ISBN13 978-605-316-137-0
13x19,5 cm, 272 s.
Liste fiyatı: 32.00 TL
İndirimli fiyatı: 25.60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Eduardo Berti diğer kitapları
Düşlenen Ülke, 2014
AYIN ARMAĞAN KİTABIAYIN ARMAĞAN KİTABI
Kartallar ve Melekler
1. Basım
Liste Fiyatı: 36.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Yabancı Bir Baba
Özgün adı: Un padre extranjero
Çeviri: Roza Hakmen
Kapak Resmi: Max Ernst
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2018

İki baba ve her birinin oğullarıyla sessiz, neredeyse namevcut ilişkisi. Yabancı babalarının esrarını anlamaya çalışan iki aile. Anavatanlarından uzakta, anadillerini kullanamadıkları ülkelerde kendilerini yeniden yaratmaya çalışan göçmenler. Tutkuyla başka yazarların yapıtlarını okuyan ve bu yapıtlardan kalkarak kendi hayatlarındaki bir gizemi kazıp çıkartmaya çalışan yazarlar. Kilit altında tutulan, kolay paylaşılamayan sırlar.

Arjantinli yazar Eduardo Berti’nin otobiyografik öğeler de taşıyan romanı, yaklaşık yüz yıl arayla iki farklı zamanda ilerliyor. Göçmenlik, aile sırları, geçmişle hesaplaşma gibi kadim olduğu kadar günümüzde de yakıcılığını sürdüren meseleleri var. Karmaşık olay örgüsünde hiçbir ayrıntı tesadüfi veya rasgele değil.

İÇİNDEKİLER
Mezarlık kulübü, 1
Pent Farm, 1
Göçek, 1
Pent Farm, 2
Göçek, 2
Pent Farm, 3
Göçek, 3
Pent Farm, 4
Mezarlık kulübü, 2
OKUMA PARÇASI

Açılış bölümünden, s. 15-18

Annemin defnedilmesinden saatler önce, başının beklendiği akşam saatlerinde babam tabutunun açılmaması için talimat verdi; oysa normali cesedin sergilenmesiydi; ayrıca kimseden izin istemeden salonun bir köşesine bir müzik seti yerleştirdi ve hayli yüksek ama saygılı bir volümde Gustav Mahler’in hüzünlü bir bestesini çaldı; dulluğunun ilk ayları boyunca aynı eseri adeta kendini kırbaçlama temrini yaparcasına dinlemeye devam etti, gereğinden fazla içmeye, en ağır sakinleştiricilerin bile etkisiz kaldığı uykusuzluk rekorları kırmaya koyuldu.

Sabah cenazenin başı beklenmeye devam edildi; öğleden sonraki defin sırasında babam mezarlıkta hazır bulunan güleryüzlü papazın ağzını açmasına katiyen izin vermedi; oysa “paket”, mezarcılık hizmeti ve diğer mecburi âdetlerin yanı sıra papazın kısa vaazını da kapsıyordu. Buenos Aires’in dışında özel bir mezarlıktı, bir çeşit mezarlı golf sahası; çok gösterişli ağaçları ve neredeyse görünmeyen, yer hizasındaki mezar taşlarıyla bir çeşit bahçe. Şu ironiye bakın: Annem hayatının son on iki yılında tam da bu mezarlıkta, mezar yeri (kullanmakla yükümlü olduğu jargonda “parsel”) satışı işinde çalışmıştı.

Cenaze töreni, tahmin edilebilir olmanın ötesinde, gecikmiş bir haber niteliği taşıyordu. Annem çok uzun bir can çekişme döneminin, yayılmış kemik kanserine karşı baştan kaybedilmiş bir mücadelenin ardından ölmüştü. Annemin dayanıklılığı, ölümünü en iyimser öngörülerden aylar sonrasına kadar geciktirmişti. Ama onun uzun mücadelesi babamı da neredeyse öldürmüştü. Bir gece babam itiraf etti: “Artık dayanamayacağım, ikimizin de işi bitti.” İkisi, yani annemle babam.

Sonradan fark ettiğim biraz irkiltici bir ayrıntı, o gün öğleden sonra, defin sırasında gözümden kaçmıştı: Adeta annem için kurulmuş bir tuzak gibi açık duran "parscl’in çevresinde ailemizin en vefalı dostlarından bazılarının yattığı veya pek yakında yatacağı çeşitli mezarlar vardı; annem bu dostları canayakınlığıyla ve (neden olmasın) satış taktikleriyle özel bir mezarlığın sözde avantajları konusunda ikna etmişti.

O öğle sonrasında babam annemin mezarından fazla zorlanmadan uzaklaştı. Hayatta kalan eşin ölenin gömüldüğü yerden ayrılamadığı vakalar çoktur; babamsa, yüzünde anlaşılmaz bir mimikle mezar taşı yontulup yere, çimenlerin hizasına yerleştirilinceye kadar bir-iki hafta taşsız kalacak olan mezara sırtını döndü ve kararlı adımlarla uzaklaştı. Sonraki aylarda, annemin orada, “o boktan mezarlıkta” olmadığını onun ağzından birkaç kere duydum; bunu küçümseyerek söylemesinin sebebi, sanıyorum o tabutun içindeki şeyin “sevilen kişi” diye adlandırılamayacağına ve bu adlandırmayı hak etmediğine kendini ikna etmekti.

Mezarlıktan bir an önce ayrılmak isteyen bir başkası da (babamın tartışmasız en yakın arkadaşı) Miguel’di; tutacağım taksiye ikisini bindirmek geldi aklıma; böylece babam cenaze gibi ciddi durumlarda bile kendisini en çok güldüren insanla bir süre beraber olabilecekti. Babamla Miguel çocukluk arkadaşıydılar. Uzakta, doğdukları ülke olan Romanya’da tanışmışlardı; babam sonunda Arjantin’e varacağı henüz aklından bile geçmezken, üniversitede okumak üzere Belçika ve Fransa’ya gittiğinde yolları ayrılmıştı. Buenos Aires’teki karşılaşmaları çevremizde meşhur bir hikâyeydi: Babam Arjantin’e geldikten yaklaşık on yıl sonra, yağmurlu bir öğle sonrası, Bükreş’ten on bir bin küsur kilometre uzakta, şehir merkezinde, Plaza de Mayo’da karşıdan karşıya geçiyormuş; arkadaşı Miguel’in yaklaştığını ve tatlı bir hayal misali, irkiltici bir doğallıkla ince, kemikli elini ona uzattığını görmüş.

Miguel’i son kez o gün öğleden sonra, annemin cenazesinde gördüm. Her zamanki gibi şakalar yapmasına rağmen bana pek çökmüş göründü; her şeyden çok da, ezeli Clark Gable bıyığının artık gür bitmeyip solgun ve sivri bir çizgiyi andırdığı dikkatimi çekti.

Babamdan birkaç ay küçük olan Miguel, Sobibor’da yarım sene Naziler tarafından aşağılandıktan sonra Buenos Aires’te boy göstermişti. Babam Miguel’in Ekim 1943’teki Sobibor isyanına şahit olmakla kalmayıp o sayede kaçtığını anlatırdı. Öyküyü onun ağzından hiç dinlemedim, ama dokuz yaşlarımdayken, bir gün Miguel’in koluna dövmeyle yazılmış sayıları bana gösterdiğini hatırlıyorum.

Miguel annemden aşağı yukarı bir yıl sonra öldüğünde aynı mezarlıktaki cenaze törenine babamla birlikte gittik. Miguel’i gömdükleri mezar anneminkine yakındı, aralarında yüz adım kadar bir mesafe vardı; babamla ben aradan geçen sürede annemin mezarını görmemiştik. Babam bu sefer bir hahamın, yaşlı ve zayıf bir hahamın ağzını açıp nutuk atmasına itiraz edemedi; konuşmaya sabırsızlıkla oflayıp puflayarak eşlik etti. Zavallı Miguel Yahudi me- zarlığını boylamak istememişti, öyle mi? Hahamın konuşması bu- nun cezasıydı; babam böyle düşünüyordu.

Miguel’in çocuklarıyla aksi, nemrut bir kadın olan dul eşine başsağlığı diledikten sonra babam “boktan mezarlık”tan hemen çekip gitmekle annemin henüz görmediğimiz mezar taşının başına dikilmek arasında kararsızlık geçirir gibi oldu; annemin mezarını henüz ziyaret etmemiştik, mezar taşının reklam broşürlerinde belirtildiği üzre bütün inançlara açık, ama bunca zarafeti berbat edebilecek en küçük bir tümseğe ya da lahde karşı olan mezarlıktaki diğer mezar taşları gibi küçük ve mütevazı olacağını daha görmeden biliyorduk.

Babama yardım etmek isteyerek annemin mezarına yürüyerek gitmeyi, orada gömülü olan kemikler bize bir bakıma yabancı da olsa bir göz atmayı teklif ettim. Babam sanki hahamın konuşması devam ediyormuş gibi oflayıp puflayarak kendisini sürüklememe razı oldu; birkaç dakika sonra, kafasının karışıklığı biraz dağılmış ve biraz daha öfkeli bir halde başıyla hayır işareti yapıp biraz homurdandı ve beni oradan uzaklaştırıp arabaya doğru götürdü.

Buenos Aires’e dönüş yolunda neredeyse tamamen suskun, bir başımızaydık. Bir ara bir müzik, belki Mahler’den bir şeyler çalmayı düşündüm, ama babam daha ilk hareketimde girişimimi gülerek, sert bir kahkahayla engelledi. Ne olduğunu, neye güldüğünü sordum. Miguel olsa o hahama gülmekten çatlardı, dedi - o kaplumbağa suratına, tumturaklı laflarına.

Gece evde telefon çaldı. Geç bir saatti. Arayan babamdı, ses tonundan çok içmiş olduğunu anladım. “Rica ederim, annenin ya da benim mezarımı asla ziyaret etmeyeceğine söz ver, olmaz mı?” Tamam baba, dedim, söz. “Rica ederim, benim bir daha o boktan mezarlığa herhangi bir vesileyle gitmeme de asla izin verme... Nalları dikinceye kadar.” Tamam dedim, tamam; oysa Miguel ve daha önce ölmüş diğer dostlar gibi akıllılık ya da hata edip oradan birer parsel satın almış iki-üç arkadaşımız vardı hâlâ hayatta.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Kahraman Çayırlı, "Makasla Kesilen Fotoğraflar", sabitfikir, 1 Aralık 2018

Mad Max (2015), kıyamet-sonrası (post-apokaliptik) dünyanın kendi başına bir savaşçısı olan mücadeleci Max’ın muhtelif maceralarından oluşan macera-aksiyon türünde bir video oyunu. Kum altında kalmış havaalanlarından (Underdune), metro istasyonlarına; dağ, vadi diplerinden çok tuhaf yaylalara çeşit çeşit kamplarda efsane arabamız Magnum Opusla geziyoruz. Envai türde yaratık ve savaşçılarla boğuşurken Ay ışığında veya sabahın eşsiz şafağında hurda parçaları toplayarak yolculuğumuza devam ediyoruz. Birbirine eşdeğer, iki silindirli kamplardan (Twin Sisters) terk edilmiş devasa gemi güvertelerine dek sayısız yaratıcı kamp çeşidine rastladığımız Mad Max, çok geniş açık-dünyası, ilginç araba modifiyeleri, rengârenk maden yatakları, sürprizleri bitmeyen görevleriyle ışıldarken, bölgeden bölgeye savrulan Max ile Arjantinli yazar Eduardo Berti’nin Yabancı Bir Baba romanında kıtadan kıtaya, şehirden şehre savrulan iki baba ve iki oğlu arasında tuhaf bir benzerlik var. Neredeyse bir asırlık zaman aralığıyla iki baba-oğul ilişkisine yakından bakan Berti, göç sosyolojisi, başka diller, başka topraklar, “yabancı” olmak, sürekli kültürel bir köprüde olma halini de kurcalıyor sık sık. Kurcaladıkça daha da büyüyen, çoğalan konular bunlar. Dokundukça dağılıyor, aile sırları, kadim psikanaliz denklemleri zorluyor.

Daha romanı açarken karakterine, “Her cenazede bir bedenden çok daha fazla şey gömülür” (s.19) dedirten yazar, Madrid - Paris ve elbette Buenos Aires arasında okurunu savuracak. Romanın sarmal yapısı, bir çeşit kendi üzerine kapanması, gerçek ve kurgu arasındaki sınırları türlü oyunlarla bertaraf etmesi (yazarın kendi hayatından gerçek unsurları da zaman zaman romana dâhil etmesi vesilesiyle) Yabancı Bir Baba’yı nitelikli, derin bir roman kılıyor. “Fraud Froud Freud” (s.79) benzeri kelime oyunları, her yönden bizi mecburi istikametimiz olan Freud’a ve elbette Totem ve Tabu’ya getiriyor. Sert baba, bu babanın kendinden uzaklaştırdığı yetişkin oğulları ve nihayet uzaklaşan erkek kardeşlerin birlikte babalarını öldürmeleri. Ki esas mesele buradan sonra başlıyor: Sözde-ölü baba, eski-yaşayan halinden çok daha kuvvetli artık. O vakte dek babanın mani oldukları, artık kendi oğulları tarafından yasaklanıyor.

Gerçek ev nerede?

Başka bir toprağa göçerken, başka bir dile göçeriz daha ziyade. Bu romanda olduğu üzere dil bir hayalete dönüştüğündeyse, insan kendi kimliğini hangi malzemelerle, ne şekilde inşa edebileceğini şaşırır. Hayalet dil, sese, metinlere, insanın yaslanabileceği en kıymetli hazinelerden biri olan kelimelere sirayet ettiğinde, kimliğimiz, bilincimiz, benliğimiz de oradan oraya uçuşur. “Yabancı” olmanın en lanetli hallerinden biridir bu ve artık ne Paris’in görkemli kafeleri, ne de gelinen, yola çıkılan Buenos Aires’in rengârenk mimarisi, bu romanın karakterlerine veya herhangi birimize iyi gelebilir, “gerçek bir ev”e dönüşebilir. Babanın romanı ve oğulun romanı (iki karakter de roman yazıyor) birbirine karışıyor, baba ve oğullardan müteşekkil bu evren için, babanın kendi romanı için seçtiği Göçük ismi (hatta defterinin en başına yanlış yazdığı haliyle Göçek s. 122) tam oturuyor.

Freud’un psikanaliz teorisinden mülhem gerçeküstücülük akımı, aslen insan zihninin işleyişini, tuhaf imgelerle betimlerken; bu romanın kapağında yer alan Max Ernst’in Pietà ya da Gece Devrimi (Pietà or Revolution by Night, 1923), genellikle sanatçı ve babası arasındaki çalkantılı ilişki üzerinden yorumlanır. Arka plandaki başı bandajlı adam, The Guardian gazetesine göre Sigmund Freud’u ya da I. Dünya Savaşı sırasında başından yaralanan Fransız şair Guillaume Apollinaire’i temsil ediyor olabilir. Resim, Hz. İsa’nın bedenini, babası tarafından kucaklanan, sanatçının kendisine ait bir görüntüsüyle kapatarak, Hz. Meryem’in geleneksel sahnesini değiştirir.

Uçak enkazları, çöl fırtınaları...

Makasla kesilen fotoğraflar, göç yollarına, zor aile sırlarına, uzak geçmişlere ilişirken, çevirmen Roza Hakmen’in pürüzsüz Türkçesiyle, Eduardo Berti’nin ilginç üslubuna enikonu dahil oluyoruz. Şimdi Madrid’de yaşayan Berti’nin (1964, Buenos Aires doğumlu), Düşlenen Ülke (2014) isimli romanı ve İmkânsız Hayat (2015) isimli kısa öyküler toplamının ardından Yabancı Bir Baba ile ülkemizde daha çok okura ulaşacağı kesin. Kentler arası yapılmış bir babalar-oğullar trafiği olan bu romanda, babalar ve oğulları arasındaki sevgi - şefkat - rekabet - çatışma - öfke ve diğer uç duygularla çalkalanan, nesiller arası farktan da kaynaklanan çalkantı dolu bu kadim ilişki biçimi üzerine tekrar tekrar düşünürken bulacaksınız kendinizi. Eduardo Berti, küçük küçük parçaları üst üste yığıp, parçaları birleştirme işini genellikle okura bırakıyor. Çok dikkatli okumakta ayrıca fayda var, bazı sanat filmlerinde de olduğu üzere, en başta ilgisiz görünen bir ayrıntı, iki “Mezarlık kulübü”nün ortasında, “Pent Farm” ile “Göçek” arasında geçişirken, hiç beklemediğimiz bir anda sürpriz bir kapıyı açıyor. Uçak enkazları, çöl fırtınaları, ıssız çöp dağları arasında -kambur tamircimiz Chumbucket’ı saymazsak- bir başına maceralar peşinde dolanan Max gibi Berti’nin roman karakterleri de, bir tür eksik aile fotoğrafını tamamlamak istiyorlar sanki. Video oyunlarında da, kıtadan kıtaya uçuşan romanlarda da, gerçek hayatta da bu fotoğraf tamamlama güdüsü sanki hiç değişmiyor. Başka birinin bizi makasla kestiği fotoğrafın diğer parçasını arıyoruz.

Dipnot: Bir başka nefis video oyunu olan God of War 4’te (2018) de serinin önceki bölümlerinde Yunan tanrılarıyla hesaplaşmasını kendince tamamlayan Kratos, bu kez İskandinav dünyasına doğru yol alırken, yanında ilk kez oğlu Atreus da var.

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova