ISBN13 978-605-316-141-7
13x19,5 cm, 64 s.
Liste fiyatı: 13.50 TL
İndirimli fiyatı: 10.80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Jacques Ranciere diğer kitapları
Siyasalın Kıyısında, 2007
Filozof ve Yoksulları, 2009
Özgürleşen Seyirci, 2010
Tarihin Adları, 2011
Cahil Hoca, 2014
Kurmacanın Kıyıları, 2019
Eric Hazan diğer kitapları
Demokrasi Ne Âlemde?, 2010
AYIN ARMAĞANIAYIN ARMAĞANI
Ajanda 2020 / Yâ Kebikeç!
1. Basım
Liste Fiyatı: 9.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Nasıl Bir Zamanda Yaşıyoruz?
Özgün adı: En quel temps vivons-nous?
Çeviri: Murat Erşen
Yayına Hazırlayan: Savaş Kılıç
Söyleşi: Eric Hazan
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2018
2. Basım: Şubat 2019

Filozof Jacques Rancière ile yayıncı ve aktivist Eric Hazan demokrasiyi, temsili sistemin demokrasi olup olmadığını ve "popülizm"i tartışıyor, "sınıf mücadelesi" ve "tahakküm" gibi kavramlara dönüyorlar. Tahakküme karşı son on yıl içinde dünyanın pek çok yerinde patlak vermiş olan halk hareketlerini, "isyanlar"ı başarılı ve başarısız yönleriyle ele alırken ufuklarında hep başka bir dünyanın nasıl mümkün olabileceği var: "Geleceği yaratan sadece şimdiki anlardır ve bugün için hayati mesele, eşitliksizlik yanlısı mantıklar tarafından önerilen algı, düşünce, yaşam ve ortaklık tarzlarına mesafe almayı sağlayan tüm ayrılık biçimlerini geliştirmektir. Onlara birbirleriyle karşılaşma ve bir eşitlik dünyasından fışkıran gücü yaratma imkânı vermek için çaba göstermektir."

Başka bir demokrasiyi araştıran önemli bir röportaj...

OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 9-13

2005 yılında yayımlanan Demokrasi Nefreti’nde “temsili bir sistemin demokratik olduğunu ilan etmesini mümkün kılan” kuralları sıralıyorsunuz: Kısa süreli, yenilenemeyen vekillik seçimleri; halkın temsilcilerinin yasaların oluşturulması üzerinde tekeli; seçim süreçlerine ekonomik güçlerin müdahalesinin denetlenmesi... [1] Aynı döneme ait başka metinlerde, “iktidarı seven ve onu ele geçirmekte mahir olanlar”dan oluşmasından kaçınmak için“yönetici kadro”nun seçimini büyük ölçüde kura çekimine bırakmayı öneriyordunuz.

Demokrasi Nefreti yayımlanalı on yıldan fazla oldu. Demokrasinin, siyasal soruların etrafında döndüğü merkezi mefhum olduğunu düşünmeye devam ediyor musunuz? Bizi temsil edenlerin nasıl seçildiği hâlâ belirleyici mi? Bu son yıllarda temsili demokrasinin çözüldüğüne mi tanık oluyoruz? Asıl mesele, ondan kurtulmanın bir yolunu bulmak ve nihayet hükümetsiz yaşamak değil mi?

Demokrasi Nefreti siyasal bir gündem önermiyordu, kendilerini demokrasi olarak tanımlayan devletlerde, demokrasi’yi kitlesel bireyciliğin egemenliği ve toplumsal bağın yok edilişi olmakla suçlayan öfkeli kampanyaların yayılmasının sergilediği çelişkiden hareketle demokrasi fikri üzerine bir düşünme çabasıydı. Kitabın ana tezi, demokrasinin siyasal bir rejim değil, özgül olarak siyasal iktidarın bizzat varoluşunun eşitlikçi koşulu, anarşik koşulu, dolayısıyla aynı zamanda iktidarın icrasının durmadan bastırmaya çalıştığı koşul olduğu yönündeydi. Şunu gösteriyordum: Umumiyetle siyaset diye adlandırılan şey aslında, siyasal iktidarın icrasını, onun karşıtı olan, onu yalanlayan demokratik ilkeye dayandıran fiili çelişkidir. Demokratik mantık ile temsil mantığı arasındaki ilkesel zıtlığı ve bu iki mantık arasındaki kesişim biçimlerini işte bu çerçevede incelemiştim. Bilhassa hem demokratik ilkeden çıkarsanan hem de kurumlara daha fazla demokrasi katmaya elverişli, kısa süreli, aynı anda tek elde toplanamayan, yenilenemeyen temsil yetkileri ve kura çekimi gibi belli sayıda ilkeyi ve kuralı hatırlatmıştım. Bunları, bugün söylendiği gibi, “demokrasiyi canlandırmak” için uygulanacak reçeteler olarak hatırlatmamıştım; bu ilke ve kuralları daha ziyade, temsili rejimlerimizin aslında gitgide oligarşik hale geldiğini, eşitlik dehşetine karşı yürütülen cumhuriyetçi kampanyaların da toplumlarımızda ve kurumlarımızda eşitsizliğin artması sürecinin teorik onur meselesi olduğunu göstermeye elverişli ve demokrasi ile temsili bir tutan hâkim görüşle araya mesafe koymaya uygun koşullar olarak hatırlatmıştım.

Tüm bunları aşmış olduğumuz fikrini komik bulduğumu itiraf ederim. O sıra kınadığım cumhuriyetçi kampanya büyük ulusal dava haline gelecek ve denize girerken hangi kıyafetin giyileceğini uygarlığımızın istikbalinin dayandığı temel “mesele” yapacak raddede genişledi. Temsili sistemin çözülüşüne gelince, bu, 1880’den beri, şu ya da bu partili seçime düşük katılım oranını seçim sisteminden kitlesel vazgeçişin delili olarak görmeye hep hazır “radikal” solun umutlarını ve yanılsamalarını ayakta tutan eski teranedir. Oysa temsili sistemin çözüldüğü falan yok. Kurumlar canlı varlıklar değildir. Hastalıklarından dolayı ölmezler. Bu sistem yaşadığı güçlüklerin üstesinden gelir, ürettiği anormallik ve canavarlarla uzlaşmanın yolunu bulur. İşlettiği mekanizma sayesinde temsil edilmeyenleri temsil ettikleri iddiasında olanlara bile bir yer yaratır ve kendi vasatlığını zorunluluğa boyun eğme nedeni haline getirir. Bunun karşısında yakın zamanlardaki parlamento dışı veya karşıtı hareketler gerçek bir alternatif siyasal alan yaratamadı. Şu son yıllarda, en kuvvetli demokratik olumlamalara tekabül eden meydan işgal hareketleri, devletlerin gündemlerinden bağımsız siyasal hareketler yaratılmasına zemin hazırlamayı başaramadı. Bunların mirası bazen dağılıp gitti, bazen de alternatif biçimlerde devam etti, ama aynı zamanda hükümet partileri arasında ittifak, pazarlık ve seçim programı oyunu oynayan Podemos veya Syriza gibi “solun solu” partiler tarafından da ele geçirildi. Occupy Wall Street’in enerjisi Sanders’ın kampanyasını destekledi, onun da sonuçta Hillary Clinton’ı desteklemekten başka seçeneği olmayacaktı. Ülkemizdeki seçimin ahvaline “ehvenişer” mantığı taraftarı, sol kafalı bir güruhun alışıldık bozgunu damgasını vurabilir, böyle bir tehlike var. Vaktiyle, Sarkozy kadar kötü olmadığı için Hollande’a oy vermemizi isteyenler bu sefer de bizi Fillon kadar kötü olmadığı için Macron’a ya da Marine Le Pen kadar kötü olmadığı için Fillon’a oy vermeye davet ediyor, beş yıl sonra da yeğeni kadar kötü olmadığı için Marine Le Pen’i desteklemeye davet edecek. Fransa’daki Geceleri Ayaktayız (Nuit debout) hareketinin beyni bizi şunu söylemeye çağırıyordu: Bir daha asla sosyalistlere oy vermeyeceğiz. Bence şöyle demek daha doğru olurdu: Artık başkanlar ve başkanlık seçimleri istemiyoruz. Benim düşünceme göre, “demokratik” esasların ve bizzat başkanlık seçimi sürecinin cepheden sorgulandığı bir kampanya, hareketin pekâlâ mantıklı bir sonucuydu ve demokrasinin tam da az sayının çok sayı tarafından seçimi meselesinden başka bir şey olduğunu gösterme vesilesiydi.

Hükümetsiz yaşamak kuşkusuz kendimize tayin edebileceğimiz güzel bir hedeftir. Ama bu aynı şekilde 2005’te ve mağlup devrimcilerin yine “halk tarafından doğrudan yasama” fikrine kapıldığı ya da topluluğu (association) veya “sosyal olan”ı hükümetin karşısına alternatif olarak koymaya başladığı daha 1850’de de böyleydi. Bu da sözünü ettiğimiz amaca 1850’dekinden daha yakın olmadığımız anlamına geliyor. Söz konusu amaca yaklaşmak için, ilk olarak tam da o amacı bizzat işlerin seyrinin ortaya çıkardığı düşüncesinden kurtulmak gerekiyor. Tahakküm dünyasının kendi yıkımını ürettiği, “katı olan her şeyin buharlaştığı” ve eski düzeni ayakta tutan kurum ve inançların ünlü “bencil hesapların buzlu suları”nda kendiliğinden eridiği yönündeki eski Marksist fikirleri artık bir kenara bırakmak gerekiyor. Bu mantığa göre, devletler, parlamentolar, dinler ve ideolojiler bizzat kapitalizmin gelişmesiyle ortadan kalkacaktı. Bugün bile “neoliberalizm” hakkındaki hâkim söylem, neoliberalizmde ekonomik tahakkümün tüm inanç ve kurumların çözülmesiyle kendini çırılçıplak gösterdiği ânı görüyor. Oysa olgulara bakılırsa, hep daha fazla devletimiz –ve üst-devletimiz– ve hep daha fazla hükümetimiz var, temsili sistem kendi doğal antidemokratik eğilimini izleyerek durmadan güçleniyor, “liberal” kapitalizm sürekli yeni kural ve normlar dayatıyor, din bugün o bilinen kitlesel rolünü oynuyor, gerici ideolojiler gibi milliyetçilik ve etnik ayrımcılık da son yirmi-otuz yılda çok güçlendi.

Notlar


[1] Jacques Rancière, Demokrasi Nefreti, çev. Utku Özmakas, İstanbul: İletişim, 2015, s. 80. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, "Bir vahada ufuk açıcı gezinti", birartibir.org, 3 Kasım 2018

Rancière düşüncesi, dünyanın ve coğrafyamızın bireyi çıkmazda hissettirdiği bugünlerde, aklımızda oluşturduğu yeni düşüncelerle birlikte, “en çok nerede hata yapıyoruz” sorusu hakkında zihnimizi açıyor. Ortaya koyduğu argümanlarla, güncel siyasetin dışına çıkıp yaşama ve siyasete biraz dışarıdan bakmamızı sağlıyor.

Nasıl Bir Zamanda Yaşıyoruz? Jacques Rancière’in Demokrasi Nefreti’ndeki (2008) temsili sistem ve demokrasi üzerine fikirlerinin o günlerden bugünlere nasıl bir seyir izlediğine dair bir soruyla başlıyor. Rancière o kitapta şunu gösterdiğini söylüyor:

“Umumiyetle siyaset diye adlandırılan şey aslında siyasal iktidarın icrasını, onun karşıtı olan, onu yalanlayan demokratik ilkeye dayandıran fiili çelişkidir. Demokratik mantık ile temsil mantığı arasındaki ilkesel zıtlığı ve bu iki mantık arasındaki kesişim biçimlerini işte bu çerçevede incelemiştim.”

Rancière bu söyleşide de temsil ve demokrasi arasındaki çetrefilli ilişkiyi ele alıyor ve “temsili sistemin çözülmesine” dair umudun yersiz olduğunu dile getiriyor. Haksız değil, çünkü seçimlerin hiçbir umut vaat etmediğini düşündüğümüz anlarda bile ilginç bir şekilde bu sistem, bir heyecan dalgasına neden olabiliyor ve temsil sistemi kendisini devam ettirmenin bir yolunu buluyor. Zira, Rancière’in vurguladığı gibi: “Kurumlar canlı varlıklar değildir. Hastalıklarından dolayı ölmezler. Bu sistem yaşadığı güçlüklerin üstesinden gelir, ürettiği anormallik ve canavarlarla uzlaşmanın yolunu bulur.”

Temsil kurumunun bu uzlaşma kapasitesi kitleleri onu devam ettirmeye itiyor. İnsanları temsil edildiğine inandırmak, belki dünyadaki alternatif hareketlerin de bir şekilde sonunda bu sisteme eklemlenmesinin yolunu açıyor. Daha içeriden konuşabilmek için Gezi sonraki ilk seçime bakmak yeterli herhalde. Kampanyaları hatırlarsak, “bas geç”, “tatava yapma” gibi tartışmaların da yaşandığı süreç, birçok insan için, şaşırtıcı olduğu kadar, aslında çok da şaşırtıcı olmayan bir sonuçla bitmişti.

“Bas geç” gibi siyaseti seçeneksizleştiren kampanyalar ortak sesi susturmanın yanında Gezi gibi bir direnişin yaşandığı memlekette siyaseti temsili sisteme hapsetme işlevi de görmüştü önemli ölçüde. Rancière de aslında bir bakıma dünyada son yıllarda alternatif olarak gördüğümüz ve bizi heyecanlandıran başkaldırılara veya ani çıkış ve kopuş hareketleri olarak değerlendirebileceğimiz pratiklere benzer bakıyor denebilir:

“Şu son yıllarda, en kuvvetli demokratik olumlamalara tekabül eden meydan işgal hareketleri, devletlerin gündemlerinden bağımsız siyasal hareketler yaratılmasına zemin hazırlamayı başaramadı. Bunların mirası bazen dağılıp gitti, bazen de alternatif biçimlerde devam etti, ama aynı zamanda hükümet partileri arasında ittifak, pazarlık ve seçim programı oyunu oynayan Podemos veya Syriza gibi ‘solun solu’ partiler tarafından ele geçirildi. Occupy Wall Street’in enerjisi Sanders’ın kampanyasını destekledi, onun da sonuçta Hillary Clinton’ı desteklemekten başka şansı olmayacaktı.”

Bu cümlelerle ifade edildiği üzere, umut olarak gördüğümüz hareketler temsili sistemin karşısında yer alamadı, bu sistemin getirisi olan ve bize hep sunulan “kötünün iyisi” seçeneğine razı olmak zorunda kaldı. Çıkışı ve pratiği itibariyle temsiliyet ile sorunu olduğunu düşünebileceğimiz hareketler “alternatif olma” durumunu sürdüremedi. Tıpkı Gezi’de ortaklık kurulan pek çok hususun dağılması ve ortak sesin karşılıklı kutuplaştırmalar ile özellikle sonrasındaki ilk seçimden sonra dağılıp gitmesi gibi.

Nasıl olmalıydı, neden böyle oldu?

Peki, “nasıl olmalıydı” sorusunu sorarsak, Rancière’in, Fransa’daki Geceleri Ayakta (Nuit debout) hareketi bize şunu söylemeye çalışıyordu diyerek olması gerekene işaret ettiği cümleler örnek gösterilebilir:

“Bir daha asla sosyalistlere (Parti Socialiste) oy vermeyeceğiz. Şöyle demek daha doğru olurdu: Artık başkanlar ve başkanlık seçimleri istemiyoruz. Benim düşünceme göre, ‘demokratik’ esasların ve bizzat başkanlık seçimi sürecinin cepheden sorgulandığı bir kampanya, hareketin pekâlâ mantıklı bir sonucuydu ve demokrasinin tam da az sayının çok sayı tarafından seçimi meselesinden başka bir şey olduğunu gösterme vesilesiydi.”

Alternatif olarak değerlendirebileceğimiz hareketlerin enerjisi böyle bir sorgulama yapmaya müsaitti, ancak belki de böyle bir kaygıları yoktu. Burada, Alain Badiou’nun Gerçek Mutluluğun Metafiziği’nde bu duruma dair düşündürdükleri ile birlikte “dünya” kavramlaştırması akla geliyor. [1]

Badiou bu kitapta dünyayı beş ayrı şekilde değerlendiriyor. Bunlar kendi iç dünyamız, ailemizin, mesleğimizin oluşturduğu kapalı dünya, bütün bir tarihin oluşturduğu dünya, taşlarla, bitkilerle paylaştığımız dünya ve son olarak evren, yıldızlar, galaksiler ve kara deliklerden oluşan bir dünya. Kısacası dünya deyince çok-anlamlı bir şeyden söz ediyoruz. Ve farklı dünyalarla karşı karşıya kalıyoruz. Dünya tekil olarak kavranamıyor.

Badiou dünyayı açıklarken 2012’de ABD’de yapılan “Occupy Wall Street” eylemlerini örnek veriyor. [2] “Bu isyanın değiştirmek istediği dünya hangisidir?” Bu önemli bir soru. Başkaldıranların tüm dünyayı değiştirmek gibi bir amacı mı vardı? Yoksa ayaklanan bu orta sınıf gençler birkaç gün ya da hafta boyunca kolektif varoluşumuzda mutsuzluk veren şeylere etkin bir biçimde tanıklık etmek mi istiyorlardı? Bu sorulara Badiou’nun cevabı şöyle: “Aslında gerçekten olan ve dünya hâline gelmesi gereken şey hareketin anlık sevinci içerisinde üstü örtülü olarak kaldı.” [3] Yani, tüm dünyayı kapsayacak bir değişim haline gelemedi, daha açık ifadeyle kendi “dünyası” içinde kaldı.

Bu hareketlere belki de bu açıdan bakmak gerekiyor: Başkaldırının sonrasında, pratikteki radikal tavrın devam etmemesi bu hareketlerin dünyayı ve kurumları kökten değiştirmek gibi bir dileği olmamasının sonucu belki de. Ama dünya siyasetinde “başka”nın mümkün olmasına dair ortaya çıkardıkları umudu da yadsımamak gerekiyor.

Eski söylemler, yeni durumlar

Eric Hazan’ın yukarıda bahsettiğimiz sorunun devamında, “asıl mesele hükümetten kurtulmak mı” minvalindeki sorusuna Rancière “Hükümetsiz yaşamak kuşkusuz kendimize tayin edebileceğimiz en büyük hedeftir” diyerek cevap veriyor ve bu amaca yaklaşmak için yapılması gerekenlere işaret ediyor:

“Söz konusu amaca yaklaşmak için, ilk olarak tam da o amacı bizzat işlerin seyrinin ortaya çıkardığı düşüncesinden kurtulmak gerekiyor. Tahakküm dünyasının kendi yıkımını ürettiği, ‘katı olan her şeyin buharlaştığı’ ve eski düzeni ayakta tutan kurum ve inançların ünlü ‘bencil hesapların buzlu suları’nda kendiliğinden eridiği yönündeki eski Marksist fikirleri artık bir kenara bırakmak gerekiyor. Bu mantığa göre, devletler, parlamentolar, dinler, ideolojiler bizzat kapitalizmin gelişmesiyle ortadan kalkacaktı.”

Rancière’e bu konuda hak vermemek elde değil gibi. Ortadan kalmasının aksine, baskıyı daha çok hissettiğimiz, tahakkümün tüm hücrelerimize işlediği bir dünyada ve ülkede yaşıyoruz. Rancière’in ifadesiyle:

“Bugün bile ‘neoliberalizm’ hakkındaki hâkim söylem, neoliberalizmde ekonomik tahakkümün tüm inanç ve kurumların çözülmesiyle kendini çırılçıplak gösterdiği ânı görüyor. Oysa olgulara bakılırsa, hep daha fazla devletimiz –ve üst devletimiz–, hep daha fazla hükümetimiz var, temsili sistem kendi doğal antidemokratik eğilimini izleyerek durmadan güçleniyor, ‘liberal’ kapitalizm sürekli yeni kurallar ve normlar dayatıyor, din bugün o bilinen kitlesel rolünü oynuyor, gerici ideolojiler gibi milliyetçilik ve etnik ayrımcılık da son yirmi-otuz yılda çok güçlendi.”

İfadenin tamamına baktığımızda, sonra içinde yaşadığımız coğrafya ve dünya üzerine biraz kafa yorduğumuzda, Rancière’in haklılığı yoruma yer bırakmıyor. İçinde bulunduğumuz, adına artık “yaşam” demeye zorlandığımız ve varlığımıza yer bırakmayan uygulamalar, bir çözülmeye değil, her anlamda baskısını ve şiddetini hissettiğimiz daha fazla devlete, daha fazla hükümete, daha fazla vahşi kapitalizme yol açıyor. İşte bu nedenle eski söylemleri devam ettirmek, geleceğe yönelik sloganlar atmak çare olmuyor, hatta pek çok anlamda güncel siyasetin içinde boğulup kalmaya sebep oluyor. Zira, bir direnç varmış yanılsaması yaratıyor ve bizi daha fazla tahakkümle iç içe yaşamaya itiyor.

Rancière, sonrasında konuyu daha da derinleştirerek, temsili sistemin resmi ve radikal versiyonlarını sorguluyor, halkın nasıl bu sistemin gövdesiymiş gibi göründüğünü, temsili sistemin nasıl “yatay” bir müdahaleymiş gibi hissettirdiğini açıklamaya çalışıyor. Bu sistemi ayakta tutanın, “demokrasi” ile birlikte yarattığı algının ve ona inanmaktan çok kitlelere verdiği kendisine “inanmama” izninin etkisiyle devam ettiğini ortaya koyuyor. Böylece, temsili sistemi enine boyuna sorgulama fırsatı bulurken, neden her defasında tükendiğini, bittiğini, dağıldığını düşündüğümüz bu sistemin, şaşırtıcı bir şekilde kitleleri kendisine mecbur bıraktığının da ayırdına varıyoruz.

Özgürleşme nedir?

Söyleşi metinlerinin güzel bir yanı da tarafların birbirinin fikirlerini açması, ayrıntılarda ve satır aralarında, çeşitli kavramların sohbete dâhil olan düşünürler tarafından nasıl yorumlandığına ulaşılmasını sağlaması. Nasıl Bir Zamanda Yaşıyoruz? kitabında da benzer durumlarla karşılaşıyoruz ve Rancière’in dilimizden düşürmediğimiz bazı kavramlara dair düşünceleriyle karşılaşıyoruz. Bunlardan biri “özgürleşme”ye dair söyledikleri:

“Özgürleşme, zamanın normal düzeni içinde bir başka zaman yaratmanın bir biçimi, duyumsanabilir dünyada ortaklaşa ikâmet etmenin başka bir tarzı olmuştur daima.”

Üzerine düşününce çok şey ifade eden bir tanım bu, zira genellikle içinde bulunduğumuz zamana hapsolarak yaşıyoruz ve bu zaman genellikle bize sadece güncelin ve duyulması istenenin dayatıldığı, seçeneksizlik hissettiren, her türlü imkânın elimizden alındığı bir yaşam tahayyül ediyor. Yaşananlar hızla akıp giderken birey artık zamanı deneyimleyemediği bir dünyada varolmaya çalışıyor. Bu nedenle “başka zaman” yaratmanın hem politik hem de kişisel olarak imkânsız olduğunu düşünüyoruz. Oysa belki bize dayatılanın dışına çıkarak biraz baksak ve şimdinin olanaksızlığı içinde kendimizi kaybetmesek, dünyayı ve içinde yaşadığımız toplumu daha özgürleşmiş bir perspektiften görebileceğiz. Rancière, yukarıdaki cümlenin devamında şunu söylüyor:

“Gelecek için çalışılmaz, şimdi içinde kazıp bir mesafe yaratmak, bir saban izi bırakmak için, başka bir varolma tarzının deneyimini yoğunlaştırmak için çalışılır.”

Zamanı geleceğe attığımızda, şimdide yapabileceklerimizi gözden kaçırıyor olabiliriz, şimdide düşünmek, bunun için deneyim yaratmak ve belki geçmişe dönük yaşanmışlıklardan payımıza düşenin yüzleşmesini gerçekleştirmek, şu âna dair bir iz oluşturmak daha çok umuda sebep olabilir. Zira, şimdide bırakılan “saban izi” gelecek olarak hayal edilenin şu anda deneyimini yaratmak anlamına gelebilir.

Bir tarlada sabanın bıraktığı iz gibi düşünmek gerek belki de bunu, çünkü o izin zamanı ekilecek olanın dönemiyle yakından ilişkilidir ve bizim bıraktığımız iz, şu anda ekilecek tohum, deneyimlenen hayat, başka bir varolma tarzını çağırabilir. Ve alacağımız hasat bıraktığımız iz ile ilişkili olarak daha verimli hâle gelebilir, tıpkı sabanın, tohumun ekildiği mevsimde bıraktığı izin, onun hasadını etkilediği gibi.

Eric Hazan ve Jacques Rancière pek çok kavramı dünya siyasetinden örneklerle açıyor, yorumluyor, sorguluyor. Hazan’ın kışkırtan soruları ve Rancière’in cevapları, bizi güncel siyasetin dışına çıkararak dünyaya ve yaşadığımız zamana dair düşüncelerimizi, yorumlarımızı derinleştirme fırsatı sunuyor.

Nasıl Bir Zamanda Yaşıyoruz?’daki her soru-cevap üzerinden sayfalarca yazılabilir, konuşulabilir, tartışılabilir. Zira, bahsedilenlerin çoğunun şimdimizde bir karşılığı var. Politik eksikliklerimiz, umut uyandıran hareketlerin içinde bulunduğu durum, popülizm tartışmaları, demokrasi yanılsaması, temsil sisteminin “uzlaşmacı” tavrı nedeniyle dünya gündeminden düşmemesi, isyanlar, tahakküm ve daha pek çok konu kitapta yer alıyor.

Rancière kitabın sonlarına doğru şöyle diyor: “Sözcüğü özgürce kullanarak derim ki, bir filozofu dinlemek için toplanmış insanlara umut veren şimdi hakkındaki konuşma bir vahadır.” Bugünlerde Rancière düşüncesi bir “vaha”.

Notlar


[1] Gerçek Mutluluğun Metafiziği, s. 54, Monokl, 2015 (çev. Murat Erşen) Metne dön.
[2] age., s. 52. Metne dön.
[3] age., s. 53. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova