarım yamalak yazabildiğim bir sene içinde 3-4 eser, hem de bütün Avrupa'yı birden sarsan 3-4 eser yazıyordu."

Onlara borçluyum ama yine de çekilsinler yolumdan

Babalar ve Ustalar denemesinde, Kafka'nın babasına seslenişi ile Oğuz Atay'ınki arasındaki benzerliklere ve farklılıklara değiniyor yazar. Kafka, Babama Mektup'ta, babası karşısındaki endişelerini, kaygılarını, korkularını 'büyük bir yazar ama küçük bir çocuk' gibi kaleme alıyor. Bir baba olarak Kafka için fazla güçlü. Oğuz Atay'ın söylemek isteyip söyleyemediklerini kaleme alma zamanı geldiğinde, baba figürünün bu dünyayı terketmiş olması işleri zorlaştırıyor. Onun mektubu daha şefkatli elbette. Bir zamanlar ölmesini istemiş olmanın verdiği suçluluk hissi rahat vermese de. Gürbilek sadece basit bir babaya mektuplar karşılaştırması yapmıyor bu yazısında. Oğuz Atay'ın edebi babalarıyla konuşması olarak alıp öyle yorumluyor yazdıklarını. "Nasıl anne babamıza borçlu olduğumuz duygusuyla, bir an önce onların yolumuzdan çekilmelerini istemek arasında gider gelirsek, Atay da edebi ebeveynleri için benzer duygular beslemektedir" diyor ve Atay'ın Cemil Bey'e seslenişlerinde, daha başka kimlere bir şeyler söylüyor olabileceğine kafa yoruyor.

Diklenme isteğini de bir kenara bırakarak

Kafka'nın Böceği adlı yazısında Gürbilek, bu böceğin, gözlerini yirminci yüzyılın başında bir pazarlamacının yatağında açmadan elli yıl kadar önce Dostoyevski'nin küçük memurlarının, yoksul üniversitelilerinin, yer altı adamlarının kâbuslarında ortaya çıktığını söylüyor: "Dostoyevski kahramanının zihninde yarım asır öncesinden kıpırdar durur Kafka'nın böceği. Ama Dönüşüm'deki hatlarına en çok Yeraltından Notlar'da yaklaşır. Çünkü ne bir kahraman ne de bir böcek olabildiğinden yakınıyordur orada yer altı adamı; madem kahraman olamamıştır hiç olmazsa böcek olabilmelidir." Kafkaesk'in Dostoyevskivari'den farklarına da yine bu minvalde değiniyor Gürbilek. Yeraltı adamının böcekleşme isteğine irtifa kaybederek de olsa diklenme isteğinin eşlik ettiğini söyleyen yazar, Kafka'da işin bir adım öteye götürüldüğünü, kitabın ana karakterinin tam manasıyla bir böceğe dönüştüğünü ve adeta "Âlem buysa böcek benim" dediğini söylüyor.

Devamını görmek için bkz.

Nurseli Gamze Korkmaz, “Benden Önce Bir Başkası”, Kanat Dergisi, Bahar 2011

Nurdan Gürbilek’in, Metis Yayınları’ndan çıkan Benden Önce Bir Başkası adıyla biraraya getirdiği denemeleri, Mart ayında okuyucuyla buluştu. Kitapta yer alan yazılardan “Tanpınar’da Hasret, Benjamin’de Dehşet”, “Bitmeyen Çıraklık: Benjamin ile Tanpınar’da Kayıp ve Kurtarma” başlığıyla Victoria R. Holbrook’a Armağan’da; “Babalar ve Ustalar”, Büyümenin Türkçe Tarihi’nde; “Büyük Tıkanma”, Virgül’ün 118. sayısında; “Batı’nın Cinsiyeti”, “Avrupa’nın Cinsiyeti: Uysal Bakire, Yutucu Dişi, Fetihçi Oğul” başlığıyla Türkiye’de İktidarı Yeniden Düşünmek’te; “Kapalı Kapıdaki Çatlak”, Yeniyazı’nın 4. sayısında daha önce yayımlanmıştı. Kitapta, bu yazıların yeniden gözden geçirilmiş biçimleri ve daha önce hiç yayımlanmamış olan “Kafka’nın Böceği” ve “İkizini Öldürmek” başlıklı yazılar yer alıyor.

Benden Önce Bir Başkası”, yazarının ifadesiyle “bir yazarı başka bir yazarın ışığında okuyan denemelerden oluşuyor” (9). Buna göre Gürbilek, kitapta yer alan “Kafka’nın Böceği”nde, Kafka’nın Dönüşüm’ünü Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı ışığında; “Babalar ve Ustalar”da, Oğuz Atay’ın “Babama Mektup”unu Kafka’nın Babama Mektup’u ışığında; “Büyük Tıkanma”da, Tanpınar’ın günlüklerini Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı ışığında; “Tanpınar’da Hasret Benjamin’de Dehşet”te, Tenpınar’ın Beş Şehir’ini Benjamin’in Pasajlar’ı ışığında; “İkizini Öldürmek”te Peyami Safa’nın “Şark Nedir?”ini Cemil Meriç’in Bu Ülke’si ışığında; “Batı’nın Cinsiyeti”nde, Cemil Meriç’in Bu Ülke’sini Edward Said’in Şarkiyatçılık’ı ışığında okuyor. Kitaptaki son yazı olan “Kapalı Kapılar Ardında”da ise, Gürbilek Orhan Koçak ve Adorno’yu birlikte okumuş. Bu yazılar, bir yandan ele aldıkları yazarlar ve eserlerle, diğer yandan da okuma perspektifleriyle birbirine bağlanan denemeler. Bu nedenle kitapta yer alan yazıların organik bir bütünlüğü olduğu söylenebilir.

Nurdan Gürbilek yaptığı ikili okumalarda, ele aldığı eserlerin birinin özgün diğerinin ise kopya olduğunu göstermeyi değil, her iki eserde ele alınan fikirsel-biçimsel problemleri karşılaştırmayı amaçladığını söylüyor: “Kendinden önce ortaya atılmış problemlerle nasıl bir ilişki kuruyor yapıt? O problemin yerine nasıl kendi problemini geçiriyor? Ya da bazen nasıl o problemin gerisine düşüyor?” (10). Gürbilek’in kitaptaki denemelerle amaçladıkları, bir yandan Julia Kristeva’nın metinlerarasılık kavramını diğer yandan da Harold Bloom’un Etkilenme Endişesi’ni hatırlatıyor. Gürbilek, “Babalar ve Ustalar”da bu iki kavrama değinerek metinlerarasılığın kimi zaman eğlenceli bir oyuna dönüşse de zaman zaman kaygı nedeni de olabileceğini söylüyor (59). Yine de, bu denemelerde meseleyi ne tam olarak metinlerarası ilişkiler bağlamında ne de Harold Bloom’un kast ettiği anlamda edebî etkilenme biçiminde ele alıyor. Bu yazılar, yukarıda da değinildiği gibi ele alınan iki eser arasında yapılan karşılaştırmalara dayanıyor.

Okuyucu, Nurdan Gürbilek’in Benden Önce Bir Başkası adlı kitabında dikkatli bir okurun ve titiz bir araştırmacının zevkle okunan denemelerini bulacaktır.

Devamını görmek için bkz.

Berrin Karakaş, “Kapıda ince bir çatlak var”, Radikal Kitap Eki, 11 Mart 2011

Kıpırtılı bir kitap Benden Önce Bir Başkası. Safa’nın Matmazel Noraliya’sının koltuğunda, Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’unu yeniden manevi aleme, İncil’e davet eden Sonya’sı oturuyor. Tanpınar’ın ‘arkasından tanrısı çekilmiş’ şekli, Benjamin’in ‘aura’sını yitirmiş nesnesini andırıyor. Dostoyevski kahramanının zihninde yarım asır öncesinden kıpırdıyor Kafka’nın böceği. Medeniyeti, aydınlığı, ilerlemeyi belirten safa sözcüğünün içinde, aynı zamanda bir ruhsuzluk (soğuk matematik disiplini) kıpırdıyor. Muhteşemin içinde, dehşet...

Edip Cansever’in Yerçekimli Karanfil şiirinden “Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte/ Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel/ O başkası yok mu bir yanındakine veriyor/ Derken karanfil elden ele” dizeleriyle ilk dipnotu düşse de Gürbilek kitabına, elden ele geçmekten öte, karanfilin hangi ellerde hangi sebeplerle solup, hangi ellerde hangi sebeplerle canlandığının da altı çizilmesi gerektiğini hatırlatıyor. Keza Julia Kristeva, metinlerarasılık kavramını 1960’larda ortaya attığında, kavram, yapıtı yoktan var eden bir yaratıcı yazar imgesini sorguluyor, edebiyat metinlerinin kendilerinden önce üretilmiş metinlerle konuşarak dokunmuş olduğunu söylüyordu. Oysa artık metinlerarasılık dendiğinde “Bir yazarın kendinden öncekilere şapka çıkarmasını, sonra da kaldığı yerden yoluna devam etmesini” anlıyoruz. Kavgasız gürültüsüz, kaygısız, kedersiz bir yürüyüş...

Ebeveynleriyle kavga etmeyen çocuk var mıdır ki, kendinden önceki yazarlarla, kendini büyüten yapıtlarla gül gibi geçinip giden yazar olsun? Bu yüzden kendinden önce yazılmış kitaplar “Kendine çevrilmiş silah” Tanpınar’a. Bu yüzden Oğuz Atay’ın Selim’i kendinden öncekilerin bütün hayata, bütün insanlığa dair anlatıp bitirdikleri karşısında şakayla karışık bir kavgada hep. Bu yüzden “Kocaman beceriksiz bir Selim” o. Bu yüzden Nurdan Gürbilek, Marx’ın “Ölmüş kuşakların geleneği, yaşayanların üzerine bir kabus gibi çöker” tahlilini edebiyat için de uygun görüyor. Bu ‘kabusun’ içinden Tutunamayanlar gibi bir romanla çıkan da var, Tanpınar gibi Büyük Tıkanma’yı yaşayacak kadar kaçak güreşen de. Peyami Safa gibi yolun yarısında Nietzsche’den gelen ‘Hidayetsiz dehşet’ten kurtulup, tereddüte son veren, ikizini öldürerek edebiyatına yazık eden de, Kafka gibi böceğe dönüşerek babasına ve Dostoyevski’ye gereken cevabı veren de. “Sevgili okuyucularım, sizin dinlemek isteyip istemediğinizi bilmem, ama şimdi size niçin bir böcek bile olamadığımı anlatmak istiyorum. Şunu bütün ciddiyetimle belirteyim, pek çok kez böcek olmayı istedim. Ne yazık ki buna erişemedim” itirafında bulunuyor Dostoyevski Yeraltından Notlar’da. Kafka, yarım asır sonra, “İnsanlığı askerlik, ticaret ve girişimcilikle, yazarlığı asalaklıkla özdeşleştiren burjuva yasasının hepten geçersiz olacağı yere” gidiyor Dönüşüm’de. “Dünya böyle kurulmuşsa, alem gerçekten buysa, böcek benim” diyor.

Benden Önce Bir Başkası’nda pek çok soru soruyor, sorduruyor Gürbilek. Yakaladığı benzerliklerle umut veriyor. Yanı sıra “Evet benziyorlar, ama nereye kadar?” sorusunu sormayı da ihmal etmiyor. Birbirlerinden değil ama aynı kaynaklardan etkilenmiş iki isim Benjamin ve Tanpınar ikili okumaların en enteresan ikilisi. Acaba bu ikisi Paris’te bir karşılassalardı neler konuşulardı? Proust, Mallerme, Baudlaire tamam da, sıra Marx’a geldiğinde ne olurdu? Gürbilek, “Tanpınar Benjamin’i fazla radikal, fazla isyankar, düpedüz komünist bulurdu. Benjamin’se Tanpınar’ı kendine döneyim derken muhteşem rüyaya fazla kapılmakla, yalnız milli olan şeylerin peşindeki darlaşmayı övmekle, hepsinden önemlisi kültüre daima eşlik eden dehşete gözlerini kapatmakla suçlardı” diye cevap verse de kısa yoldan, uzun yolu da anlatıyor rüyalardan dehşetli gerçeklere. Kitaptaki tek ‘tek okuma’, Adorno’yla yazıları arasında paralellik kurulmasına rağmen Orhan Koçak’a dair yazılan son bölüm ‘Kapalı Kapıdaki Çatlak’. Seleflerden bunca söz etmişken Gürbilek’in seleflerinden Orhan Koçak’ı kitaba misafir etmesine şaşmamak gerekir. Çünkü kapılar kapalı değil. Kapı dışarı edilenler, kapalı kapılar önünde ömrünü tüketenler kadar, büyük bir cesaretle kapılardan girip ‘savaşanlar’ da var. O güzelim cümlesiyle Gürbilek’in “Kapıda ince bir çatlak var. Eğer olmasaydı, bu yazılar da olmayacaktı.”

Devamını görmek için bkz.

Kerem Eksen, "Gerilim ve mutluluk", Express Dergisi, Ekim 2011

Marx vakti zamanında söylemişti: "İnsanlar kendi tarihlerini yaparlar, ancak istedikleri gibi değil."

Sonra da eklemişti: “Tüm ölü kuşakların geleneği yaşayanların üzerine bir kâbus gibi çöker.” Nurdan Gürbilek’in Benden Önce Bir Başkası’na Marx’ın bu hatırlatmasından hareketle yaklaşmak yerinde olsa gerek. Nitekim Gürbilek de kitabının başlarında bu sözü anıyor ve ekliyor: “Yalnız tarihte değil, edebiyatta da böyle.” Oysa biz okurlar, bir kitabın başına ne kadar donanımlı ve soğukkanlı bir halde oturursak oturalım, bir nevi yenilik ve “biriciklik” heyecanının rüzgârına kapılmadan edemeyiz. Şu veya bu şekilde modernist bir sanat anlatısına bağlı olduğumuz için olsa gerek, edebiyattaki “devrimler” bizi ziyadesiyle etkiler. Edebiyat tarihini —özellikle de modern zamanların edebiyatını— bir doğumlar, yıkımlar, kopuşlar ve yenilikler tarihi olarak okumayı severiz: Bir gün Cervantes çıkagelmiş, yapılmayanı yaparak ilk romanı yazmıştır; Flaubert çıkagelmiş, gerçekçi tavrıyla Hugo’nun lirik dünyasını yerinden etmiştir; Proust hafızayı ve zamanı romanın merkezine taşıyarak Flaubert’in gerçekçi aynasını parçalamıştır; derken Joyce, derken Kafka, derken Butor... Marx’a dönelim: İnsanlar tarihi (ve devrimleri) kendi seçtikleri koşullarda değil, hazır buldukları, geçmişten devralınan koşullarda yaparlar. Bu sözden yola çıkıp edebiyata doğru yol alırken, Dostoyevski’nin “hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık” sözünü hatırlayabiliriz belki. Bir kâbustan çok bir huzurun ifadesi gibi okunabilecek olan bu söz başka bir tarih anlatısına götürür bizi. Bu kez edebiyat tarihine bir etkilenmeler manzumesi olarak bakmak daha doğru görünür. Yapıtları, yaratıcı zihinlerden neşet eden kıvılcımlar olarak değil, (Gürbilek’in Cansever

göndermesini ödünç alarak) “elden ele geçen karanfiller” gibi gördüğümüzde, yazarlar arasında şaşırtıcı akrabalıklar bulabilir, kendimizi sakin bir gelenekler tarihinin parçalanmaz akışına bırakabiliriz. Çoğunlukla iki yazarın birlikte okunduğu bu yazılarda, Gürbilek’in tercihini ikinci okuma biçiminden yana koyduğu ve edebiyat tarihini kopuşlardan ziyade bir etkilenmeler manzumesi olarak görme eğiliminde olduğu düşünülebilir. Ancak Marx’ın sözünü ettiği kâbus, burada kilit öneme sahip: Gürbilek böyle bir okuma yaparken, her şeyden önce bu etkilenmeler tarihinin sakin kabullenmelerden ve mütevazı “ustalara saygı” gösterilerinden ibaret olmadığını anlatmak istiyor. Bu etkilenme hikâyeleri, daha çok “gergin konuşmaları” ve “ebeveyn kavgalarını” getiriyor Gürbilek’in aklına. Ya da bir tür kâbusu... Etkilenme süreci her şeyden önce derin endişelere, bazen özgüvenin silinip gitmesine, bazen de hudutsuz bir öfkeye yol açıyor. Sonradan gelmiş olmanın verdiği gerginlik, bütün bu etkilenme ilişkisine damgasını vuruyor.

Ancak Gürbilek bu gerginliği basit bir olumsuzluk ya da yetersizlikten ziyade, bir verimlilik umudu olarak görüyor. Tanpınar’ın konu edildiği “Büyük Tıkanma” metni buna iyi bir örnek. Tanpınar’ın günlükleri, Goethe’yle, Valéry ile ya da Yahya Kemal’le girdiği “hazin mukayeseler”den hep yenik çıkan bir başarısız şair portresi sunuyor bize. Ancak Gürbilek, bir üstadlar geçidi halini alan bu geçmişin yol açtığı Tanpınar’cı hüzünden çok, onun yanıbaşında —belki de tam ortasında— oluşan gerilime çeviriyor bakışını.

Bu noktada “gerilim” kavramının sadece bu kitabın değil, tüm Gürbilek külliyatının ana damarlarından birini oluşturduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Gürbilek’in, eserleri “beğendim/ beğenmedim” indirgemeciliğiyle değerlendiren bir jüri-eleştirmen tavrına uzak durduğunu biliyoruz. Ancak bu, onun okuduğu yazarlara soğuk bir mesafe duygusuyla yaklaştığı ve beğeni konusundaki yargıyı tamamen okura bıraktığı anlamına da gelmiyor kesinlikle. Gürbilek çoğunlukla karşılaştırdığı iki yazardan birini diğerine tercih ettiğini bize sezdirmekten ya da açıkça ifade etmekten geri durmuyor. Sözünü ettiğimiz “gerilim” fikri de, buradaki tercihin anahtarı konumunda. Örneğin bir Dostoyevski okuru olarak Tanpınar’ın, yeraltının gerilimlerine katlanmak ve bunları roman dünyasına katmak konusunda yeterince cesur davranmadığını söylemekten çekinmiyor Gürbilek. Aynı Tanpınar’la Walter Benjamin birlikte okunduğunda, Gürbilek tercihini ikincisinden yana koyuyor: Evet, geçmişe yönelik ortak dikkatleri, bu iki yazarı yakın perspektiflerden okumamız için büyük olanaklar sunuyor olabilir. Ancak biraz derine indiğimizde, diyor Gürbilek, iki yazarın geçmişten aynı anlatıyı çıkarmadıklarını, Tanpınar’ın geçmişi “hayatın ahenk içinde olduğu mesut çağlar” şeklinde gördüğünü, Benjamin’inse bir barbarlıklar dizisi olarak ele aldığını hatırlatıyor. Gerilim teması, bu kez de geçmişin bugüne taşınmasında anlam kazanıyor.

Kafka ile “ondan önce” yazmış olan Dostoyevski arasındaki karşılaştırma, bu “gerilim” kıstasının en berrak şekilde gözler önüne serildiği anlardan biri. Gürbilek burada kendini böcek gibi gören insanların doldurduğu Dostoyevski dünyasıyla, geri dönülemez biçimde böceğe dönüşmüş olan Gregor Samsa’nın dünyasını yan yana okuyor. Buradaki somut farklılıklardan biri şu: Dostoyevski’nin büyük romanlarında biraz da beklenmedik bir haber gibi çıkagelen kurtuluş umudu, Kafka’nın eserinde tamamen kapı dışarı ediliyor. Dostoyevski’nin kendini böcek gibi gören insanı, ender aydınlanma anlarında kendini Tanrı’nın merhametli bakışı altında görebilecek ve insanlığa dönmeye dair bir umut taşıyabilecek halde. Ancak Kafka’nın böceği, sadece bir böceğin yaşamını sürdürmek durumunda. “Gerilim” teması, kurtuluşun imkânsızlığı fikriyle bir arada çıkıyor artık karşımıza. Ve Gürbilek eninde sonunda tercihini bu imkânsızlıktan, bu şifasızlıktan, yani Kafka’dan yana kullanıyor. Ancak Gürbilek’in diğer kitaplarından da bildiğimiz gibi, bu gerilim ve beraberindeki “kurtuluşun imkânsızlığı” tercihi, Gürbilek’in bir yılgınlık yazarı olduğu anlamına gelmiyor. Bu imkânsızlık, bu kurtuluşsuzluk, saf bir melankolinin değil, yeni bir varoluş imkânının belirtisi olarak karşımıza çıkıyor Gürbilek metinlerinde. Kurtuluşun imkânsızlığı bizi hiçliğe değil, içinde muhtelif kuvvetlerin çarpıştığı, karşılıklı hücumlar ve dirençlerle örülü bir yaşama götürüyor bir anlamda. Gürbilek’in, Tanpınar’ın ustaları karşısındaki hüznünden bir gerilim çıkarmaya çalışmasının sebebi de bu. Bu yolla Gürbilek’in yazardaki yaşamsallığı harekete geçirmeye çalıştığını, Tanpınar’ın girdiği yeraltından sadece sefil “Kırtıpil Hamdi”yi değil, romancı Ahmet Hamdi Tanpınar’ı da çıkarmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Benden Önce Bir Başkası’nda, Nurdan Gürbilek yazarlığının da kendine has bir gerilim hattı üzerinde gidip geldiğini görmek mümkün. Bu gerilimin ya da gerilim arayışının bizzat Nurdan Gürbilek’in yazarlığını da kışkırttığını, onu sürekli yeni hedeflere, yeni okumalara ve yeni fikirlere sürüklediğini söyleyebiliriz. Son söz olarak, kitabın Orhan Koçak’ı konu alan son yazısından bir alıntı yapalım. Gürbilek, Orhan Koçak okuduğu zaman aklından geçenleri şöyle tarif ediyor: “Bir düşünce iç gerilimlerinin hakkını verebilirse, dikkatini varacağı sonuç kadar izlediği yola da çevirebilirse, cümlelerine sızan sahtelikleri bir bir ayıklayabilirse, kendi ahmaklıklarının da bir bağlamı olduğunu anlayabilirse, kendini aldatmadan kendi sınırlarına kadar ilerleyip geri dönebilirse, kendi kendine uyguladığı zulümden direnç kazanarak çıkabilirse eğer – bilgi böyle böyle yanlışlığından uyanabilirse, yanlış yavaş yavaş doğruya dönüşürken çakan ışık yalnızca hakikat değil, mutluluk da vaat edebilir.”

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.