ISBN13 978-605-316-061-8
13x19.5 cm, 432 s.
Liste fiyatı: 45.00 TL
İndirimli fiyatı: 36.00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Kojin Karatani diğer kitapları
Metafor Olarak Mimari, 2006
Transkritik, 2008
Derinliğin Keşfi, 2011
Tarih ve Tekerrür, 2013
AYIN ARMAĞAN KİTABIAYIN ARMAĞAN KİTABI
Bebek Töreni
1. Basım
Liste Fiyatı: 16.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Dünya Tarihinin Yapısı
Üretim Tarzlarından Mübadele Tarzlarına
Özgün adı: The Structure of World History
From Modes of Production to Modes of Exchange
Çeviri: Ali Karatay
Yayına Hazırlayan: Özge Çelik
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: 2017

Toplumsal formasyonlar tarihini mübadele tarzları perspektifinden yeniden değerlendirmeye yönelik bir girişim bu kitap – günümüz Sermaye-Ulus-Devlet sistemini kavrayıp aşma çabasının bir ürünü.

Marx’ın dünya tarihi versiyonunu sistematik bir biçimde yeniden okuyan Karatani eleştirinin odak noktasını üretim tarzlarından mübadele tarzlarına kaydırıyor. Göçebe kabilelerin ayırt edici özelliği olan kaynakları ortak bir havuzda toplamayı, yerleşik tarımın benimsenmesinden sonra geliştirilen armağan mübadelesi sistemlerini, devletin doğuşuyla birlikte ortaya çıkan korunmaya karşılık itaat mübadelesini, kapitalizme damgasını vuran meta mübadelelerini inceliyor ve geleceğin bir mübadele tarzı olarak armağan mübadelesinin dönüşü üzerinde duruyor. Karatani’ye göre mevcut Sermaye-Ulus-Devlet üçlü sisteminin aşılması anlamına gelen bu nihai aşamayı kavramanın en iyi yolu Kant’ın ebedi barış üzerine yazılarından geçiyor.

"Tarihçilerden okumaya alışkın olduğumuz türden bir dünya tarihi değil bu,” diyor Karatani, “amacım, çeşitli temel mübadele tarzları arasındaki ilişkilerin aşkın bir eleştirisini yapmak. Yani dünya tarihinde meydana gelmiş üç büyük değişimi yapısal olarak açıklamak. Böylece dördüncü bir büyük değişimin, bir dünya cumhuriyetine geçişin peşine düşebiliriz."

İÇİNDEKİLER
İngilizce Basıma Önsöz
Önsöz

Giriş: Mübadele Tarzları Üzerine

I. Kısım: Mini Dünya Sistemleri
1. Yerleşik Hayata Geçiş Devrimi
2. Armağan ve Büyü

II. Kısım: Dünya İmparatorluğu
3. Devlet
4. Dünya Parası
5. Dünya İmparatorlukları
6. Evrensel Dinler

III. Kısım: Modern Dünya Sistemi
7. Modern Devlet
8. Sanayi Sermayesi
9. Ulus
10. Birlikçilik

IV. Kısım: Bugün ve Gelecek
11. Küresel Kapitalizmin Aşamaları ve Yinelenme
12. Dünya Cumhuriyetine Doğru

Teşekkür
Kaynakça
Dizin  

OKUMA PARÇASI

İngilizce Basıma Önsöz, s. 9-12

Bu kitap toplumsal formasyonlar tarihini mübadele tarzları perspektifinden yeniden düşünmeye yönelik bir girişimi meydana getiriyor. Marksizm bugüne kadar bu tarihi üretim tarzları, yani kimin üretim araçlarına sahip olduğu perspektifinden ele aldı. Bu kapsamda üretim tarzları “ekonomik altyapı” olarak değerlendirilirken, siyasi, dinsel ve kültürel olan da ideolojik üstyapı kabul edildi. Bu yaklaşım, ekonomik olanı siyasi olandan ayırması bakımından, kapitalist toplumu temel alır; dolayısıyla kapitalizm öncesi toplumları açıklamakta birtakım güçlüklerle karşılaşır: Asyatik veya feodal toplumlarda, ve şüphesiz bunlardan önce gelen klan toplumlarında, siyasi kontrol ile ekonomik kontrol şeklinde bir ayrılma yoktur. Dahası, çağdaş kapitalist toplumlar söz konusu olduğunda bile, devlet ve ulusa sadece ideolojik üstyapılar gözüyle bakmak güçlüklere neden olur, çünkü bunlar kendi başlarına aktif özneler olarak iş görür. Marksistler kapitalist ekonomi yok olunca devlet veya ulus gibi ideolojik üstyapıların da doğal olarak sönümleneceğine inanmıştı, fakat realite bu beklentilerini boşa çıkardı. Devlet ve ulus meselelerini ele alma girişimlerinde tökezlediler.

Bunun bir sonucu olarak Marksistler, ideolojik üstyapının göreli özerkliğini vurgulamaya başladı. Daha somut bir ifadeyle söylersek, ekonomik determinizm teorisini psikanaliz, sosyoloji ve siyaset bilimi gibi alanlardan gelen bilgiyle desteklediler. Ne var ki bu girişim, ekonomik altyapının öneminin küçümsenmesi yönünde bir eğiliminin uç vermesiyle sonuçlandı. Birçok sosyal bilimci ve tarihçi ekonomik determinizmi reddederek meselenin diğer boyutlarının özerk olduğunu öne sürdü. Bu tavır, daha fazla disipliner uzmanlaşmaya yol açarken, giderek yaygınlaştı ve meşru kabul edildi. Siyasal, dinsel, felsefi vb. boyutları birbiriyle ilişkili biçimde bünyesinde toplayan yapıları kavramaya yönelik her türlü bütünleştirici ve sistematik perspektifin, keza mevcut koşulları aşmak için bir yol bulma doğrultusundaki her türlü çabanın terk edilmesiyle sonuçlandı.

Bu kitapla yeniden meselenin ekonomi boyutuna dönüyorum. Fakat ekonomiyi üretim tarzlarına göre değil, mübadele tarzlarına göre tanımlıyorum. Dört tip mübadele tarzı var: karşılıklı armağanlaşmaya dayalı A tipi, yönetim ve himayeyi içeren B tipi, meta mübadelesinden oluşan C tipi ve bu üçünün aşılması anlamına gelen D tipi. Bu dört tip mübadele tarzı tüm toplumsal formasyonlarda bir arada bulunur. Toplumsal formasyonlar yalnızca hangi mübadele tarzının baskın olduğuna göre birbirinden ayrılır. Örneğin kapitalist toplumda baskın olan mübadele tarzı C tipidir. Marx kapitalist ekonomiye yalnızca üretim tarzları açısından değil, meta mübadelesi açısından da bakmış, ideolojik üstyapının C tipi mübadele tarzı tarafından nasıl üretilebildiğini teorileştirmiştir. Özellikle Kapital'in üçüncü cildinde, kapitalist bir ekonominin her şeyden önce bir kredi sistemi olduğunu ve bu nedenle her zaman için kriz ihtimali barındırdığını açıklamaya girişmiştir.

Fakat Marx kapitalizm öncesi toplumların sorunlarına çok da ilgi göstermemiş veya dikkat etmemişti. Gerçi Marx’ı bununla eleştirmek budalalık olur. Tam da Marx’ın C tipi mübadele tarzı için yaptığı gibi, zamanımızı ve enerjimizi, A ve B tipi mübadele tarzları yoluyla ideolojik üstyapıların nasıl üretildiğini açıklamaya harcamak daha makul görünüyor. Dünya Tarihinin Yapısı’nda yapmaya çalıştığım şey bu. Ele alacağım bir diğer problem ise A tipi mübadele tarzının baskın olduğu bir toplumun ilk defa nasıl ortaya çıktığı.

Marcel Mauss’tan beri, A tipi mübadele tarzının (karşılıklı armağanlaşmanın) arkaik toplumlara yön veren baskın ilke olduğu genel kabul görüyor. Fakat bu ilke, en eski zamanlarda var olan göçebe avcı-toplayıcı gruplardan oluşan toplumlar için geçerli değil. Bu toplumlarda depolama olanağı olmadığından mallar ortak bir havuzda toplanır ve eşit olarak bölüşülürdü. Bu en saf haliyle armağan, başka bir armağanla karşılık vermeyi gerektirmeyen bir armağandı. Buna ek olarak grubun tek tek üyelerini düzene sokma gücü zayıf, evlilik bağları süreksizdi. Özetle, bu toplumun ayırt edici özelliği, tek tek üyelerinin hareket serbestliğinden kaynaklanan bir eşitlikti. Karşılıklılık ilkesi temeline dayanan klan toplumu ancak göçebe grupların yerleşik hayata geçmesinden sonra ortaya çıktı. Yerleşik hayat nüfus artışına olanak verdi, fakat aynı zamanda klan dışındakilerle çatışmalara neden oldu. Dahası, zenginliğin biriktirilmesini olanaklı hale getirdiğinden, kaçınılmaz olarak zenginlik ve güç bakımından eşitsizliklere yol açtı. Klan toplumu, armağan ve karşı-armağan yükümlülüklerini dayatmak suretiyle bu tehlikeyi belirli bir seviyede tuttu. Kuşkusuz bunu bilinçli olarak planlayıp yapmamışlardı. A tipi mübadele tarzı, Freud’un ifadesiyle “bastırılanın dönüşü” gibi, bir zorlama biçiminde ortaya çıktı. Fakat klan toplumunda bir kusura da yol açtı: Üyeleri eşit olmakla birlikte özgür (yani hareket serbestisine sahip) değildi artık. Başka bir ifadeyle, bireyleri kolektife bağlayan kısıtlamalar güçlendirilmişti.

Görüldüğü üzere göçebe halklar aşaması ile yerleşik hayat aşaması arasındaki ayrım çok önemli. Marx, ilk çağlarda bir “ilkel komünizm” olduğu hipotezini ortaya atmıştı ve gelecekteki bir komünist toplumun doğuşunu, kapitalizmin gelişmesinden sonra bu ilkel komünizmin yeniden tesis edilmesi olarak görüyordu. Günümüzde yarı dinsel bir tarihsel bakış açısı olarak değerlendirilen bu görüş geniş ölçüde reddediliyor. Dahası, günümüzde halen var olan ilkel toplumlar üzerinde gerçekleştirilen antropolojik çalışmalara bakınca, bu ilkel komünizm fikrini reddetmek zorunda kalıyoruz. Ne var ki sırf ampirik olarak doğrulanamıyor diye bu fikri ıskartaya çıkaramayız, çıkarmamalıyız da. Fakat Marksistler çoğunlukla bu sorunu geçiştirmeye çalışıyor.

Buradaki problem her şeyden önce Marx ve Engels’in ilkel komünizm modellerini Lewis H. Morgan’ın klan toplumu yorumuna oturtmaları. Kanaatimce klan toplumuna değil, onu önceleyen göçebe toplumlara bakmak gerekiyordu. Marx ve Engels neden göçebe toplumlar ve klan toplumları arasındaki farkları gözardı etmişti? Bu, toplumsal formasyonların tarihine üretim tarzı açısından bakmalarıyla yakından ilintiliydi. Başka bir ifadeyle, Marx ve Engels’in de benimsediği üretim araçlarının ortak mülkiyeti perspektifinden bakıldığında, göçebe toplumlar ve klan toplumları arasında bir fark yoktur. Fakat mübadele tarzları perspektifinden baktığımızda aralarında belirleyici bir fark olduğunu görürüz - sözgelimi en saf haliyle armağan ile karşılıklılığa dayalı armağan arasındaki fark.

İkinci olarak, mübadele tarzları perspektifinden baktığımızda, komünizmin neden basitçe bir ekonomik gelişme ya da ütopyacılık meselesinden ibaret olmadığını, daha ziyade ilkel komünizmin geri dönüşü olarak görülmesi gerektiğini anlayabiliyoruz. Fakat burada geri dönen kuşkusuz klan toplumu komünizmi değil göçebe toplum komünizmidir. Ben buna D tipi mübadele tarzı adını veriyorum. Bu, B ve C tipi mübadele tarzlarının hâkim olduğu aşamalarda bastırılmış olan A tipi mübadele tarzının geri dönüşüne işaret ediyor. Buna karşılık, bizzat klan toplumunun ve onu yönlendiren ilke olan A tipi mübadele tarzının kendisinin de zaten bastırılanın geri dönüşü anlamına geldiğine dikkat etmek lazım: Yerleşik toplumda bunlar göçebelikte var olan eşitliği koruma çabalarının ürünleridir. Haliyle, insanların arzu veya niyetlerinin bir sonucu olarak değil, hiçbir seçim şansı tanımayan zorunlu bir görev olarak ortaya çıkmıştır bu.

D tipi mübadele tarzı A tipi mübadele tarzının yeniden tesis edilmesinden, yani komünal topluluğun yeniden kurulmasından ibaret değildir. D tipi mübadele tarzı, A tipi mübadele tarzının daha üst bir boyutta yeniden tesis edilmesi olarak, aslında ancak A tipinin olumsuzlanmasıyla mümkündür. D tipi kısaca göçebe toplumun yeniden kurulmasıdır. Ancak bu da insanların arzu veya niyetlerinin bir sonucu olarak değil, Tanrı, ilahi güç ya da bir düzenleyici fikir tarafından tebliğ edilen bir görev olarak belirir. Daha somut bir ifadeyle, D tipi mübadele tarzı, büyü ya da karşılıklılık esasına dayanan dinleri olumsuzlayan evrensel din biçiminde ortaya çıkar.

Fakat D tipi mübadele tarzının ille de dinsel bir biçim alması gerekmiyor. Bu tarzın dinsel bir kisveye bürünmeksizin ortaya çıktığı örnekler var. MÖ 7. yüzyıldan 6. yüzyıla kadar İyonya, MS 10. yüzyıldan 12. yüzyıla kadar İzlanda ya da 18. yüzyılda Kuzey Amerika’ nın doğusu bunlardan bazıları. Bunların ortak noktası, hepsinin de kolonyalistler tarafından kurulan kent-devletler olmaları: Böyle sözleşme toplulukları (covenant communities), asıl devletlerinden ya da topluluklarından bağımsız hale gelmiş kişiler tarafından kurulmuştur. Bu topluluklarda, toprak yetersiz hale geldiğinde, insanlar başkalarının toprağında ücretli emekçi olarak çalışmaktansa başka bir kente taşınırdı. Bu nedenle toprak mülkiyetinde eşitsizlik ortaya çıkmazdı. Çünkü insanlar göçebeydi (özgürdü), insanlar eşitti. İyonya’da buna izonomi (isonomia) deniyordu. Bu basitçe biçimsel bir siyasi eşitlik değil, fiili bir ekonomik eşitlik anlamına geliyordu. Bütün bu topluluklar kuşkusuz kısa ömürlü oldu; sömürgeleştirmeye elverişli yerlerin en uç sınırına ulaşınca son buldular. Bu örneklerin de gösterdiği gibi, komünizm üretim araçlarının ortak mülkiyetinden çok göçebeliğin geri dönüşüne bağlıdır.

Ama gerçekte, D tipi mübadele tarzını hayata geçirmek isteyen dünya çapındaki bütün sosyalist hareketler genelde bir evrensel din kisvesi altında faaliyet yürütmüştür. 19. yüzyılın ikinci yarısında sosyalizm “bilimsel” hale gelmiş ve dinsel havasını kaybetmiştir. Fakat buradaki kritik sorun sosyalizmin dinsel nitelikler taşıyıp taşımadığı değil, D tipi mübadele tarzını hayata geçirmeyi amaçlayıp amaçlamadığıdır. 20. yüzyıl sosyalizmi yalnızca B ve C tipi mübadele tarzlarının baskın olduğu toplumlar inşa edebilmiş, bunun sonucu olarak da çekiciliğini yitirmiştir. Fakat B ve C tipi mübadele tarzları baskın kaldığı sürece, onları aşma dürtüsü de asla yok olmayacaktır. D tipi mübadele tarzı şu ya da bu biçimde ortaya çıkacaktır. Bunun dinsel bir biçim alıp almaması önemli değildir. Bu dürtünün kökeninde esas itibarıyla göçebe toplumdan beri bastırılan şey vardır. Bütün bir dünya tarihi boyunca ısrarla varlığını sürdürmüştür ve gelecekte de yok olmayacaktır - nasıl bir biçimde ortaya çıkacağını bugünden öngöremesek de.

Kojin Karatani

20 Nisan 2012

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Yücel Kayıran, "Kojin Karatani’den bir başyapıt", Hürriyet, 3 Şubat 2017

İçinde bulunduğumuz siyasal durumun anlaşılmasında şu düşünürlerin özel bir yeri olduğu kanısındayım: Ernst Bloch, Daryush Shayegan ve Kojin Karatani. Hem Shayegan’ın hem de Karatani’nin, kendi teorik yolculuklarının başında, Bloch’u referans edinmiş olmalarının rastlantısal olmadığını da söylemeliyim. Bloch’un ‘Umut İlkesi’ ile ‘Hıristiyanlıktaki Ateizm’ birer başucu kitabı ama filozofun Erbschaft dieser Zeit’ı (Bu Zamanın Mirası) henüz Türkçeye çevrilmedi. Shayegan’ın Yaralı Bilinç’ine ilgi gösteren çevrelerin, filozofun yeni kitabı Melez Bilinç’e neden ilgisiz kaldıkları konusunda düşünmek gerekir. Yaralı Bilinç’ tarihsel bir problem durumunun değerlendirmesi ise Melez Bilinç’ bu problem durumundan çıkışa ilişkin bir seçenek-yolun kitabıdır.

Burada, Kojin Karatani’nin farklı bir konumu var kuşkusuz. Metafor Olarak Mimari, Derinliğin Keşfi ve Tarih ve Tekerrür’deki edebiyat yazılarını hesaba kattığımızda Karatani, bir edebiyat eleştirmeni. Karatani’nin heyecan verici ikinci önemli katkısı ise Kant ile Marx’ı birlikte okuduğu Transkritik’le gelir. Öznel ve nesnel bakış tarzından farklı olarak ‘paralaks bakış’ tarzını keşfeden Karatani, ‘Transkritik’te Marx okumalarına yeni bir perspektif getirmekle kalmaz, temelde sermaye-ulus-devlet üçlüsünü aşabilecek cemaatler-üstü bir toplumun nasıl mümkün olabileceğini de tartışır. “Ulus-devlet kendini olumsuzlama ve ‘imparatorluğa’ doğru yönelme dürtüsünden vazgeçemez” tezini dile getiren, ‘ulus-devletin tekerrür zorlantısı’ kavramını, bu kitapta geliştirir Karatani. Bu iki kitabın üçüncü sacayağını, Karatani’nin Türkçeye yeni çevrilen Dünya Tarihinin Yapısı oluşturmaktadır.

Karatani’yi peşinden götüren teorik problemin ne olduğunu, Transkritik’teki şu analizde bulmak mümkün: Kapital’de bir devlet teorisinin olmaması, Marksistleri ya bu meseleyi örtbas etmeye ya da Marx’ın Kapital’den önceki açıklamalarına dönmeye götürdü. Yaygın kanaate göre Marx ilk dönemlerinde devleti ‘hayali bir cemaat’ olarak görmüş, bu dönemleri atlatıp yaşamının orta devrelerine geldiğinde de ona sınıf hâkimiyetinin bir aracı gözüyle bakmıştı. Ama Louis Bonaparte’ın ‘18 Brumaire’inde devlet hakkında bu her iki örnekten daha derin bir kavrayış vardır. Peki, Kapital’deki Marx nasıl olmuştu da devlet hakkında hiç kafa yormamıştı? (...) Marx’ın Kapital’deki yöntemini uygulayarak yeni bir devlet teorisi kurmak zorundayız.”

Karatani’ye göre, Marx entelektüel kariyerini Hegel’in Hukuk Felsefesi’nin Eleştirisi’yle başlatmıştır.

Dünya Tarihinin Yapısı’nın ana kavramı, ‘sermaye-ulus-devlet’ kavramıdır. Bu büyük kavramın sınırlarını şöyle çiziyor Karatani: “Kapitalist piyasa ekonomisi en başta gelir. Ne var ki kendi haline bırakıldığında kapitalist piyasa ekonomisi kaçınılmaz bir biçimde ekonomik eşitsizliklere ve sınıf çatışmasına yol açar. Buna karşılık, komünal topluluğun ortaklığını ve eşitliği hedeflemesiyle nitelendirilen ulus, kapitalist ekonominin meydana getirdiği çeşitli çelişkileri çözmenin yollarını arar. Devlet ise vergilendirme, yeniden bölüşüm ve düzenlemeler gibi tedbirlerle bu görevi yerine getirir.”

Ulus kavramıyla ilgili tanımdaki farklılığa dikkat çekerim. Karatani’nin teorik uyarısı şöyle: “Eğer sermaye, devlet, ulus ve dini aşmak istiyorsak, önce onların ne olduklarını anlamalıyız. Onları yalnızca reddetmek bizi hiçbir yere götürmez.” Dünya Tarihinin Yapıs’, işte bu teorik yolculuğun kitabı.

Devamını görmek için bkz.

Özge Çelik, "Dünya Tarihinin Yapısı", Editörden, metiskitap.com, Ekim 2016

Bir toplumsal formasyonlar tarihi olarak dünya tarihini mübadele tarzları perspektifinden yeniden değerlendirerek günümüz Sermaye-Ulus-Devlet sistemini aşma çabasının bir ürünü bu kitap. “Yeniden” çünkü Karatani bu fikri ilk defa Transkritik’te ortaya koyuyordu. Transkritik 2001’de yayımlanmış, yani tohumları 90’lı yıllarda atılmıştı. 90’ların başında Orta ve Doğu Avrupa devrimlerinin etkisiyle Sovyetler Birliği’nin parçalanmasıyla sonuçlanan süreç etkisini gösteriyordu. Fukuyama’nın “tarihin sonu” tespitinin revaçta olduğu zamanlardı. Liberal demokrasinin zaferi ilan ediliyordu. 90’ların sonlarında, sermayenin küreselleşmesiyle beraber ulus-devletin ortadan kalkacağı iddiası iyiden iyiye dillendirilir oldu. Halbuki son dönem gelişmeler Sermaye-Ulus-Devlet’in, ortadan kalkmak şöyle dursun, mükemmelen işlediğini ortaya koyuyordu.

“Dış ticarete dayalı uluslararası ekonomik ağların giderek büyümesinden dolayı, ulus-devletler dahilindeki ekonomi politikalarının eskisi kadar etkili bir şekilde işlemediği ortadadır. Gelgelelim, uluslararası ilişkiler yeniden örgütlenip yoğunlaşsa da, devlet ve ulus yok olmayacaktır. Tek tek ulusal ekonomiler küresel piyasa (neoliberalizm) tarafından tehdit edildikleri zaman, bir yandan devletin ve/ya blok ekonominin korumasını (yeniden bölüşümü) talep ederken, diğer yandan da ulusal kültürel kimliğe başvururlar. Demek ki sermayeye karşı girişilecek her karşı-eylem devleti ve ulusu da (komünite) karşısına almalıdır. Kapitalist ulus-devlet, oluşturduğu üçlü yapı nedeniyle gözüpektir. İçlerinden birini reddederseniz, diğer ikisinin gücü sizi sonunda yine bu iç içe geçmiş üçlüye çekecektir. Çünkü her biri yanılsama üzerinde yükseliyor gibi görünse de farklı mübadele ilkelerine dayanır aslında. Bu yüzden, kapitalizmi düşünürken ulusu ve devleti de her zaman hesaba katmak zorundayız. Ve kapitalizme yönelen karşı-eylem ulus-devleti de karşısına almak durumundadır. Bu anlamda, sosyal demokrasi kapitalist ekonomiyi aşmak için kılını kıpırdatmaz. Aksine, kapitalist ulus-devletin ayakta kalmak için başvurduğu son çare odur.”

Bu sıkışıp kalmışlıktan kurtulmak için “tarihin sonu”nun ötesine geçmek, Sermaye-Ulus-Devlet’i aşmak gerekiyordu. Hegel’e dönme ihtiyacı işte böyle ortaya çıkmıştı. Çünkü Hegel Hukuk Felsefesi’nde bir bakıma Sermaye-Ulus-Devlet’i diyalektik bir biçimde kavramaya çalışıyordu.

“Yeniden” çünkü Karatani 90’larda sermaye ve devlete karşı yeni bir küresel direniş hareketi imkânıyla ilgileniyordu: 1999’da Seattle’daki küreselleşme karşıtı protestolar, Negri ve Hardt’ın çokluğa küresel isyan çağrısı, Jacques Derrida’nın önerdiği ‘Yeni Enternasyonal’. Bizzat Karatani de praksis eksenli bir hareket başlatmıştı. Fakat “11 Eylül’den sonra ortaya çıkan durum bu türden iyimser beklentileri ezip geçti. O zamanki olaylar zinciri içinde belki de dinler arasında bir çatışma gibi görünen şey, gerçekte Kuzey ile Güney arasında var olan derin bir yarılmanın açığa çıkmasıydı. Dahası ... sermaye ve devlete karşı direniş hareketlerindeki yarılmaydı bu. İşte o zaman, devlet ve ulusun yalnızca ‘üstyapının’ unsurları olmadığını, aynı zamanda başlı başına aktif özneler gibi işlev gördüğünü daha iyi kavradım. Sermaye ve devlete yönelen karşı-hareketler belirli bir seviyeye ulaştığında kaçınılmaz olarak parçalanır.” Böylece Transkritik’te ortaya koyduğu tezleri genişletmesi gerektiğini fark eder Karatani.

Toplumsal formasyonların tarihini mübadele tarzları perspektifinden kapsamlı bir şekilde yeniden düşünme fikri böyle ortaya çıkar. “Fikrin kökeni Marx’a uzanıyor. Fakat bunu tam anlamıyla yapmak için geleneksel Marksist formüllerin reddedilmesi gerekiyordu. Bu noktada Marx’ın metinlerinin yalnızca yeniden yorumlanmasının da yeterli olmayacağını fark ettim”. Bunun için, Transkritik’te yaptığı gibi Kant ve Marx’ın metinlerine dair kendi okumalarının ötesine geçip kendi teorik sistemini inşa etmesi gerekecektir. Bu bağlamda başlıca görevlerinden biri Marx’ın Hegel’in Hukuk Felsefesi’nin eleştirisini yeniden değerlendirmektir. Çünkü Marx “kapitalist ekonomiyi altyapıyı oluşturan öğe olarak, ulus ve devleti ise ideolojik üstyapının parçaları olarak kabul ediyordu. Dolayısıyla Sermaye-Ulus-Devlet denen karmaşık toplumsal formasyonu asla tam anlamıyla kavrayamadı. Bu durum, kapitalist sistem ortadan kaldırıldığında, devlet ve ulusun da doğal olarak sönümleneceğini düşünmesine yol açıyordu. Bu da nihayetinde Marksist hareketlerin devlet ve ulus problemleri karşısında her zaman tökezlemeleri sonucunu doğurdu.” Dahası devletin ve ulusun etkin aktörler olduğu gerçeğinin gözardı edilmesi, Marksist hareketlerin yanlış adımlar atmasıyla sonuçlanmış; sözgelimi “hem devlet sosyalizminin (Stalinizm) ortaya çıkmasına yol açmış hem de Nasyonal Sosyalizm (faşizm) adı altında toplanan Marksizm karşıtlarının zafere ulaşmasına katkıda bulunmuştur.”

Karatani’ye göre bu deneyimlerden elbette önemli dersler çıkarıldı. Üstyapının göreli özerkliğinin altı çizilmeye başladı. “Örneğin Frankfurt Okulu dahil bazı Marksistler, Max Weber’in sosyolojisinden ya da Sigmund Freud’un psikanalizinden bazı unsurları gündeme getirmeye başladı. Bunu yaparken, ekonomik altyapının belirleyici olduğu fikrini elbette terk etmiyorlardı. Ama gerçekte, ekonomik altyapı sorununu üzerinde ciddi bir biçimde düşünmeksizin rafa kaldırmaya meylediyorlardı. Dahası bu eğilim, edebiyat veya felsefe gibi başka alanların özerk, keza metinsel yorumlamanın nihayetinde belirlenemez olduğunun ileri sürülmesine yol açmış ve böylece postmodernizmin kaynaklarından biri haline gelmiştir. Ayrıca üstyapının göreli özerkliğe sahip olduğu yolundaki iddialar, devlet ve ulusun tarihsel olarak yaratılmış temsillerden ibaret olduğu ve ancak aydınlanma aracığıyla ortadan kaldırılabileceği inancının doğmasına neden olmuştur. Bu görüş, devlet ve ulusun köklerinin altyapıya uzandığını ve dolayısıyla etkin aktörler olduğunu gözden kaçırır.”

Karatani’ye göre Marx’ın ekonomik altyapıyı siyasi üstyapıdan ayırması, modern kapitalist topluma dayanan bir görüştür. Sözgelimi ilkel toplumlarda ekonomik ve siyasi yapılar arasında bir ayrım söz konusu değildir. Dolayısıyla ekonomik altyapı ve üretim tarzının aynı şey olduğu varsayılarak kapitalizm öncesi toplumlar açıklanamaz. Hatta kapitalist ekonomiler bile anlaşılamaz. Kapitalist ekonomi “ideolojik üstyapısına” bağlıdır. “Yani bu muazzam sistem para ve krediye dayanır. Bunu açıklayabilmek için Marx, Kapital’deki incelemesine üretim tarzından değil de meta mübadelesi boyutundan başlar. Kapitalist üretim tarzı, bir başka ifadeyle sermaye ile emek arasındaki ilişki, para ile meta arasındaki ilişkiler (mübadele tarzı) kanalıyla örgütlenir. Fakat tarihsel materyalizmi savunan Marksistler Kapital’i yeterince özenle okumamış ve nihayetinde sadece üretim tarzı kavramından bahsedip durmanın ötesine geçememişlerdir.” Dolayısıyla ekonomik altyapıyı üretim tarzına indirgeyen yaklaşımdan vazgeçmek gerekir. Fakat bu ille de genel olarak ekonomik altyapı kavramından vazgeçmek gerektiği anlamına gelmez. Karatani’nin yaptığı da budur: İncelemesini üretim tarzı yerine mübadele tarzından başlatır.

“Komünizm, bizce, oluşturulması gereken bir durum, gerçekliğin kendisini uydurmak zorunda olduğu bir ideal değildir. Günümüzdeki durumu ortadan kaldıran gerçek hareketi komünizm olarak adlandırıyoruz. Bu hareketin koşulları, bugün mevcut olan öncüllerden doğmaktadır,” diyerek tarihin sonunu tanımlamayı reddeden Marx, Hegel’i olumsuzlarken Kant’ı da reddetmiştir. Ancak Karatani’ye göre aslında Marx’ın komünizm olarak adlandırdığı şey, Kant’ın “amaçlar krallığı” dediği şeyden çok da farklı değildir. Bir kişinin diğerine “asla salt amaca götüren bir araç değil, aynı zamanda hep bir amaç” muamelesi yapacağı bir toplumdur bu. “Kant’ın ahlakı bir iyi-kötü sorunu değil özgürlük (kendiliğinden kendi kaderini belirleme) sorunudur. Birine amaç muamelesi yapmak, özgür bir varlık muamelesi yapmak anlamına gelir. Bu tür bir ahlak olmadan komünizm de olamaz. Yine de Marx ahlakı doğrudan ele almayı reddetmiştir. Ahlaktan yola çıkılacak olursa, komünizm nihayetinde ‘gerçekliğin kendisini uydurması gereken bir ideal’ haline gelecektir. Oysa Marx bizatihi gerçek maddi süreçlerin içerdiği ‘öncüller’in kaçınılmaz olarak komünizme yol açtığını savunmuştur.”

Karatani’ye göre buradaki sorun, “maddi süreçlere veya ekonomik altyapıya üretim tarzları perspektifinden baktığınız sürece ahlaki uğrağı asla bulamayacak olmanızdır. Dolayısıyla ahlaki uğrak ekonomik yapıda değil, idealizm boyutunda aranmalıdır. Kantçı Marksistler, Sartre vb. varoluşsal, ahlaki bir uğrak sunmak suretiyle Marksizmin ekonomik olarak belirlenen biçimlerinin eksiklerini gidermek istediler.” Fakat Karatani buna gerek olmadığını savunur, çünkü ekonomik altyapıyı geniş biçimde tanımlanmış bir mübadele perspektifi üzerinden yeniden ele alınca, ekonomiye dışsal bir ahlaki boyut koyutlamaya gerek kalmaz; mübadele tarzları ahlaki uğrağı zaten içeriyor olur.

“Marx’ın Hegel eleştirisini ve Kant’ı reddiyesini yeniden değerlendirebilmek için modern toplumsal formasyondan ve bu formasyona yol açan ‘dünya tarihi’nden –Hegel bu tarihi kavramıştır ama idealizm tarzında kavramıştır– işe başlamamız, Marx’ın materyalist bir yaklaşımla yaptığı gibi bunları baş aşağı hallerinden çıkarıp yeniden ayakları üstüne dikmemiz ve tüm bunları yaparken de Hegel’in Sermaye-Ulus-Devlet üçlüsünü gözümüzün önünden ayırmamamız gerekiyor. Dünya tarihine üretim tarzları perspektifinden değil de mübadele tarzları perspektifinden bakmamız, bunları yapabilmemiz açısından büyük önem taşıyor.”

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2018. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova