ISBN13 978-605-316-100-4
13x19.5 cm, 240 s.
Liste fiyatı: 27.50 TL
İndirimli fiyatı: 22.00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
AYIN ARMAĞAN KİTABIAYIN ARMAĞAN KİTABI
Bebek Töreni
1. Basım
Liste Fiyatı: 16.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Kadınlık Daima Bir Muamma
Osmanlı Kadın Yazarların Romanlarında Modernleşme
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan, Eylem Can
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak Deseni: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: 2017
2. Basım: 2018

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde yazılmış ilk kadın romanı, Zafer Hanım’ın 1877 tarihli Aşk-ı Vatan’ıyla başlayan bir serüvene davet ediyor okuru Ayşegül Utku Günaydın.

Tanzimat’tan sonra oluşan siyasal, kültürel gelişmelerin kadın hareketine hazırladığı zeminin, kadınların dergi ve gazetelerde kolektif olarak şekillendirdiği edebiyat geleneğinin, Osmanlı kadın yazarların romanlarında modernleşmenin izleri sürülüyor kitapta. Hem kadının serüveni otuz roman analiz edilerek çiziliyor, hem unutturulan kadın yazarların yazmak, varolmak, ben diyebilmek için, kadın hakları için verdikleri mücadele hatırlatılıyor. Geleneğin ürettiği kodlarla mücadele ettiği için yalnızlaşan yeni kadının annesizliği; kadının kimliğini tehdit eden baba, kardeş, kayınvalide, koca gibi baskı figürleri ile bu yeni kadın karşısında bocalayan “aşırı alafrangalaşmış”, “zayıf karakterli” ve aydın erkeklerin ruhsal dengelerini yitirişi ele alınıyor.

Halide Edib’in Heyûlâ adlı romanında bir erkek karaktere söylettiği “Kadınlık daima bir muamma!” cümlesinden esinlenen kitap, kadınlığın erkeklerin gözünden bir bilmece gibi hep gizemli ve anlaşılmaz bir varlık olarak sunulmasının derinlerine inmeye, edebiyatın mahiyetini anlamaya çalışıyor.

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Giriş

Birinci Bölüm
Osmanlı Kadınlarının Özneleşme Mücadeleleri
A. Tanzimat Sonrası Reformlar ve Kadın Hareketinin Yükselişi
1. Siyasal ve Kültürel Gelişmeler
2. Kadın Sorunu ve Terakki Fikri
3. Terakki Düşüncesinden Kadınlık Mefkûresine (1876-1908)
4. "Kadınlık Yalnız Meyve Değildir!"
B. Kadın Olarak Yazmak
1. Kadınların Edebiyatı
2. Kadın Kimliğini Simgeleştirmede Toplumsal Cinsiyetin Rolü
3. Osmanlı-Türk Romanında Kadın İmgesinin Dönüşümü

İkinci Bölüm
Kadın Üzerindeki Baskı Mekanizmaları
ve Yalnızlaşma

A. Anneler ve Öksüz Kızları: Kadınlık Mirasının Reddi
B. İhtiyatsız Babalardan Kötücül Üvey Annelere
ve Fitne Fücur Kayınvalidelere
C. Dandini Beylerden Maksat Adamlarına
Kadın Erkek İlişkilerinin Tipolojisi
1. Bir Zevcin Anatomisi
2. "İzdivacı Oyuncak Zannedenlerden Değilim!"
3. Gizemliliğin Morfolojisi, Skopofili ve Fetiş Nesnesi
Olarak Kadın
4. Histerik Erkekler, Melankolik Kadınlar
D. Soğuk Odalardan Sisli Gecelere Yalnız Kadınlar

Üçüncü Bölüm
Modernleşme Sürecinde Kadın Kimliği
A. Kolektif Bir Kadınlık Değerine Doğru
B. Serbest Zaman, Sanat ve Çalışma
C. Kadın Okur ve Tersine Etkilenme
D. Gayya Kuyusuna Düşen Kadınlar

Sonuç

Ek: İrdelenen Romanların Özetleri

Kaynaklar
Dizin

OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 13-18

Meşrutiyet’in 1876 yılında ilanından Cumhuriyet’in kuruluşuna uzanan dönemde kadın sorunu ve cinsiyet ilişkileri, modernleşme paradigmasının doğal bir uzantısı olarak ele alınmıştır. Çünkü kadınlık ve kadın kimliği modernleşmenin önemli simgelerinden biriydi. Bir simge olmasının yanı sıra derin bir toplumsal değişimin izlerini kadın kimliği üzerinden görmek mümkündür. Fakat cinsiyet konusu hiçbir zaman tek taraflı ele alınabilecek bir olgu olmadığı için doğası gereği erkek bakışının da sorgulanmasını gerektirir. Osmanlı’nın bu dönüşüm aşamasında kadınlığın modernleşmenin önemli alanlarından biri olarak görülmesine karşın toplumsal cinsiyet boyutunun temelden gözden geçirilmemesi, yani kadın kimliği sorgulanırken erkek zihniyetini ve kadına bakışını derinden analiz etmemek, cinsiyet ve kimlik bocalamaları bağlamında yeni sorunlara yol açmıştır. Bireyleşmeye ve kendi kimliğini bulmaya çalışan kadın bu değişim aşamasında yalnızlaşırken modernleşmenin simgelerini kadın üzerinde toplayan eril zihniyet ise bu yeni kadın kimliğiyle tam olarak uzlaşamamıştır. O dönemde gelişmekte olan basın yoluyla açılan yeni kamusal alanda kadınlar gazete ve dergilerdeki yazılarının yanı sıra romanlarıyla da kadın sorununu ele almışlardır. Kimlik sorgulamalarının en önemli yansımaları da aslında kadın romanlarında görülmektedir. Geleneğin ürettiği kodların artık dışına taşan, bu nedenle aile içinde ve dışında çatışmalar yaşayan, geleneksel baskı mekanizmalarıyla mücadele eden ama bu süreçte yalnızlaştığını fark eden kadın ile bu yeni kimlik karşısında bocalayan erkek bakış açısının sorgulanması, ortak bir kadın duyarlılığını yansıtmakta ve bu edebiyatın temel içeriğini ortaya koymaktadır. Romanlarda öne çıkan yeni kadın kimliği, belli bazı kadınlık değerlerine bağlı olarak rasyonelliği ve kadın direncini vurgularken, eş, sevgili, baba, akraba ve çevre şeklinde beliren, toplumun genel zihniyetini temsil eden anlayışın “yeni kadın” ile uzlaşım halinde olamamasının getirdiği sonuçlar yine kadın bakış açısıyla yansıtılmıştır. İncelediğim romanlarda, Osmanlı toplumunun o dönemde yeni yetişen aydın kadını, yalnızlaşan, mücadele eden, öğrendikçe derinleşen kız çocuğunun olgunlaşması teması etrafında billurlaşmaktadır. Değişen kadının karşısında ise bu yeni kadından etkilenmiş ya da etkilenmeye açık Osmanlı erkekleri bulunmaktadır. Dolayısıyla kadın yazarlar, romanlarında toplumsal bir dönüşüm için en temelden başlanıp öncelikle kadın ile erkek arasındaki ilişkinin, yani cinsiyet kimliklerinin yeniden düzenlenmesi gerektiğini dile getirmişlerdir.

Bu kitapta, I. Meşrutiyet’ten (1876) Cumhuriyet’e kadın yazarların romanlarındaki ortak tema, motif ve duyarlılıkları ortaya koymak amacıyla Zafer Hanım’ın Aşk-ı Vatan (1877); Fatma Aliye Hanım’ın Muhâdarât (1892), Levâyih-i Hayât (1897-98), Refet (1898), Udî (1899) ve Enîn (1910); Selma Rıza Feraceli’nin Uhuvvet (1892); Emine Semiye Hanım’ın Terbiye-i Etfale Ait Üç Hikâye (1895), Hiss-i Rekabet (1896), Bîkes (1897), Mükâfat-ı İlâhiye (1896), Sefalet (1897), Muallime (1899-1901) ve Gayya Kuyusu (1920); Fatma Fahrünnisa Hanım’ın Dilharâb (1896-97); Güzide Sabri Aygün’ ün Münevver (1889), Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi (1905), Yaban Gülü (1920) ve Nedret (1922); Halide Edib’in Heyûlâ (1909), Raik’in Annesi (1909), Seviyye Talip (1910), Handan (1912), Yeni Turan (1912), Son Eseri (1913) ve Mev’ud Hüküm (1918); Nezihe Muhiddin’in Şebab-ı Tebah (1911); Müfide Ferit Tek’in Aydemir (1918); Suat Derviş’in Kara Kitap (1920) ve Halide Nusret Zorlutuna’nın Sisli Geceler (1922) kitapları olmak üzere toplam otuz romanı ele aldım.

Cumhuriyet öncesi kadın romanlarından söz ederken bu alandaki literatürde birer öncü olan ve isimlerini anmadan geçemeyeceğimiz çalışmalardan söz etmek yerinde olacaktır. Birincil kaynaklara ulaşmamı sağlamada Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı’nın yayımladığı Kadın Dergileri Bibliyografyası, İstanbul kütüphanelerindeki eski harfli dergilerin içeriklerini sunması açısından araştırmacının yükünü hafifleten başucu çalışmalardan biriydi. Vakfın çıkardığı, ortak çalışmaların, büyük emeklerin ürünü olan Kadınların Belleği Dizisi’nin ve bibliyografların Türkiye’deki kadın araştırmaları konusunda çalışanlara katkısını da vurgulamadan geçemeyiz. Kadının görünmez tarihini görünür kılmak amacıyla vakıf kolektif bir çalışmayla 1895-1908 tarihleri arasında yayımlanan Hanımlara Mahsus Gazete’de yer alan yazılardan bir seçkiyi yeni harflerle yayımlamıştır. Bunun yanı sıra Demet (1908), Kadın (1908-09), Kadınlar Dünyası (1913-21), Genç Kadın (1918), Türk Kadını (1918-19), Süs (1923-24) ve Kadın Yolu/Türk Kadın Yolu (1925-27) süreli yayınlarının bütün sayılarının çevriyazımını yaparak okurların hizmetine sunmuştur. Ayrıca Tarık Hakkı Us Kütüphanesi’nin eski harfli süreli yayın koleksiyonlarını dijital ortama aktarma hizmeti de bu yayınları çalışmacıların ayağına getiren, zaman ve emekten tasarruf ettiren değerli projeler.

...

Kitapta öncelikle kadın hareketinin zeminini hazırlayan siyasal arka plandan söz etmek ve “kadın sorunu”nun boyutlarını sistematik bir biçimde serimlemek amacıyla metinlerdeki ortak temaları kategorize etme ihtiyacı doğdu. Bu nedenle ilk bölümde Tanzimat sonrası siyasal ve kültürel gelişmeler ile kadın hareketinin yükselişi bağlamında kadınların özneleşme mücadelelerinden söz edilip ardından kadın edebiyatı geleneği ele alındı; Osmanlı-Türk romanını biçimlendiren konular, bu edebiyatta öne çıkan özellikler üzerinde duruldu. İkinci bölümde, ele alınan otuz romanda kadın üzerindeki baskı mekanizmaları ve kadının yalnızlaşması sorununa odaklanıldı. Bölümün ilk kısmında annesizliğin kadının yalnızlaşmasının ilk nedeni olduğu, ayrıca, annelik mirasının kızları tarafından reddedilmesi üzerinde duruldu. İkinci kısımda kadın kimliğini çoğu zaman tehdit eden, yalnızlaşmasında büyük rol oynayan baba, üvey anne, kayınvalide gibi aile figürlerinin kadınlar üzerindeki baskıları ele alındı. Üçüncü kısımda “aşırı alafrangalaşmış”, “zayıf karakterli” erkeklerin yanı sıra aydın erkeklerin de kadın kimliğine etkileri açımlandı. Bu kısımda kadının erkekler tarafından neden gizemlileştirildiği sorusu gündeme getirilerek kadınların yalnızlaşmaları ya da hissettikleri baskıların bir sonucu olarak melankolikleşirken erkeklerin kadın karşısında kimliklerinin eriyerek ruhsal dengelerini yitirmeleri meselesi ele alındı. Kitabın üçüncü bölümünde ise modernleşme sürecindeki kadın kimliği merkezi sorunu oluşturuyor. Bu bölümün ilk kısmında, romanlarda yaratılan kolektif kadınlık değeri, ikinci kısmında kadının modernleşmesinin ve yalnızlaşmasının bir sonucu olarak içdöküş aracı haline gelen serbest zaman etkinlikleri ile sanat ve çalışma konusu ele alınıyor. Üçüncü alt kısımda kadın okur imgesine, son alt kısımda ise yazarların kadın sorunsalı konusunda toplumsal ikiyüzlülükleri nasıl işlediklerine odaklanılıyor.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Öykü İş, "Osmanlı edebiyatında ortak kadınlık deneyimleri: Kadınlık Daima Bir Muamma", K24, 28 Aralık 2017

Edebiyat ve tarih disiplinleri tarafından uzun zamandır görmezden gelinen ve kanona dâhil edilmeyen Osmanlı kadın yazarların ürettiği edebî metinler 1990’lardan başlayarak hızla artan bir biçimde incelenmeye ve görünür kılınmaya başladı. Sadece kurgu metinler değil, kadın yazarların on yıllar boyunca çıkardığı çok sayıda dergi de Latin harflerine aktarılarak Osmanlıca bilmeyen okurların erişimine açıldı. Zafer Hanım’ın 1877 yılında yazdığı Aşk-ı Vatan bir kadın tarafından kaleme alınmış şimdilik bilinen ilk roman; fakat bu ilk romanın varlığından haberdar oluşumuz ise çok yeni. Zehra Toska romanı 1994’te yayına hazırladı.

Modern Osmanlı edebiyatının kurucu metinleri, kimi zaman “babaları” olarak anılan yazarların, örneğin Namık Kemal, Ahmed Mithat ya da Halit Ziya’nın romanları birçok yayınevinden, sayısız farklı çeviriyle basılmasına karşın örneğin Fatma Aliye, Emine Semiye ya da Suat Derviş’in metinlerine ilgi çok yeni; bu yazarların metinleri çok geç yayımlandı, tüm metinlerinin çevriyazımı henüz yapılmış değil. Osmanlı kadın yazarların külliyatlarına ulaşamıyoruz. Osmanlı kadın yazarların yayımlanmamış metinleri hakkında bilgi sahibi oluşumuz ise bu alanda çalışan kadın akademisyenler sayesinde.

Geçtiğimiz ay çıkan Kadınlık Daima Bir Muamma: Osmanlı Kadın Yazarların Romanlarında Modernleşme adlı eleştiri metni de benzer bir çabanın ürünü. Kitap, Osmanlı kadınların romanlarını inceleyen Ayşegül Utku Günaydın’ın doktora tezine dayanıyor. Yüksek lisans ve doktora tezlerinde Osmanlı kadın dergileri ya da kadınların ürettiği edebî metinler genelde tek bir dergiye ya da yazara odaklanılarak ele alınır. Günaydın ise Tanzimat’tan Cumhuriyet’e dek kadın yazarlar tarafından yazılmış 30 romanda kadının toplumsal cinsiyetinin temsil edilme biçimlerini geç Osmanlı modernleşmesine odaklanarak bütünlüklü bir biçimde inceliyor. Edebiyat okurlarının aşina olduğu isimlerden Fatma Aliye, Halide Edib ve Suat Derviş dışında, Emine Semiye, Zafer Hanım, Selma Rıza Feraceli, Fatma Fahrünnisa [1], Güzide Sabri Aygün, Nezihe Muhiddin, Müfide Ferit Tek ve Halide Nusret Zorlutuna’nın 1877-1923 yılları arasındaki romanlarını ele alan Günaydın, modernleşme bağlamında toplumsal cinsiyete yüklenen anlamların değişiminden kaynaklı gerilimlerin kadınlar üzerinden nasıl ifade edildiğini tartışıyor. Öne çıkan temalar arasında, modernleşme sürecinde annelerin aktar(ama)dığı “kadınlık mirası”nı reddeden “yeni kadın”ın yalnızlığı (ya da yalnızlaştırılması), iyi eğitimli, modern “maksat adamları”nın “yeni kadın” karşısındaki korkusu, kadını kamusal alandan uzak tutmaya çalışan aileye ve topluma karşı kadınların geliştirdiği stratejiler sayılabilir.

Tüm bu ilk kadın yazarların ortak özelliklerine baktığımızda gelir ve eğitim seviyesi yüksek ailelerden geldiklerini ve/veya benzer erkeklerle evli olduklarını görürüz. Fakat birçoğu yazma arzusunu gerçekleştirmek için zorlu mücadelelerden geçerler. Sadece toplumun kadın yazarı ciddiye almayışından değil, evlilikleri süresinde modern, eğitimli eşleri tarafından engellendikleri veya önemsenmedikleri için de yazarlık maceraları patriyarkanın onlara ödettiği bedellerle doludur. Bu bedeller neredeyse tüm kadın yazarların metinlerinde karşımıza çıkan ortak kadınlık deneyimlerine yansır, romanlarında ele aldıkları kadın karakterler patriyarka ile işbirliği yapmak yerine içine düştükleri yalnızlığa ve melankoliye rağmen kendilerini ve hayatlarını dönüştürme gücüne tutunan karakterlerdir.

Günaydın, bu kadın yazarların ortaklıklarını şöyle aktarır: “Fatma Aliye Hanım (…) eğitimine ve yazarlığına engel olacağı korkusuyla tıpkı romanlarındaki kadın karakterler gibi kendi hayatında da evlilik konusunda tereddüt etmiştir. Kız kardeşi Emine Semiye de evliliğinde benzer sorunlarla karşılaşmış ama sonuçlarını göze alarak II. Meşrutiyet’in ilanının ardından eşinden ayrılmayı tercih etmiştir. (…) Şükûfe Nihal (…) Darülfünun’dan mezun ilk kadın unvanını ancak eşinden boşanıp okula tekrar kayıt yaptırarak almıştır. Güzide Sabri’nin yazma arzusu ve eylemi de benzer şekilde genç kızlığında hocası, evlendikten sonra ise kocası olan Ahmet Sabri Bey tarafından engellenir. (…) Güzide Sabri de dönemin pek çok kadını gibi (…) geceleri eşleri uyuduktan sonra gizlice yazmaya çalışan kadınlardandır. Halide Edib ise kocası Salih Zeki’nin ikinci bir kadınla evlenme niyetini açıkça söylemesi üzerine (…) boşanma kararı alır.” (31-32)

Kadınlık Daima Bir Muamma üç bölümden oluşuyor: Birinci bölümde Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadın yazarların metinlerine odaklanan çalışmalar, kadınların kamusal alanla ilişkilenmelerine katkıda bulunan hukukî ve siyasî düzenlemeler, kadınların çıkardığı dergiler üzerinden kadın hareketinin yükselişi, “kadın” olarak yazmanın anlamı ve Tanzimat edebiyatının toplumsal cinsiyeti tartışması yer alıyor. Sonraki iki bölüm ise bahsi geçen kadın yazarların romanlarının analizlerinden oluşuyor.

Kitabın tartışma açısından en zengin kısmı “Kadın Üzerindeki Baskı Mekanizmaları ve Yalnızlaşma” isimli ikinci bölüm. Bölümün ilk altbaşlığı olan “Anneler ve Öksüz Kızları: Kadınlık Mirasının Reddi”nde, Jale Parla’nın Babalar ve Oğullar: Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri’nde belirttiği üzere, baba otoritesinin yokluğunda çocuklaşan, büyümesi eksik kalan erkek karakterlerin aksine anne (ya da baba) otoritesinin yokluğunda yalnızlaş(tırıl)an ve güçlüklere göğüs gererek büyümek zorunda kalan kadınlara odaklanılır.

“İhtiyatsız Babalardan Kötücül Üvey Annelere ve Fitne Fücur Kayınvalidelere” altbaşlığında, aynı temaya devamla aile içi ilişkilerin kadın karakterlerin kendi hayatları hakkında söz sahibi olmaları üzerindeki etkiye bakıyor Günaydın. Başlığın da açıkça gösterdiği gibi Günaydın, kadın yazarların romanlarında yol gösterici “anne”nin yokluğunda, iktidarın zayıf babalara geçişini, fakat baba figürünün iktidarı romanın “kötücül kadınlar”ına kaptırmasıyla belirlenen kadınlık hâllerini ele alıyor. Bu, bir nevi iktidarı ele geçirmek isteyen “kötü kraliçeler” ile evden kovulan ya da evin içinde kendini ifade edemeyen “prensesler”in macerasıdır. Tanzimat’ın erkek yazarlarında hanenin dağılışı, (sembolik de olsa) babanın ölümü, yokluğu ile başlar ve babanın otoritesini devralamayan, büyümesi, toplumsallaşması eksik kalmış erkek karakterlerin hatalarıyla hız kazanırken; Günaydın, kadın yazarların romanlarında anne figürünün yokluğunda kadın karakterlerin büyüme ve güçlenme sancılarının ele alındığına dikkat çeker. “Baba”nın (otoritenin) yokluğu erkek karakterleri rasyonel kararlar almaktan alıkoyarken, “anne”sizlik kadın karakterlerin rasyonel, ihtiyatlı ve sağduyulu olmalarına neden olur. Günaydın kadın yazarların metinlerinde olumlu anlamda dönüşüm yaşayan erkek karakterlerin - ki bu dönüşüm genelde alafranga, şımarık bir yaşamdan, Batılı değerlerin oyuncağı olmaktan çıkmakla başlar– bir kadın karakterin aracılığı ve desteği ile bu dönüşümü gerçekleştirdiğini gösterir.

“Dandini Beylerden Maksat Adamlarına: Kadın Erkek İlişkilerinin Tipolojisi” adlı bölümde, romanlardaki “zevclerin anatomisi”ni analiz eden Günaydın, kadın yazarların erkeği dönüştürme görevini reddettiklerini ve bu dönüşümün bir kadın aracılığı ile olamayacağını düşündüklerini belirtir. Bu romanlarda “zevc”lerin dönüştürülemez oluşlarından, romanın “ideal” olma potansiyeline sahip erkek karakterlerinin dahi zayıf yönlerinin vurgulandığını görürüz. Kadın yazarların, kadının iyi bir eş ve anne olması için eğitim alması gerektiği fikrine karşı çıktıklarını da belirtir. II. Meşrutiyet’le birlikte romanlarındaki “ideal” erkek karakterler bir davaya bağlanmış “maksat adamları” olarak karşımıza çıkarlar. Günaydın, özellikle Halide Edib’in ilk romanlarında toplumu dönüştürmek maksadıyla yola çıkan fakat sonunda hem bu amacına ulaşamayan hem de kadınlara üstten bakışı, onlara karşı kibirli ve düşmanca tavırları nedeniyle gönül ilişkilerinde başarısız olan erkek karakterlere dikkat çeker. Bu romanlarda Tanzimat’ın erkek yazarlarında rastladığımız kadınların fiziksel güzellikleri ile “yoldan çıkan,” aklı çelinen “zayıf” erkek karakterlerin aksine, “maksat adamları”nın “yeni kadın”ın bilgisi karşısındaki dehşetini görürüz. Günaydın, geleneksel sinemadaki eril bakışın kadını arzu nesnesi olarak konumlandırarak seyirlik bir malzemeye dönüştürdüğü tezinden hareketle, incelediği romanlardaki eril bakışın ne anlama geldiğini tartışır. Kadın yazarların romanlarında kadın karakterler özellikle ya da sadece bir cinsel arzu nesnesi olarak görülmez; fakat “gizemli,” “acayip,” “tuhaf,” “bilmece” gibi görüldükleri için erkek karakterlerde kadına dair korku, dehşet, tedirginlik hislerini uyandırırlar.

Kitapta üzerinde pek durulmasa da dikkati çeken bir tartışma konusu (Fatma Aliye dışında) ilk kadın yazarların erkek anlatıcıları seçme nedenleridir. Özellikle Batı edebiyatında kadın yazarların ciddiye alınmak ve okura ulaşabilmek için erkek mahlasıyla yazdıklarını da biliyoruz. Yazarak kendini kamusal alanda ifade etme fırsatını kullanan ilk kadın yazarların “erkek personası” arkasına saklanarak yazdıkları, mesele ilk kadın yazarlar olduğunda en kabul gören argümandır. Eril bakışın ve sesin, kadın yazarlar tarafından ya içselleştirildiği ya da ciddiye alınmak için bir strateji olarak kullanıldığı kabul edilir. Günaydın, bu tartışmayı açmıyor fakat kısaca şuna dikkat çekiyor: Halide Edib’in ilk romanlarında erkek anlatıcı seçiminin, erkek romancılık geleneğini sürdürmek ya da alışık olunan erkek ses ve bakış üzerinden okurun güvenini kazanma arzusu değil, eril tahakkümün nasıl inşa edildiğini erkek karakterlerin bakış açısıyla göstermekten kaynaklandığına değiniyor.

19’uncu yüzyıl İngiliz edebiyatında histeri, bir kadınlık hâli olarak karşımıza çıkar. Kadın yazarların romanlarında kullandıkları bir tema olarak histeri, feminist edebiyat eleştirisi tarafından toplumsal baskıların kadın aklında ve bedeninde bir yansıması, kendisine atfedilen rollerin içine sıkışan, eril tahakkümün ve toplumsal sınırların delirttiği kadınların isyanı olarak okunur. [2] Günaydın, histeri ve melankolinin Osmanlı kadın yazarlarca da sık kullanılan motifler olduğuna dikkat çeker ve Osmanlı kadın yazarların romanlarındaki kadın karakterlerin histeriden ziyade melankoliden mustarip olduklarını söyler. Erkek karakterlerin histeriye çok daha yakın olduklarını belirten Günaydın, bunun kadın yazarların bilinçli bir “rol değişikliği” yapmalarının bir sonucu olduğunu dile getirir. Buna göre, kadın karakterler hem bir direncin göstergesi hem de baskıların sonucu bir tepki olan melankoliye, erkek karakterler ise (özellikle az önce bahsi geçen “maksat adamları”) zaaflarının ve zayıflıklarının bir dışavurumu olan histeriye meyyaldirler. Günaydın, bu analizi çerçevesinde, kadın ve histerinin iç içe olduğu romanlar ya da karakterler (ki sayıları hiç de az değil) yerine “melankolik kadınlar”a odaklanıyor. Tanzimat’ın erkek yazarlarının Batı’dan Osmanlı’ya sızan maddi zevklerin etkisiyle kendini kaybeden erkek karakterlerinin yerini, kadın yazarların romanlarında “ideal” olma potansiyeli taşıyan fakat kadınlara korkuyla, kimi zaman nefrete varan hislerle ya da kibirle yaklaşan iyi eğitimli maksat adamları almıştır. Günaydın, kadın yazarların, “yeni kadın” karşısında histeriye tutulan bu “ideal” erkek karakterlerin iki yüzlülüklerine ve zayıflıklarına odaklandıklarını belirtir. Kitaba ismini veren “Kadınlık Daima Bir Muamma!” ifadesi Halide Edib’in 1909’da yayımlanan Heyûlâ romanındaki bir erkek karakterin kadınlar hakkındaki düşüncesidir. Kadın yazarların ve kadın karakterlerin özne oluş mücadelesine odaklanan bu kitabın başlığına dair bu seçim ilk anda garip gelse de Günaydın, bu ifadenin kitaba dair çok şey söylediğini ifade eder. Nitekim, Osmanlı kadın yazarların, romanlarında eril bakışın kadını algılama ve kategorize etme biçimlerini, özellikle modern erkeğin kadına dair çelişkilerini ve tedirginliklerini anlamaya ve anlatmaya çalıştıklarının altını çizer.

Günaydın’ın Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Osmanlı kadın yazarların romanlarına odaklanan bu çalışması şüphesiz kadınların ürettiği edebiyatı anlamamıza katkı sağlıyor. Cumhuriyet’e dek kadınlar tarafından yazılmış birçok romanı yan yana okuması ise kadınların ürettiği edebiyatın ortaklığına dair bütünlüklü bir analiz yapma olanağı sunuyor. Temennimiz, Osmanlı kadın edebiyatı çalışmalarında sadece Türk/ Müslüman kadınların değil aynı dönemde yazmış, dergi çıkarmış, farklı dillerde ve alfabelerde yazan kadınların da keşfedilerek Osmanlı kadın yazarların ortaklıklarını ya da çatışma alanlarını, farklı yazarlık deneyimlerine dikkat ederek ele alan çalışmaların yapılmasıdır. [3]

Notlar


[1] Fatma Fahrünnisa Hanım’ın Dilharâb adlı romanı geçtiğimiz ay Koç Üniversitesi Yayınları tarafından ilk kez yayımlandı. Metne dön.
[2] İlgilenenler için Sandra Gilbert ve Susan Gubar’ın The Madwoman in the Attic adlı kitabı Tavan Arasındaki Deli Kadın olarak Aylak Adam Yayınevi tarafından Türkçeye çevrildi. Metne dön.
[3] Melissa Bilal ve Lerna Ekmekçioğlu tarafından derlenen Bir Adalet Feryadı: Osmanlı’dan Türkiye’ye Beş Ermeni Feminist Yazar Osmanlı’da Ermeni kadın yazarlara odaklanır. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.

Seval Şahin, "DündenYarına // Kadın yazarların yazdığı kadın karakterler üzerine", Sabitfikir, 11 Ocak 2018

Kadınlık Daima Bir Muamma, Metis’in Bilge Karasu Edebiyat İncelemeleri Dizisi'nin en yeni kitabı... Kadın tarihi açısından önemli bir çalışma olmasının yanı sıra edebiyat eleştirisine de "kadınlık" okumaları üzerinden bir katkı sunuyor.

Osmanlı-Türk modernleşmesinin ilk dönemindeki kadın yazarların kadın karakterlerinde odaklanan ve otuz romandan yola çıkan Kadınlık Daima Bir Muamma’da, "kadınlık mefkûresi"nin yerleştirilmeye çalışıldığı özellikle II. Meşrutiyet'e kadarki süreç ve ardından modernlik tecrübesinin yerleşiklik kazandığı II. Meşrutiyet sonrası ve Cumhuriyet'in ilk dönemleri konu edilmiş. İlk dönem Osmanlı romanlarında cariyelerin konumundan ev içindeki yaşam alanlarının paylaşımına, modernleşen kadının bireyselleşerek kendi özgürlük alanını inşa etme serüvenine kadar kitap, kadınlık hallerini romanlar üzerinden bize anlatıyor. Üstelik bu anlatımda, "anne"lik meselesinden özgürlük mücadelesini vermiş kadına kadarki farklı kadın rolleri de zaman zaman erkek edebiyatçıların ve eleştirmenlerin yazdıklarıyla karşılaştırılarak veriliyor. Nitekim Ayşegül Utku Günaydın'ın önemli tespitlerinden biri de, Jale Parla'nın Babalar ve Oğullar adlı eserinde Tanzimat romanlarındaki genç erkek kahramanların –babasız olmaları sebebiyle– bir rol modelden eksik olmalarının imparatorluğun çözülüşüyle ve zihniyetle bağlantılarını incelemesi gibi Tanzimat romanlarında kadınlar tarafından kaleme alınan birçok romanda da kadınların annesiz kalmalarıdır. Burada erkeklerden farklı olarak kadınlar ev içinde onlara destek olacak birinin varlığından, sadece toplumsal koşullar konusunda değil, kişisel hayatlarında da onlara en büyük destekçi olarak gördükleri anneden mahrum kalmaktadırlar. Bu şekilde yalnızlaştırılan kadınlar, melankoli ve beden üzerinden anlatılırlar. Anne figürünün eksikliğiyle, olgunlaşmalarını da kendileri tamamlamak zorunda kalan kadınlar, daha da büyük bir yük ile karşılaşırlar. "Melankoliklik, kadınlık bağlamında çoğu zaman bir tavra ve uzlaşmazlığa işaret eden bir dil iken erkek karakterlerde gözlemlenen histeri, sevgi objesinden ayrı kalma ile başa çıkamayan bireyin, iradesinin giderek yok olması, rasyonellik bağının koparak benliğinin sevgi objesinin karşısında parçalanması sonucu dışa vurduğu ruhsal taşkınlıklar şeklinde yorumlanabilir." Melankoli kadınlar için baskılara direnmenin de bir yoludur; güçsüz düşseler de rasyonelliklerini kaybetmez ve mücadeleye devam ederler, ancak erkek karakterler histeriye tutularak rasyonel düşünme yetilerini de kaybederler.

Ayşegül Utku Günaydın'ın kitabındaki ilgi çekici tespitlerden bir diğeri de, "etkilenme endişesi" meselesine getirdiği yaklaşım. Nurdan Gürbilek, Kör Ayna Kayıp Şark ve Benden Önce Bir Başkası eserlerinde romanlarda kitap okuyan kadın karakterlerin etkilenmeye daha açık olduklarını, bunun da ahlaklarını bozabileceğinin düşünüldüğünü tespit eder. Ayşegül Utku Günaydın, Nurdan Gürbilek'in erkek yazarların eserleri üzerinden yaptığı bu tespitini kadın yazarlar üzerinden okuduğumuzda, etkilenmenin tersine döndüğünü Fatma Aliye'nin Muhadarat ve Emine Semiye'nin Gayya Kuyusu romanlarını örnek göstererek açıklıyor: "Gürbilek, Tanzimat romanında 'kadın, kitap, endişelenme' ilişkisinin daha çok ima yoluyla kurulduğunu ve kadınlara aşk, intikam, ihanet, intihar gibi kritik kararlarında hep romanların eşlik ettiğini söyler. Gayya Kuyusu'nda ise 'sakıncalı' bazı romanları okuyan kadının ahlakı bozulur düşüncesine karşı çıkılmıştır. Bir yanda odasına saklanan romanı okuyarak etkilenmesi ve baştan çıkması beklenen 12 yaşında bir genç kız yer alırken, diğer yanda olayların Safaî Bey'in kurguladığı gibi gitmemesi, yazarın okuyan kadın ile endişe arasında kurulan ilişkiyi eleştirdiğini gösterir. Gayya Kuyusu, Tanzimat romanlarında yer alan 'etkilenmiş kadın'ın ironisidir."

Kadınlık Daima Bir Muamma'da kadın yazarların kadın karakterleri üzerinden ortaya konan tespitler edebiyatımızdaki züppelik çalışmalarına, modernlik tecrübesinin aktarımına, eril düşünceyle baş etme yollarının edebiyatta meydana getirdiği stratejilere kadar farklı okumalara açılan ve açılmayı sağlayacak bir bakış açısı ortaya koyuyor.

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2018. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova