ISBN13 978-605-316-137-0
13x19,5 cm, 272 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Düşlenen Ülke, 2014
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Açılış bölümünden, s. 15-18

Annemin defnedilmesinden saatler önce, başının beklendiği akşam saatlerinde babam tabutunun açılmaması için talimat verdi; oysa normali cesedin sergilenmesiydi; ayrıca kimseden izin istemeden salonun bir köşesine bir müzik seti yerleştirdi ve hayli yüksek ama saygılı bir volümde Gustav Mahler’in hüzünlü bir bestesini çaldı; dulluğunun ilk ayları boyunca aynı eseri adeta kendini kırbaçlama temrini yaparcasına dinlemeye devam etti, gereğinden fazla içmeye, en ağır sakinleştiricilerin bile etkisiz kaldığı uykusuzluk rekorları kırmaya koyuldu.

Sabah cenazenin başı beklenmeye devam edildi; öğleden sonraki defin sırasında babam mezarlıkta hazır bulunan güleryüzlü papazın ağzını açmasına katiyen izin vermedi; oysa “paket”, mezarcılık hizmeti ve diğer mecburi âdetlerin yanı sıra papazın kısa vaazını da kapsıyordu. Buenos Aires’in dışında özel bir mezarlıktı, bir çeşit mezarlı golf sahası; çok gösterişli ağaçları ve neredeyse görünmeyen, yer hizasındaki mezar taşlarıyla bir çeşit bahçe. Şu ironiye bakın: Annem hayatının son on iki yılında tam da bu mezarlıkta, mezar yeri (kullanmakla yükümlü olduğu jargonda “parsel”) satışı işinde çalışmıştı.

Cenaze töreni, tahmin edilebilir olmanın ötesinde, gecikmiş bir haber niteliği taşıyordu. Annem çok uzun bir can çekişme döneminin, yayılmış kemik kanserine karşı baştan kaybedilmiş bir mücadelenin ardından ölmüştü. Annemin dayanıklılığı, ölümünü en iyimser öngörülerden aylar sonrasına kadar geciktirmişti. Ama onun uzun mücadelesi babamı da neredeyse öldürmüştü. Bir gece babam itiraf etti: “Artık dayanamayacağım, ikimizin de işi bitti.” İkisi, yani annemle babam.

Sonradan fark ettiğim biraz irkiltici bir ayrıntı, o gün öğleden sonra, defin sırasında gözümden kaçmıştı: Adeta annem için kurulmuş bir tuzak gibi açık duran "parscl’in çevresinde ailemizin en vefalı dostlarından bazılarının yattığı veya pek yakında yatacağı çeşitli mezarlar vardı; annem bu dostları canayakınlığıyla ve (neden olmasın) satış taktikleriyle özel bir mezarlığın sözde avantajları konusunda ikna etmişti.

O öğle sonrasında babam annemin mezarından fazla zorlanmadan uzaklaştı. Hayatta kalan eşin ölenin gömüldüğü yerden ayrılamadığı vakalar çoktur; babamsa, yüzünde anlaşılmaz bir mimikle mezar taşı yontulup yere, çimenlerin hizasına yerleştirilinceye kadar bir-iki hafta taşsız kalacak olan mezara sırtını döndü ve kararlı adımlarla uzaklaştı. Sonraki aylarda, annemin orada, “o boktan mezarlıkta” olmadığını onun ağzından birkaç kere duydum; bunu küçümseyerek söylemesinin sebebi, sanıyorum o tabutun içindeki şeyin “sevilen kişi” diye adlandırılamayacağına ve bu adlandırmayı hak etmediğine kendini ikna etmekti.

Mezarlıktan bir an önce ayrılmak isteyen bir başkası da (babamın tartışmasız en yakın arkadaşı) Miguel’di; tutacağım taksiye ikisini bindirmek geldi aklıma; böylece babam cenaze gibi ciddi durumlarda bile kendisini en çok güldüren insanla bir süre beraber olabilecekti. Babamla Miguel çocukluk arkadaşıydılar. Uzakta, doğdukları ülke olan Romanya’da tanışmışlardı; babam sonunda Arjantin’e varacağı henüz aklından bile geçmezken, üniversitede okumak üzere Belçika ve Fransa’ya gittiğinde yolları ayrılmıştı. Buenos Aires’teki karşılaşmaları çevremizde meşhur bir hikâyeydi: Babam Arjantin’e geldikten yaklaşık on yıl sonra, yağmurlu bir öğle sonrası, Bükreş’ten on bir bin küsur kilometre uzakta, şehir merkezinde, Plaza de Mayo’da karşıdan karşıya geçiyormuş; arkadaşı Miguel’in yaklaştığını ve tatlı bir hayal misali, irkiltici bir doğallıkla ince, kemikli elini ona uzattığını görmüş.

Miguel’i son kez o gün öğleden sonra, annemin cenazesinde gördüm. Her zamanki gibi şakalar yapmasına rağmen bana pek çökmüş göründü; her şeyden çok da, ezeli Clark Gable bıyığının artık gür bitmeyip solgun ve sivri bir çizgiyi andırdığı dikkatimi çekti.

Babamdan birkaç ay küçük olan Miguel, Sobibor’da yarım sene Naziler tarafından aşağılandıktan sonra Buenos Aires’te boy göstermişti. Babam Miguel’in Ekim 1943’teki Sobibor isyanına şahit olmakla kalmayıp o sayede kaçtığını anlatırdı. Öyküyü onun ağzından hiç dinlemedim, ama dokuz yaşlarımdayken, bir gün Miguel’in koluna dövmeyle yazılmış sayıları bana gösterdiğini hatırlıyorum.

Miguel annemden aşağı yukarı bir yıl sonra öldüğünde aynı mezarlıktaki cenaze törenine babamla birlikte gittik. Miguel’i gömdükleri mezar anneminkine yakındı, aralarında yüz adım kadar bir mesafe vardı; babamla ben aradan geçen sürede annemin mezarını görmemiştik. Babam bu sefer bir hahamın, yaşlı ve zayıf bir hahamın ağzını açıp nutuk atmasına itiraz edemedi; konuşmaya sabırsızlıkla oflayıp puflayarak eşlik etti. Zavallı Miguel Yahudi me- zarlığını boylamak istememişti, öyle mi? Hahamın konuşması bu- nun cezasıydı; babam böyle düşünüyordu.

Miguel’in çocuklarıyla aksi, nemrut bir kadın olan dul eşine başsağlığı diledikten sonra babam “boktan mezarlık”tan hemen çekip gitmekle annemin henüz görmediğimiz mezar taşının başına dikilmek arasında kararsızlık geçirir gibi oldu; annemin mezarını henüz ziyaret etmemiştik, mezar taşının reklam broşürlerinde belirtildiği üzre bütün inançlara açık, ama bunca zarafeti berbat edebilecek en küçük bir tümseğe ya da lahde karşı olan mezarlıktaki diğer mezar taşları gibi küçük ve mütevazı olacağını daha görmeden biliyorduk.

Babama yardım etmek isteyerek annemin mezarına yürüyerek gitmeyi, orada gömülü olan kemikler bize bir bakıma yabancı da olsa bir göz atmayı teklif ettim. Babam sanki hahamın konuşması devam ediyormuş gibi oflayıp puflayarak kendisini sürüklememe razı oldu; birkaç dakika sonra, kafasının karışıklığı biraz dağılmış ve biraz daha öfkeli bir halde başıyla hayır işareti yapıp biraz homurdandı ve beni oradan uzaklaştırıp arabaya doğru götürdü.

Buenos Aires’e dönüş yolunda neredeyse tamamen suskun, bir başımızaydık. Bir ara bir müzik, belki Mahler’den bir şeyler çalmayı düşündüm, ama babam daha ilk hareketimde girişimimi gülerek, sert bir kahkahayla engelledi. Ne olduğunu, neye güldüğünü sordum. Miguel olsa o hahama gülmekten çatlardı, dedi - o kaplumbağa suratına, tumturaklı laflarına.

Gece evde telefon çaldı. Geç bir saatti. Arayan babamdı, ses tonundan çok içmiş olduğunu anladım. “Rica ederim, annenin ya da benim mezarımı asla ziyaret etmeyeceğine söz ver, olmaz mı?” Tamam baba, dedim, söz. “Rica ederim, benim bir daha o boktan mezarlığa herhangi bir vesileyle gitmeme de asla izin verme... Nalları dikinceye kadar.” Tamam dedim, tamam; oysa Miguel ve daha önce ölmüş diğer dostlar gibi akıllılık ya da hata edip oradan birer parsel satın almış iki-üç arkadaşımız vardı hâlâ hayatta.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova