ISBN13 978-605-316-140-0
13x19,5 cm, 200 s.
Liste fiyatı: 24.00 TL
İndirimli fiyatı: 19.20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Kojin Karatani diğer kitapları
Metafor Olarak Mimari, 2006
Transkritik, 2008
Derinliğin Keşfi, 2011
Tarih ve Tekerrür, 2013
Dünya Tarihinin Yapısı, 2017
AYIN ARMAĞAN KİTABIAYIN ARMAĞAN KİTABI
Ajanda 2019 / İnsan nedir ki?
1. Basım
Liste Fiyatı: 6.00 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
İzonomi ve Felsefenin Kökenleri
Özgün adı: Tetsugaku no kigen
Çeviri: Ahmet Nüvit Bingöl
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2018

Antik Yunan’ın en önemli merkezlerinden biri olan Atina genellikle felsefenin ve demokrasinin beşiği olarak görülür. Karatani ise bu yaygın görüşü sorgulayarak yeni bir çıkış noktası işaret ediyor: İyonya. Karatani’ye göre Atina’daki sistem günümüz demokrasisinin öncülü olmakla birlikte, aslında İyonya’daki daha eşitlikçi bir sistemin yani izonominin “yozlaşmış” biçimiydi. Atina’daki demokrasi sınıf ayrılıklarını ve köleliği engellemezken, insanların hareket özgürlüğüne sahip olduğu İyonya’daki izonomi gerçek bir ekonomik ve siyasi eşitlik sunuyordu.

Durum buysa, İyonya’daki bu eşitlikçi sistemin yansımalarını erken dönem Yunan filozoflarının düşüncelerinde de görmeyi bekleriz. Nitekim Karatani, Pythagoras’tan Herakleitos’a, Parmenides’ten Sokrates’e birçok filozofa bu ışıkta bakarak onların İyonya doğa felsefesi ve etiğiyle olan bağlarını inceliyor. “İyonya ruhuna” sahip olan filozoflarla bu ruhtan kopmuş olanların düşünce biçimlerini kıyaslıyor.

Peki bütün bunlar günümüz dünyasında neden önemli? Karatani her şeyden önce, günümüzde demokrasinin karşı karşıya olduğu ciddi sorunları aşabilmek için bunların Antik Yunan’daki prototiplerine bakmak gerektiğini vurguluyor ve bizi reel demokrasinin potansiyel tehlikelerine karşı uyarıyor: “Tiranlık ile demokrasi birbirinden göründüğü kadar farklı değildir.” Bu anlamda Karatani, felsefe tarihine ve antikçağa dair klişeleri yıkmanın yanı sıra okuru kendi çağımıza da farklı bir eleştirel perspektiften bakmaya davet ediyor.

İÇİNDEKİLER
Japonca Basıma Önsöz

Giriş
Evrensel Din / Etik Peygamberler
Örnek Peygamberler

Bölüm 1
İyonya Toplumu ve Düşüncesi
Atina ve İyonya / İzonomi ve Demokrasi
Atina Demokrasisi / Devlet ve Demokrasi
Kolonileşme ve İzonomi / İzlanda ve Kuzey
Amerika / İzonomi ve Konsey

Bölüm 2
İyonya Doğa Felsefesinin Arka Planı
Doğa Felsefesi ve Etik / Hippokrates
Herodotos / Homeros / Hesiodos

Bölüm 3
İyonya Doğa Felsefesinin Temel Noktaları
Din Eleştirisi / Kendiliğinden Hareket Eden
Madde / Poiesis ve Oluş

Bölüm 4
İyonya Sonrası Düşünce
Pythagoras / Herakleitos
Parmenides / Elea Okulu Sonrası Filozoflar

Bölüm 5
Sokrates ve İmparatorluk
Atina İmparatorluğu ve Demokrasi
Sofistler ve Retorikle Yönetim
Sokrates’in Yargılanması / Sokrates Bilmecesi
Sokratik Yöntem / Platon ve Pythagoras
Filozof-Kral / İzonomi ve Filozof-Kral

Ek
Dünya Tarihinin Yapısı’ndan İzonomi ve Felsefenin Kökenleri’ne

Antik Dünyanın Tarih Cetveli
Kaynakça
Dizin
OKUMA PARÇASI

Giriş, Evrensel Din, s. 13-17

MÖ 6. yüzyıl civarında Hezekiel ve Kitabı Mukaddes’te adı geçen peygamberler Babil’deki sürgünler arasından çıktı; Thales Anadolu’nun kıyısındaki İyonya’da, Gotama Buda ve Jainizm’in kurucusu Mahavira Hindistan’da, Lao Tzu ve Konfüçyüs Çin’de boy gösterdi. [1] Bu eşzamanlılık ve paralellik çarpıcıdır ve doğrudan sosyoekonomik tarihe dayanarak açıklanamaz. Örneğin Marksistler genelde felsefe ve dini, ideolojik bir üstyapının parçaları olarak görür; söz konusu üstyapının kendisi de ekonomik temel tarafından belirlenir. Marksistlerin ekonomik temelle kastıysa üretim tarzlarıdır. Bununla birlikte ekonomik temelin dönüşümlerine odaklanmak, söz konusu dönemin genel dramatik dönüşümlerini açıklamakta yetersiz kalmıştır.

Bunun sonucunda bu dönemin dönüşümlerini, ideolojik üstyapı düzeyinde gerçekleşen bir zihin devrimi veya evrimi bakımından açıklayacak bir perspektif baskın hale gelmiştir. Bu görüş en iyi şekilde Henri Bergson’un Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı (1932) kitabında temsil edilir. Bergson’a göre insan toplumu küçük bir kapalı toplum olarak başlamış ve ahlak bu toplumdan onun kendi yararı için gelişmiştir. Şayet durum böyleyse, toplumun açık hale gelmesini sağlayacak ne olmuş olabilir? MÖ 6. yüzyıla doğru yaklaşırken insan toplumunun birçok yerde klan toplumundan, farklı insanların ticaret temelinde etkileşime girdiği dünya imparatorluğuna evrildiği aşikâr. Fakat bu tek başına açık bir toplum doğurmak için yeterli değildir. Bergson’a göre, “Kapalı toplumdan açık topluma, devletten insanlığa asla yalnızca genişlemeyle geçemeyiz. İkisi aynı nitelikte değildir.” [2] Bergson söz konusu dönüşümleri din düzeyinde anlamaya çalışmıştı. Ona göre kapalı bir toplumdaki din statikken, açık bir toplumdaki dinamiktir. Statik dinden dinamik dine sıçrayışa ise “imtiyazlı birey” sebep olur. Bergson evrimsel dönüşümlerin temelinde elan d’amour veya “aşkın itici gücü”nün yattığını ve bu gücün söz konusu imtiyazlı bireylerin eylemleri aracılığıyla kendini gösterdiğini ileri sürer.

Gelgelelim, böyle bir teorik sıçrayışa başvurmamız gerekmiyor ve hatta başvurmamalıyız. Kapalı bir toplumdan açık bir topluma sıçrayışın din düzeyinde meydana geldiğini teslim ediyorum. Ama kanımca bu olgunun kendisi ekonomik temele bağlanabilir; ekonomik temeli, Marksistlerin klasik üretim tarzları yerine mübadele tarzları olarak anlamamız kaydıyla. Örneğin, mübadele tarzlarındaki dönüşüm açısından anlaşıldığında, dinin gelişimi –animizmden büyüye, dünya dinine ve nihayetinde evrensel dine– yerine oturur.

Normalde mübadele terimi, meta mübadelesini ima eder. Ben bunu C tipi mübadele olarak ifade ediyorum. Söz konusu mübadele tarzı, mübadele bir topluluk veya aile içinde değil, iki topluluk arasında gerçekleştiğinde ortaya çıkar. Mübadele topluluk veya aile içinde olduğunda, armağan değiştokuşu biçiminde bir karşılıklılık söz konusu olur; bu ise A tipi mübadeledir. Her ikisinden de farklı ve B tipi mübadele olarak adlandırılan bir mübadele türü ise hükmeden ile hükmedilen arasındaki mübadeledir ve ilk bakışta bir mübadele tarzı olarak görünmez. Fakat hükmedilen hükmedene itaatini sunarak karşılığında koruma ve emniyet elde ediyorsa, bu da bir mübadeledir. Devletin kökleri bu B tipi mübadelededir.

Dinin tarihsel dönüşümlerinin izi, mübadele tarzındaki bu değişimler açısından sürülebilir. Örneğin animizmde dünyadaki her şeyin bir anima’ya (veya ruha) sahip olduğu düşünülür. Bu nedenle bir kişi, bir nesneyle ilişki kurabilmek için önce onun anima’sını kontrol altına almak zorundadır. Mesela bir hayvanı, anima’sına bir şey sunmadan avlayamaz: Önce anima’ya bir şey takdim edip onu borçlandırarak ruhtan arındırır ve nesneleştirir. Bu, kurban olarak adlandırılan şeydir. Defin ve cenaze törenleri de ölü kişinin anima’sına bir şey takdim etmeyi içerir. Büyü de armağan vermek üzerine kurulu böyle bir mübadele mekanizmasıdır. Büyücü, anima’sına bir armağan sunmak vasıtasıyla doğayı cansız bir nesneye dönüştürerek kontrolü altına alır. Böyle anlaşıldığında doğayı bir nesne gibi gören büyücüler ilk bilimsel düşünürler olarak görülebilir.

Buradaki önemli bir husus şu ki, göçebe avcı-toplayıcı gruplardan oluşan bir toplumda karşılıksız armağan vardır ama karşılıklı mübadele yoktur. Animizm vardır ama büyü yoktur. Hem karşılıklılık hem de büyü kapalı toplumların özellikleri olduğu için, kapalı toplum ve buna karşılık gelen statik din sadece sabit yerleşimler ortaya çıktıktan sonra oluşmuştur. Nitekim en erken göçebe toplumlar kapalı toplumlar değildi. Kapalı toplumlar en baştan beri doğal olarak var değildi, sabit yerleşimlerin ortaya çıkardığı krizle karşılaşıldığında bir sıçrayışla doğmuştu. Sabit yerleşimler beraberinde o âna kadar mümkün olmayan bir zenginlik ve güç birikimi getirmiş, böylelikle sınıf ayrılıkları ve devlet ortaya çıkmıştı. Klan toplumlarının bu bölünmelerden kaçınmak amacıyla karşılıklılığı bir ödev olarak üyelerine dayattığı söylenebilir.

Tekrarlarsak, büyü sabit yerleşimlerden sonra ortaya çıkan kabile toplumlarında gelişmişti. Yerleşimlerin sabit hale gelmesi, insanların hem ölü hem canlı, sayısız ötekiyle birlikte var olması gereksinimine yol açtı. Sonuç olarak, karşılıklı mübadele yükümlülüklerinin yanı sıra büyü sanatları gelişti ve baş rahibin statüsü yükseldi. Fakat bu yükseliş devlet toplumlarında kati bir şekilde gerçekleşti. Şehir-devletler arasındaki ihtilaftan ne zaman merkezi bir devlet ortaya çıksa kral-rahibin gücü pekişir ve beraberinde tanrılar aşkınlaşır.

Söz konusu gelişimi mübadele tarzları açısından düşünecek olursak, despot bir devlet, B tipi mübadelenin baskın olduğu bir durumdur. Ama bu durumda bile hem kral hem de tebaa bunu bir hükmeden-hükmedilen ilişkisinden ziyade karşılıklı bir ilişki (A tipi mübadele) olarak görür. Bu ilişkide tebaanın aktif olarak biat etmesi ve haraç vermesi, devletin emniyet ve yeniden bölüşüm eyleminin bir armağan olarak görünmesini sağlar. Aynısı tanrılar ile insanlar arasındaki ilişki için de söylenebilir.

Despot bir devlette tanrılar bir yandan aşkın hale getirilir ve insanlar üzerinde hâkimiyet kurarken, diğer yanda tanrılar ile insanlar arasında önceki büyü aşamasındaki karşılıklı ilişki sürer. Buradaki mantık şöyle bir şeydir: Tanrılar aşkın ve insan zihninin kavrayışının ötesindedir. Bununla birlikte insanlar armağanlar ve dualar sunarsa tanrılar insanların taleplerine yanıt vermek zorunda kalacaktır. Bu ilişki türünde tanrıların aşkın karakteri henüz tam oturmamıştır. Örneğin devletin hezimete uğraması durumunda tanrılar bir kenara bırakılacaktır.

Bu aşamadan sonra, farklı devletler arasındaki ihtilaflar zaman içinde geniş bir bölgeye egemen olan bir devlet veya dünya imparatorluğu meydana getirir. Dünya imparatorluğu sadece bir askeri egemenlik değil, geniş bir bölgede bir ticaret birliğinin kurulmasını (C tipi mübadele) gerektirir. Bu durumda tanrı, eski kabile tanrılarını ve koruyucu ilahları aşan bir dünya tanrısına dönüşür. Yine de söz konusu aşamada evrensel din henüz ortaya çıkmamıştır. Zira imparatorluğun hezimete uğraması durumunda tanrı yine terk edilecektir. Öyleyse evrensel bir dinin ortaya çıkması için, bir dünya imparatorluğu gerekli olsa da yeterli koşul değildir.

Evrensel din de mübadele tarzı temelinde anlaşılabilir. Basitçe söylersek, evrensel din, B ve C tipi mübadeleler tarafından feshedildikten sonra A tipi mübadeleyi daha yüksek bir düzeyde geri kazanma girişimidir. Başka bir deyişle, karşılıklılık ilkesine dayanan bir toplum, devlet yönetimi ve bir para ekonomisinin yayılmasıyla parçalandığında, evrensel din bu karşılıklılık ve müşterek destek ilişkilerini daha yüksek bir düzeyde yeniden kurmaya çalışır. Bunu D tipi mübadele olarak adlandırıyorum.

D tipi mübadele, A’yı daha yüksek bir düzeyde yeniden kurmaya çalışır. Ancak, önce A olumsuzlanmadan D gerçekleştirilemez. Farklı bir perspektife göre bu, dinde büyü aşamasının olumsuzlanması anlamına gelir: Bu anlamda Max Weber, evrensel dinlerin ayırt edici niteliğini “büyünün bozulması”nda bulmakta haklıdır. Büyünün bozulmasının genelde doğa bilimlerinin yükselişiyle ilişkili gerçekleştiği düşünülür; ama Weber için büyünün bozulması, tanrıların ritüeller ve dualarla insan istencine boyun eğebileceği fikrinin olumsuzlanmasında yatar: “Dinsel davranış, tanrıya ibadet değil, daha ziyade tanrının zorlanmasıdır ve yakarış, duadan ziyade büyüsel formüllerin icra edilmesidir.” [3] Tanrıların (bir şeylere) zorlanması fikrinin zayıflamasıyla, doğaya karşı bilimsel bir tavır mümkün hale gelir.

Mübadele tarzları açısından Weber’in büyü bozumu, insanlar ile tanrılar arasındaki ilişkilerde karşılıklılığın terk edildiği anlamına gelir. Oysa bunu gerçekleştirmek göründüğü kadar kolay değildir; günümüzün dünya dinlerinde bile tanrının zorlanması dua biçiminde uygulanmaya devam etmektedir. Bu zorlama gerçekten terk edilmiş olsaydı, dünya tarihinde büyük bir olay olurdu. Bununla birlikte böyle bir olayı, kapalı toplumu açan belirli bir imtiyazlı bireyin ortaya çıkışına atfetmek yeterli değildir.

Notlar


[1] Krş. Weber: “İlyas (Elijah) zamanındaki daha eski İsrail peygamberliği dönemi, tüm Yakındoğu ve Yunanistan’da güçlü bir peygamberi propaganda çağı idi... bazıları 6. hatta 5. yüzyıla kadar uzanıyordu. Bunlar Yahudi, Pers ve Hindu peygamber hareketi ve ayrıca, Konfüçyüs dönemi öncesi Çin ahlakının başarılarıyla çağdaştı.” Max Weber, Din Sosyolojisi, çev. Latif Boyacı, İstanbul: Yarın, 2016, s. 142-43. Metne dön.
[2] Henri Bergson, The Two Sources of Morality and Religion, çev. Ashley Audra, New York: Doubleday, 1935, s. 267; Türkçesi: Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı, çev. M. Mukadder Yakupoğlu, Ankara: Doğu Batı, 2004. Metne dön.
[3] Max Weber, Din Sosyolojisi, s. 115. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2018. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova