ISBN13 978-605-316-158-5
13x19,5 cm, 208 s.
Liste fiyatı: 26.00 TL
İndirimli fiyatı: 20.80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Ayhan Geçgin diğer kitapları
Kenarda, 2003
Gençlik Düşü, 2006
Son Adım, 2011
Uzun Yürüyüş, 2015
AYIN ARMAĞAN KİTABIAYIN ARMAĞAN KİTABI
Yüz Gün
1. Basım
Liste Fiyatı: 21.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Bir Dava
Kapak Kolajı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2019
2. Basım: Nisan 2019

"Anneme ne diyebilirim? Teselli edecek hangi sözcükleri? Bak, bir aradayız ya da bunlar da geçecek, hatta babam ölmedi ya. Üzülsem, söylemek istesem bile ağzımdan böyle sözcükler çıkmıyor. Sessizce öylece duruyor, burnunu çeken, az önce ağladığı belli anneme bakıyorum. Niçin söyleyemiyorum? Çünkü haberi aldığımdan beri içimde bambaşka bir his ya da sezgi taşıyorum. Sanki asıl olay bu değil, asıl olay başımıza çok önce geldi. Annem yanlış yere ağlıyor, ben yanlış bir şeye üzülüyorum. Babamsa şimdikinin yanında çok ufak kaldığı çok daha büyük bir yanlışlıktan dolayı hapiste. Acılar zamanında asıl bu olay için çekilmeliydi, tüm teselli sözcüklerimiz zamanında onun için söylenmeliydi. Söylenmedi, acısı çekilmedi. Söylenmemişliğe, acısı çekilmemişliğe mahkûm oldu. Hangi olay bu, ne zaman oldu? Bilmiyorum, tek bildiğim şimdi bütün teselli sözcüklerini anlamsız, boş, saçma kılıyor…"

Bir Dava Ayhan Geçgin’in beşinci romanı.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümünden, s. 9-12

Neredeyim? Bir öğleden sonra, okulda, odamdayım. Henüz hiçbir şeyden haberim yok. Yarım saat sonra gireceğim ders için kâğıtlarıma son kez göz gezdiriyor, ara sıra başımı kaldırıp dışarıya bakıyorum. Pencerenin gerisinde kasım ayına özgü bir manzara uzanıyor. Soğuklardan sonra güneşli, güzel bir gün gelmiş. Kampüs sessiz. Işınların parça parça düştüğü çimenlik alana öğrenciler tek tük yayılmış. İki kişi frizbi oynuyor. Ağaçların arasındaki yoldan bisikletliler geçiyor. Bir rüzgâr ağaçların tepelerini hafifçe sallıyor, turuncu sarı yapraklardan birkaçı daha dallarından kopup salınarak yere düşüyor. Gözüm pencerenin pervazına cıvıldayarak, gagalarını birbirine vurarak konan iki küçük kuşa takılıyor. Kavga mı? Sevişme çağrısı mı? Kondukları gibi aynı hızla, gövdeleri neredeyse bitişik uçup uzaklaşıyorlar. O sırada cep telefonumun zili, daha doğrusu en az rahatsızlık vereceğini düşünerek seçtiğim melodisi haberi iletmek üzere çalıyor.

Telefonda annem, “Babanı götürdüler,” diyor. Sözcükleri işitiyor ama anlamıyorum. Götürdüler mi? Bir eşya, bir paket ya da bir ceset götürülebilir ama yaşayan biri, bir insan nasıl götürülür? “Götürdüler ne demek, anne?” Orada henüz erken bir saat, gün soluk bir kış parıltısıyla yeni yeni söküyordur. Annem soğukkanlılığını korumaya çalışarak olanları anlatıyor.

Götürdüler. Kim, neden? Elbette sözcüğün anlamını iyi biliyorum. Yirminci yüzyıl, bu artık geride kalmış, yaşamımın neredeyse ilk otuz yılını içine alıp kapandığına göre bir bakıma beni de belirleyen yüzyıl, götürülen, bir gecede kaybolup bir daha haber alınmayan insanların, bir hayvan sürüsü gibi yolda telef olsun diye oradan oraya sürülen koca kitlelerin, kampların hikâyeleriyle dolu. Türkiye için de anlamını biliyorum. Ülkeden ayrıldığımda nasıl bir ülkeden ayrıldığımı biliyordum.

Babanı götürdüler. Demek sıra babamda, öyle mi? Ama bu iki sözcük ne anlatıyor? Anlamlarını henüz doğru dürüst kavrayamasam da etkisi bıçak keskinliğinde açık: Zamanımı boydan boya kestiler, şimdimi ikiye ayırdılar. Sözcüklerin hava gibi, esinti gibi olup aynı zamanda nasıl böyle ağır, böylesine güçlü olduklarına şaşırıyorum, binlerce kilometrelik uzaklığa rağmen bunca yolu hiç bozulmadan, anlamlarını sıkı sıkı koruyarak alıyor, başka bir kıtadaki, başka bir zamandaki bana ulaşıyorlar. Telefonu kapatır kapatmaz elim ilk uçağa bilet ayırtmak için yine telefona gidiyor. Ama insan ilk uçağa atlayıp öylece gidemiyor, bilet almadan önce düşünmem, yerine getirmem gereken çok şey var. Aynı zamanda anneme anne diye seslenmenin bana neden tuhaf geldiğini düşünüyorum. Ama ben de bir anneyim. Tek bir sözcük, oğlumun ağzından çıkan o anne sözcüğü, sayısız tonlamalarını duyduğum o sözcük, uzun süredir belki yalnızca o var. Anne olmak, bir çocuğun ağzından çıkan o sözcük olmak.

O ânı hayal ediyorum. Gece, saat sabaha karşı dört ya da beş, kapı zili üst üste çalıyor. Ev karanlık içinde, yalnızca koridoru aydınlatan gece ışığı yanıyor olmalı. Gecenin en sessiz saati, uykununsa belki en tatlı zamanı. İnsan bu saatte birilerinin ayakta olmasına, gündüzmüş gibi işlerini yerine getiriyor oluşuna şaşırır. Babam şaşırmış olmalı. Ama belki şaşırmamıştı, bekliyordu. Belki onun için tatlı uykuların zamanı çoktan geçmişti.

Babam aynı zamanda zil denen bu garip alete, bir sesin böyle acımasızca, saldırır gibi bir eve, en sessiz, en savunmasız ânında girişine şaşırmış olmalı. Annemin korkuyla yataktan doğruluşunu, babamın başucundaki lambayı açışını, hiç konuşmadan birbirlerine baktıklarını hayal ediyorum. Babam hırkasını pijamasının üstüne giyiyor, kapıya gidiyor. Sesine hâkim olmaya çalışarak diyafondan kim o, diye sesleniyor. Aslında yanıtı biliyor. Açın, polis, diyor karşıdan gelen ses. Diyafonun kapı açma düğmesine basıyor. Kalabalık ayak sesleri hızla yukarı çıkıyor.

Evin içine hücum ediyorlar, evi karış karış arıyorlar, evi talan ediyorlar. Babam bir şeyler demiş midir? Demiş olmalı. Dik durmaya çalışmıştır, sesinin titremesine engel olmaya, kararlı çıkmasına çalışmıştır. Ama çok değil, on yıl önce hayal edilemeyecek şey artık mümkün olduğuna, bir amiral bir gece böyle tutuklanıp alınabildiğine göre sözlerini kim duysun istemişti? Eve dalan, bilgisayarları, diskleri, dosyalanmış kâğıtları çuvallara doldurup götüren, sözlerinin hiçbir şey ifade etmediği bu polisler mi? Herhalde değil. Öyleyse yanı başında duran korkmuş karısına, anneme mi sesleniyordu? Ya da polislerin başları üzerinden, omuzlarında apoletleriyle silsileler halinde geriye, o tek adama doğru giden görünmez kalabalığa mı? Yoksa bana, uzaktaki sevgili kızına mı? Ben onun tek kızıyım, o da benim tek babam.

Peki ben kime sesleniyorum? Babama mı? Hayır. Oğluma mı? Sanmıyorum. Kendi kendime konuşuyor olabilirim ama seslendiğim kendim de değil. Öyleyse boşlukta belirsiz birilerine mi? Ama kimseyi görmüyorum, gözümün önünde boş bir uzam bile canlanmıyor. Bir uzamın bile ortaya çıkmadığı bir boşluk olanaklı olsaydı, boşluğa diyebilirdim. Dahası, ayaklarımın altındaki yer de silinip gidiyor. Öyleyse sesleneni bile silen bir boşluktan hiç kimsenin olmadığı başka bir boşluğa mı?

Sonunda on iki saatlik bir uçuştan sonra İstanbul’dayım. Kentin ışıkları aşağıda titreşiyor, uçak yavaş yavaş alçalıyor. Neredeyse gece yarısı. Koltuğumda dikleşiyorum, boynumu oynatıyor, omuzlarımı geriye doğru geriyorum. Sersemlemiş, kaskatı kesilmişim, başım belli belirsiz dönüyor. Boynumda, omuzlarımda feci bir ağrı var.

Valizimi almaya gitmeden önce hızlı hızlı çıkışa yürüyen, adımları koridorlarda yankılanan uyurgezer haldeki kalabalıktan ayrılıp tuvalete yöneliyorum. İçeri girmek üzereyken kapıdan bir kadın çıkıyor, elinde küçük bir valiz var. Önce kendisi çıkıyor, ardından tekerlekleri üzerinde sürükleyerek valizi çıkarıyor. Dar koridorda iyice duvara yanaşıp kadına yol veriyorum. Kadın gülümseyip geçiyor. Benimle aynı yaşlarda, iyi giyimli, hoş bir kadın. İçerde makyajını tazelemiş olmalı, yine de makyajı yüzünün yorgun ifadesini silememiş. Türk mü? Belki ama dünyanın herhangi bir yerinden de olabilir. Bir bakıma burada, havaalanı denilen bu geçiş yerinde, kısa bir süreliğine nereden geldiği, kim olduğu ortadan kalkmış. Tek bir tanımlama: bir yolcu, bir yerden diğerine giden biri. Belki bir tanımlama daha: bir kadın yolcu. Ama bu ikinci tanımlama ilkinden daha az uçucu, belirsiz değil. Tam şimdi belki ben de bu kadın gibi yalnızca biri, herhangi bir kimseyim, tam şimdi ne bir çocuğun annesi ne bir babanın kızıyım. Ya da, herhangi bir çocuğun annesi, herhangi bir babanın kızıyım. Ya da, bir çocuğun annesi de olabilirim, çocuksuz bir kadın da. Havada hafif hafif dalgalanan toz zerreleri gibi gövdelerden kısa süreliğine ayrılmış, tüm bu kalabalığın başları üstünde, başımın üstünde dönüp duran bir sürü nitelik. Ama şu kapıdan çıktığımda artık öyle olmayacak...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Gökçe Çataloluk, "Bir Gün, Bir Dava", hukukpolitik.com.tr, Nisan 2019

Türkçede harfitarif olsaydı belki daha iyi anlaşılırdı. Ama eğer sayı sıfatı olan ile karıştırılmazsa belgisiz sıfat da farkı fark ettirecektir. Ayhan Geçgin’in son kitabının adı “Bir Dava”. Çeşitli dünya görüşü ve aidiyetten yüzbinlerce insanın başına gelen türden davadan biri, kastedilen.

Hikâye tanıdık: Amiral Halil Bey’i bir gün “aldıklarında”, kızı Aslı’nın da -belli ki kaçıp gittiği- Yeni Dünya’dan dönmesi gerekir. Hapishane kapılarında, avukat yazıhanelerinde, mahkemeler, görüşme kabinleri ve hastanelerde geçen kısa ziyaretler; Aslı’nın “akademik” ve huzurlu, batılı dünyasında önce ince, sonra derin bir çatlak açar. Çatlaktan içeri sızan ise, bütün çirkinliğiyle Yeni Türkiye’dir. Bu vesileyle, etrafımızda sadece siyaseten değil; mimari olarak, ahlaken, hukuken biçimlenen bu şeyi, onun gözünden tekrar görme fırsatımız olur. Sesleriyle, görüntüleriyle, izleriyle bütün bu kalabalık…

Kafka’nın “der” Dava’sındakine benzer bir şekilde, hayatın normal yollarını da okuruz romanda. Aslı’nın yıllar sonra yeniden bulduğu Mehmet ile olan ilişkisi, felakette kahraman açısından da okur açısından nefes alacak yırtıklar açmanın bir yolu gibi görünür. Ancak romanın anlatıcısının kadın olması yazarı biraz sıkıştırmış mı, yoksa atmosferin ağırlığı mıdır, bilemiyorum bu minör melodi de kimseye bir ferahlık taşımaz. Buluşmalar, sevişmeler hep ağırlıklar, sıkıştırmalar, duvarlar, yoğun kokular ve sıkıntılar içinde geçer. Evet, karılar-kocalar-çocuklar bir kenara bırakılır, ama Aslı için Mehmetli dünyada da bir özgürlük alanı yoktur. Sanki kurtulsa, Amerika’daki steril hayatının mutsuzluğundan da, bu mekik dokuma halinden de çıksa; aynı Kafka’nın Prag için kullandığı tırnaklarını etine geçirmiş küçük nine metaforundaki gibi, “memleket” onu bırakmayacaktır. Bu izlenimin doruğa ulaşması, güçlü bir tiksinme duygusunu büyüten son sekansta olur.

Romanın belki de en çarpıcı bölümlerinden biri Hikmet Benol ve Ünal Nalbantoğlu’nu aynı anda hatırlatan bir makale. Pek çokları gibi kendini batıdan saymaya çalışan, ülkeyi oradan anlamaya Aslı’nın yazmaya başladığı bu metin, “(2002, Princeton Üniversitesi Yayınları)” gibi referanslarla ve “Bu söylem, bizzat devletin meşru sahibinin kim olduğu iddiasının kurmak için bu süreçte önemli bir araç haline geldi” gibi ifadelerle donanmış akademisyen jargonuyla başlayıp önce sahici bir saptamaya, sonra ise bir tür itirafa dönüşüyor:

“ “Arkadaş ne olacak bu memleketin hali?” Ama seksenlere kadar birçok kuşağın, farklı biçimlerde, ölüm kalım derecesinde ciddiye aldığı, üstlendiği bir soruydu bu. Her türlü kişisel sorunun öncesinde gelen, bir bakıma etik bağlanma talep eden bir soruydu. Peki, soru niçin ortadan kalktı? Açık ki bu mesele başlı başına ayrı bir çalışmanın konusu, ama burada kısaca şu söylenebilir: Bana göre sorunun ortadan kalkması, artık memleketin önceden verili, bize aktarılmış bir soru olmaktan çıktığını gösteriyor. Daha da ötesi, bana bizzat memleket dediğimizin de artık ortadan kalkmış olabileceğini düşündürüyor.”

“Bunlar diye düşünüyorum, neyi açıklıyor? Benimle gerçekten bir ilgileri var mı? İstediğim bu türden açıklamalar çözümlemeler değil, belki uzun süredir değil.”

Söz memleketten ve onun anlatılamazlarından açılmışken şuna da değinmeli: Ayhan Geçgin’i biraz takip eden okur, bahis konusu davanın bir yönüyle bir noktada “memleket”in diğer sorunlarına temas edeceğini, daha açıkçası, bir yerden bir Kürt meselesi değinisi çıkacağını bekliyor elbette. Çıkıyor da… Fakat bu çıkışta parmak sallayan ve dışlayan bir “nerelerdeydiniz” tonu yahut acı yarıştırması yok. Bazı köylerin adlarının öteleri işaret eden bir subay parmağı marifetiyle değiştiği bir flashback sahnesi, zamanında Kürt coğrafyasında olanları “bazıları”nın bildiğine ilişkin bir ifade ve bizatihi Mehmet’in ailesinin yaşadığı yoksul mahallenin tasviriyle biçimlenen bu değini, antagonizmaya yol açmadan “kurucu” bir analoji sağlıyor.

Ayrıca temas etmek gereken bir husus, karakterizasyon…Bir Dava’da, aynı “der” Dava’daki gibi, pek çok hukuk aktörü resmigeçit yapıyor -elbette neo-alla turca stilleriyle… Konuşurken hiçbir şey söylemeyen, gerinerek oturan, davadan deyim yerindeyse haz alan “siyasi” avukatlardan siz ile sen arasında bocalayan özgüven balonu “yeni model” savcıya, sanığıyla yakınıyla “başına hukuk gelmiş” onlarca insandan gardiyanlara kadar bütün bu aktörler öyle incelikli işlenmiş ki handiyse hukukun son tahlilde yargıdan başka bir şey olmadığı gerçeğini okurun kafasına çakıyor.

Atmosfer, diğer bir deyişle memleket havası ise Dickens’ın Londra sisi gibi çökmüş romanın üzerine. Havanın tasvirinde gerçi basma kalıp bir şeyler var: Askıda, bekleme odasında olmak, hayatın kesintiye uğramış olması gibi benzetmeler; başına hukuk gelmiş, büyük davalara dahil edilmiş, medeni ölüme mahkûm edilmiş dost çevrelerinde sık sık ve neredeyse aynıyla kullanıldığından olsa gerek, özgün değilmiş hissi uyandırıyor. Fakat, varıp bakıldığında, tam da başta değinilen üzere, sadece o davalardan biri karşımızdaki… Belgisiz “bir” kendini bu atmosferde gösterme imkânı buluyor, böylece anlamını kavrıyor. Zaten Aslı’nın, “Kesinlikle Kafkaesk bir dava” diyen yarı cahil avukatın bu saptamasına duyduğu tepki, herkesin söylediğini söylemenin rahatsız ediciliğine ilişkin bir teyidi de sağlıyor bize.

Velhasıl, Bir Dava, ülkenin hukuk tarihinin siyasi tarihinin neredeyse tamamını belirlediği, hala içinde yaşadığımız girdabın edebiyattaki aksi olarak (ki bu konuda edebiyat eleştirmenlerin yapacağı tartışma da epey merak celbedici) hukukçuları ve başına “bir dava” gelmiş herkesi ilgilendiren bir roman. İçindeyken göremediğimiz bütün karanlık noktaları incelikle kurcalayarak bize hakikatin ve kurgunun, hukukun ve edebiyatın, memleketin ve hayatlarımızın izdüşümlerini iç içe, indirgemeksizin sunuyor. Okunması, ama bilhassa tartışılması şiddetle tavsiye edilir.

Devamını görmek için bkz.

Emre Yeksan, "Tekinsiz Vadi'de Bir Dava", K24, 11 Nisan 2019

"Eve dönmüştü". Ayhan Geçgin’in ilk romanı Kenarda bu kısacık cümleyle başlar. Kaleminden çıkan bu ilk kelimelerin aslında onun bütün eserlerini kaplayacak bir hayaleti, her romanında yeniden ve başka bedenlerde dirilecek olan o ruh hâlini işaret ettiğini belki de yazarın kendisi bile tahmin etmiyordu. Ev denen o boşluğun ve mümkün olmayan dönüşlerin insanda yarattığı o tanıdık ama ifade etmesi zor ruh hâlini...

"Ama ev sonunda dinginliğin kazanıldığı sakin liman ya da barışçıl bir yer değildi. Hiçbir zaman öyle olmamıştı" (Kenarda, s. 9) diye devam eder Kenarda. Milyonların evi olan İstanbul’u anlatırken, okundukça silinip gidermiş gibi gelen parçalardan yavaş yavaş sanki bir bütünlüğe, eklenerek büyüyen anlatılardan geniş ve detaylı bir resme varacağı beklentisiyle takip ettirir isimsiz ve neredeyse bedensiz kahramanını. Bizi de onunla birlikte bir evin, kentin aranışına ortak eder. Ama roman başladığı tekdüzelikte bittiğinde okuyucuyu tam da o aradığı evin yerinde olan boşlukla, o mekânın yokluğuyla ve belki de parçaları asla yeniden bütünlenemeyecek bir yıkıntı olarak İstanbul’la baş başa bırakır.

Ayhan Geçgin’in sonraki romanları da bu hayaletten nasibini alır. Gençlik Düşü’nün Fikret’i aile evinden ayrılıp kendi hayatını kurmaya çalışırken evin asla inşa edilemeyecek bir olgu oluşuyla karşı karşıya kalır. Son kertede onu yazarlığa sürükleyecek olan gerçek belki de budur. Uzun Yürüyüş’ün kahramanı da terk ettiği evden arta kalan boşluğu yolculuğu boyunca yanında taşır. Son Adım’ın Ali İhsan’ıysa boşluğunu duyumsadığı ‘ev’i unutturulmuş bir geçmişte, koparılıp elinden alınmış bir aidiyette, bir nebze de gönülsüzce arar. Ona yaklaştıkça da devletin o darmadağın ettiği evin yıkıntılarına, yerinde esen yellere bile tahammül edemediğini, yine aynı devletin büyük ve korkunç şiddetiyle karşı karşıya kalarak deneyimler. Ev, belki de o ölüme en yakın olduğu anda görünüp yok olan bir imgedir. Ali İhsan’ın diğer romanların kahramanlarından devralarak taşıdığı, evin boşluğunda büyüyen o huzursuzluk, insanın kendisini var etme potansiyeliyle mevcut eksiklik hâli arasındaki o derin yarık da belki ancak böyle kapanır, inkar edilen bir soykırımın bugünkü kurbanı olarak.

Ayhan Geçgin’in romandan romana taşıdığı o yarık şimdi de Amerika’da yaşayan, evli ve bir çocuk sahibi Türkiyeli bir akademisyenin ruhunda kendine yer buluyor. Bir Dava’nın kahramanı Aslı önceki Ayhan Geçgin karakterlerinin bir devamı gibi. Hatta öyle ki, neredeyse tek kayda değer ama bir o kadar da önemli farkı kadın olması. Yazar kadın bir baş kahraman sayesinde bugüne kadarki romanlarında -biraz da eksik bir okumayla- toplumsal erkekliğe özgü olarak görülebilecek bir ruh hâlini daha kapsayıcı, cinsiyetler ötesi bir düzleme taşımayı başarıyor.

Roman, Aslı’nın kaçıp geride bıraktığı, bir daha asla dönmeyeceğini düşündüğü ‘ev’e mecburen, babasının tutuklanması sonucu dönüşüyle başlıyor. Ama o evin yerinde yine bir çukur, bir yarık, bir boşluk vardır.

"Yuva? Ev? Ama burası bir ev değil, diyorum kendi kendime, bir zamanlar ev olduysa bile -gitmek, uzaklaşmak istediğim ev- artık değil, bu da eve dönüş değil. Bütün eve dönüş hikâyelerinin, o Odysseus hikâyelerinin kesin sonu, artık ev yok. İşin aslı az çok bildiğim değil, hiç bilmediğim, bana yabancı bir toprağa dönüyormuşum gibi hissediyorum. Belki bu artık toprak bile değildir. Aslında ayak bileklerime kadar yükselen bir sis örtüsünün altında hissettiğim şey daha sıvı, daha cıvık bir madde." (Bir Dava, 152)

Romanın, Ayhan Geçgin’in önceki eserleriyle olan tematik ve duygusal bağlantıları üzerinden yazarın edebi seyrinde bir devamlılığın ürünü olduğunu söylenebilir. Fakat bence bunun da ötesinde bir durum söz konusu. Bir Dava her cümlesinde yazarının ve önceki romanlarının izlerini taşıyor ve o izleri yeni, fakat ciddi tuzaklar içerdiği için belki de temas edilmesi zor bir yüksekliğe çıkarıyor. Bu bahsettiğim tuzaklar da, ulaştığı yükseklik de eserin yakın Türkiye tarihiyle ve güncel siyasî bağlamla ilişkilenişiyle alakalı.

Bir Dava ilk ve dolaysız bakışta bir Balyoz davası romanı. Türkiye’nin yakın tarihine damga vurmuş bu hukuksuzluk sürecini tutuklu bir amiralin kızı olan Aslı’nın perspektifinden anlatıyor. Fakat yazarın da belirttiği üzere “Kitap gerçek bir davadan esinlenmiş, bu davanın tutanaklarından yer yer yararlanmış olsa da adı üstünde bir roman, bir kurgudur. Her şey hayalî bir Türkiye’de, hayalî insanlar arasında geçmektedir.” (Bir Dava, s. 199) Bu temkinli açıklamaya rağmen romandaki olayların Balyoz davasıyla olan benzerliği yadsınamaz derecede çarpıcı. Hatta, Aslı ve Amerikalı Yahudi eşi David’in kendilerini içinde buldukları medya saldırısı Pınar Doğan ve Dani Rodrik’in başına gelenleri hatırlatıyor. Ama bu eşleşmeler benzerlikler kadar farklılıklar da içeriyor. Rodrik’in Amerikalı değil de Türkiyeli oluşu gibi.

Dolayısıyla yazar, daha en baştan, günümüz Türkiye'sindeki okuyucuyu başa çıkılması oldukça zor bir konuma yerleştiriyor. Birkaç yıl önce cereyan etmiş ve etkileri hâlâ sürmekte olan bir olayın katı gerçekliğiyle, onunla bir türlü tam olarak örtüşmeyen romansal evren arasında açılan boşluğa, gerçekliğe çok yaklaşan, ama hâlâ o ol(a)mayan kurmacanın yardığı o ‘tekinsiz vadi’ye kuruyor anlatısını ve orayı okuyucunun kendiyle mücadele edeceği bir alan olarak açık bırakıyor.

‘Tekinsiz Vadi’ kavramı Japon robotbilimci Masahiro Mori’nin ortaya attığı ve robotların insanlarla olan benzerliğinin bireylerde yarattığı hislere ve tepkilere dair bir varsayım. Mori yapay bir formun gerçeğe benzediği ölçüde tekinsizlik, korku, tiksinti yarattığını ama gerçekle örtüştüğü noktada bu hislerin kaybolduğunu iddia ediyor. Yapay (dolayısıyla uydurma, kurmaca) olanın gerçekliğe yaklaşmasına rağmen bir türlü onun yerine geçememesi bu duyusal yarığı derinleştiriyor. Kurmaca olan gerçeğe yaklaştıkça daha da rahatsız edici hâle geliyor. Mori bu derinleşmeye Tekinsiz Vadi adını veriyor. Ayhan Geçgin de Bir Dava’yı tam o derinliğe, Balyoz davasının gerçekliğiyle, o gerçekliğe öykünen edebi kurgunun yapaylığı arasında açılan o boşluğa yerleştiriyor.

Sanırım tam da bu yüzden romanı bir süre pek de anlamlandıramadığım bir huzursuzlukla okudum. Anlatılan hikâyeyi çok iyi biliyordum ama bir yandan da aslında hiç bilmiyordum. Romandaki olan bitene dair hissiyatıma yakın tarihe dair hatırladıklarım, hissettiklerim egemen oluyordu. Büyük bir haksızlığa, hukuksuzluğa uğramış olduğunu bilsem de bir antimilitarist olarak Aslı’nın babası amiral karakterini sevmek, ona dair derinlikli bir empati hissetmek istemiyordum ve romanın beni o noktaya götüreceğinden endişe duyuyordum. İlerledikçe metnin içimdeki iki farklı okuyucuyu, içinde yaşadığı bağlamın içinden bakanla evrensel ve anonim olan okuyucuyu karşı karşıya getirdiğini hissettim. Direncimi kıran da tam olarak bu keşif oldu. O noktadan itibaren Bir Dava’nın evreni beni bugünün Türkiyesinden kopardı ve kendi arayışına dahil etti. Büyük bir romancının riskli ama o riske değen, değerli arayışına.

Ayhan Geçgin’in Bir Dava’yı yazarkenki hayalî muhatabı kimdi, bu hikâyeyi kime anlatıyordu? Kafasındaki okur bugünün Türkiyeli bireyleri miydi, yoksa zamandan ve coğrafyadan bağımsız, daha soyut bir okur fikri miydi? Bunu yazarın kendisi ifade etmediği sürece kesin olarak bilemeyiz. Fakat ben sanat eserlerinin, bazı durumlarda yazarın niyetini de aşarak ikincisini hedef aldığını düşünenlerdenim. Dolayısıyla bir kitabı okurken soyutlaşmaya, içinde bulunduğum zaman ve coğrafyanın bağlamından mümkün mertebe uzaklaşmaya çalışırım. Sevdiğim birçok roman zaten ben çaba göstermeden bu imkanı bana sunmuştur, okuyucuyu teklifsizce kendi evreninin içine alıverir. Ama Bir Dava bunun tam da tersini yapmayı tercih ediyor. Türkiyeli okuyucu kitabın kurmaca evrenine kendini kaptırdıkça anlatı onu gerçekliğin içine geri püskürtüyor. Onu kendi ideolojik duruşuyla, güncel siyasete dair konumlanışıyla, reel olgulara bakışıyla yüzleşmeye, hatta onları aşmaya itiyor. Okur bu yüzleşmeyi reddettiği ölçüde de roman onu kendinden uzaklaştırıyor, yüzeyindeki düzlüğün ötesini, esas hünerlerini göstermiyor.

Türkiye yakın tarihine demirlemiş bu anlatıyı zamansız ve evrensel düzeye çeken noktalardan bir diğeri de Kafka’nın Dava’sıyla kurduğu metinlerarası ilişki. Yazarın romana verdiği isim üzerinden kurduğu apaçık analoji bir yana, Dava anlatının bir noktasında Aslı’nın babasının avukatının içinde bulundukları durumu doğrudan ilişkilendirdiği bir kaynak metin. Ama Aslı bu benzetmeye isyan ediyor.

“Kafka Dava’yı neredeyse yüz yıl önce yazdı, bunca süre içince bir şeyler değişmiş olmalı, değil mi? En azından Kafka’nın kitabı var, üstüne yazılan onlarca, belki yüzlerce kitap, binlerce yazı var. Bu bile bir şeyleri değiştirmiş olmalı.” (Bir Dava, s. 58)

Bu haklı serzenişe rağmen öznesi olduğu anlatı Aslı’nın umduğundan çok daha kötü bir gerçekliğe işaret ediyor. Ayhan Geçgin Kafka’nın Dava’sının soyut ve sembolik evrenini bir oranda gerçekliğe, bugünün Türkiyesi’nin kurmaca evrendeki bir yansımasına taşıyarak teorik genişliği pratik çelişkilerle çarpıştırmaktan geri durmuyor. Kafka’nın kanonik anlatısı zamanın ve mekânın belirsizliği sayesinde baş kahramanı Joseph K.’nın mağduriyetini sakınımsız ve tartışmasız bir netlikle ortaya koyar. Ama ‘gerçek hayatta durum bu kadar net olmaz’ der gibidir Geçgin. Onun Joseph K.’sı, tarihi devlet ve ordu eliyle işlenmiş katliamlarla dolu Türkiye’nin bugününde yüksek rütbeli bir askerdir. Joseph K.’ya kıyasla masumiyeti kesin, mağduriyeti tartışmasız değildir. Ama diğer taraftan da çok net bir hukuksuzluğun kurbanı olduğu ortadadır. Bu git-gelli, arada hâl de tam olarak Ayhan Geçgin’in başka bir davayı değil de Balyoz’u kendine referans seçmesinin sebebi gibi duruyor.

Babasının davasıyla boğuştukça Aslı gerçeklikle kurmaca arasındaki o tekinsiz yarıkta kayboluyor ve ruhsal evini, kendini tamamlayacağı mekânı arıyor. Ne bırakıp gittiği ve döndüğünde aynı bulamadığı Türkiye’deki aile evi, ne de kendisinin sıfırdan inşa ettiği Amerika’daki evi ona artık ev gibi geliyor. Bu ruhsal arayış yavaş yavaş İstanbul’daki bitmek bilmez yürüyüşlere, sürüklenmelere, üniversiteden arkadaşı Mehmet’le evlilik dışı bir şefkat arayışına ya da bir temas ihtiyacına dönüşüyor. Aslı yürüdükçe Kenarda’nın isimsiz kahramanına, Son Adım’ın Ali İhsan’ına daha çok benzemeye başlıyor. Ayhan Geçgin romanlarının ilk bakışta bir takım aylaklar, flanörler gibi görünen kahramanları aslında bu kavramların işaret ettiği gibi sokakları, şehri ya da kırsalı deneyimlemek, o mekânla iletişime geçmek için arşınlamıyorlar. Hepsi de büyük bir boşluğun içinde, oradan oraya hareket eder gibiler. Etraflarında gözlemledikleri ve deneyimledikleri şeyler o boşluğu asla doldurmaz, bilakis genişletir. Aslı da yürüdükçe, şehri ve insanları kat ettikçe içindeki boşluk genişliyor. Boşluk büyüdükçe Aslı onu doldurabilmek için daha çok yürüyor. Ta ki o karanlığın içinden birisi çıkıp da karşısına dikilene kadar.

Ayhan Geçgin kahramanlarının bir diğer ortak özelliği de bilinç akışlarındaki bütün karmaşıklığa ve katmanlılığa, hatta dillerindeki yer yer ağdalı ve beylik gelebilecek felsefîliğe rağmen kendi durumlarının tespitini yapabilecek nesnel bakışa ve entelektüel birikime sahip olmadıkları hissini uyandırmalarıdır. Bu yüzdendir ki referanslarla ve kesinliklerle değil, sezgilerle ve muğlaklıklarla konuşur ve düşünürler. Diğer romanlarındaki baş kahramanlar toplumsal ortalamanın içinden gelen, sıradan insanlardır. Ama iç konuşmaları onları ilk bakışta bu maddi gerçeklikle uyumsuz gibi görünen, daha filozofvari bir boyuta taşır. Aslı da bir akademisyen olmasına rağmen hayatında felsefî düşünüşe pek yer açmadığını birkaç kere ifade eder. Ayhan Geçgin kahramanlarına içkin bu kasıtlı yüzeysellik, bu düz cephelilik, iç konuşmalarındaki ifadelerinin sarsıcı gücü ve katmanlılığıyla bir tezat yaratarak edebiyatın alanını anlaşılır olandan sezgisel olana doğru genişletir. Tekrarların birer sayıklamaya dönüştüğü, varoluşa dair bitimsiz sorgulamalarla yüklü düşünsel monologlar, tekdüze gibi görünen yüzeyin altındaki uğultuyu duyumsanır kılar. Aslı’nın romandaki bilinç akışı da bizi yüzeydeki gerçeklikten, Balyoz davası sürecine benzeyen o tekinsiz şimdiki zaman hissinden alıp zamansız ve mekânsız bir hakikat arayışına çağırıyor. Bu çağrıya icabet edip etmemek de tabii ki okuyucuya kalıyor.

Devamını görmek için bkz.

A. Ömer Türkeş, "Bu davalar burada görülür", hurriyet.com.tr, 19 Nisan 2019

Bir Dava, Ayhan Geçgin’in beşinci romanı. 1970 İstanbul doğumlu Geçgin, ODTÜ Felsefe bölümünü bitirmesinin ardından edebiyat hayatına 2003 yılında yayımlanan Kenarda’yla başlamış, kariyerini Gençlik Düşü (2006), Son Adım (2011) ve ‘Uzun Yürüyüş’le (2015) sürdürmüştü.

Üzerinden çok zaman geçmedi ama öylesine kaotik bir süreç yaşandı ki bu davalar ne zaman açılmaya başladı, ne zaman dallanıp budaklandı, emniyet tutanakları ne zaman iddianame yerine geçti, hatırlanmıyor bile. Ayhan Geçgin, yeni romanı Bir Dava’da işte bu davalardan birinden, kamoyunda ‘Balyoz’ diye bilinen -hükümete karşı askeri darbe düzenlemek- davasından esinlenmiş. Ancak hikâyenin ağırlık merkezi reel politika değil; Geçgin politikayı muhafazakârlar-laikler arasındaki iktidar kavgasının, FETÖ kumpasının çok ötesinde, çok daha geniş bir perspektifle ele alıyor.

Hayali türkiye, hayali insanlar

Sondan, yazarın hikâyenin sonuna eklediği ‘Not’tan başlayalım; “Kitap gerçek bir davadan esinlenmiş, bu davanın tutanaklarından yer yer yararlanmış olsa da adı üstünde bir roman, bir kurgudur. Her şey hayali bir Türkiye’de, hayali insanlar arasında geçmektedir” demiş Ayhan Geçgin. Zaten Türkiye’de nice zamandır hayal ve hakikat iç içe geçmiş bir halde. Biz zaten başkalarının kurguladığı bir gerçeklik içinde yaşayıp gidiyoruz. Bu kurgulanmış gerçekliğin sahteliğini açığa çıkarmanın belki de en iyi yolu, onu romanın kurmacalığı içinde görünür kılmak. Geçgin de Bir Dava’da tam da bunu yapıyor.

Roman kahramanı Aslı, ABD’de yaşayan bir kadın. Emekli bir amiralin kızı. Antropoloji ihtisası yapmış, kendisinden yaşça büyük David adlı öğretmeniyle evlenmiş. Bir üniversitede öğretim üyesi olan Aslı’nın Can isimli bir de çocuğu var.

Aslı, evlerinin basılıp babasının gözaltına alındığı haberini alınca yıllar sonra dönüyor Türkiye’ye. Ve süreç başlıyor; emniyetteki babaya ulaşma çabası, avukatla yapılan görüşmeler, eş ve yakınların geçmiş olsun ziyaretleri, medyaya ve insanların duyarsızlığına duyulan öfke, adaletsizliğe duyulan isyan... Bütün bunlarla baş etmekte zorlanan Aslı, kentin gerek mimari gerek insani değişiminden, her şeye sirayet eden ‘dekadanstan’ da -elbette olumsuz anlamda- etkilenir. Öte yandan insan denilen varlık hayat ve mutluluk arsızıdır. Dava sürecinde sıklıkla Amerika ve Türkiye arasında mekik dokumak zorunda kalan, normal ve huzurlu bir yaşantıya özlem duyan Aslı da öyle...

Yıllar sonra yeniden karşısına çıkan Mehmet, belki de içinde nicedir hissetmediği bir şeyleri canlandıracaktır. Ne var ki havanın kurşun gibi ağır olduğu zamanlarda soluk almak kolay değildir. Hele ki babasının ne ile suçlandığını bile bilmeyen, başlarına gelen bu durumun bir anomali değil bir iktidar stratejisi olduğunu yeni yeni algılayan ve hepsinden önemlisi F tipi cezaevi kapılarında beklemiş, insanın insana zulmünü bizzat deneyimlemiş bir kadın olarak Aslı bu ilişkinin ona özgürlük vaat etmediğinin farkındadır...

Yüzleşme…

Ayhan Geçgin’in özellikle ilk üç romanını Kenarda, Gençlik Düşü ve Son Adım’ı çok beğendiğimi sıklıkla ifade etmiştim. Hikâyeleriyle değil, ele aldığı meseleler ve o meseleleri dile getirişiyle farklılaşıyordu Geçgin. Ancak bütün romanlarının ortak noktası, verili hayatı kabul etmekte zorlanan, başkalarıyla ilişkisi travmatik sonuçlar veren ve yavaş yavaş dönüşüme uğrayan bireysel dramlardı. Bir Dava da bu fikriyattan hareketle kurgulanmış. Mesela Bir Dava’nın Aslı’sı ile Son Adım’ın Alişan’ı aynı tarihsel sürecin farklı tezahürlerini benzer içsel süreçlerle yaşıyorlar. Alişan, kimliğini memleketine yaptığı yolculukta bulmuş, yaşamını ilk kez bütün açıklığıyla işkence altındayken görmüştü. Aslı’nın Türkiye’den Amerika’ya, Amerika’dan Türkiye’ye yaptığı yolculuklar ve buna eklenen işkenceden farksız dava süreci kendisini ve gerçekliği biraz daha iyi kavramasıyla sonuçlanır. Aslında kendi başlarına gelen bu hukuksuzluğun bazılarının hep bildiği uygulamalar olduğunu fark ettiğinde içinde utanç ve huzursuzluk duyacaktır...

Geçgin’in Bir Dava’sı ile Kafka’nın Dava’sı arasındaki isim benzerliğinin okuyucuda çağrışımlar yaratması kaçınılmaz. Kuşkusuz Geçgin için de ilham kaynağı olmuştur. Kafka’nın -Faşizmin iktidarının karakteristiğini ve o iktidar karşısındaki bireyin durumunu- ortaya koyduğu Dava, Şato ve Değişim romanları 2000’li yıllar Türkiye’sinin karakteristiğini öylesine çarpıcı bir biçimde yansıtıyor ki Türkiye’de yazılmış bir romanda Kafka’yı bulmak hiç de şaşırtıcı olmuyor. Kafka’nın K.’sının böceğe dönüşmesi elbette bir metafordu. Peki, Türkiye’de yaşayan insanlar neye dönüşüyorlar?

Karamsar bir havası olmasına rağmen, Geçgin’in roman kahramanlarının geçirdiği dönüşüm olumlu yönde. Ayhan Geçgin’in olumsuz bir anlam yüklediği ‘herkes’in aksine, onlar farklılıklarına, mutsuzluklarına, yabancılaşmalarına rağmen direnmenin imkânlarını arıyorlar. Gözün önündeki perdenin kaldırılması diyelim buna. Onların gözünden toplumu, siyaseti, kentin giderek kararan çehresini izleyen okuyucu, roman kahramanlarıyla birlikte bir yüzleşmeye çekiliyor.

Bir Dava’da konu edilen davalar zincirinin her iki tarafına -yargılayanlara ya da yargılananlara- da yakınlık duymayabilirsiniz. Zaten Geçgin’in de böyle bir niyeti yok. Sadece bu davayı değil adaletsizliğin kol gezdiği bütün davaları, haksızlığa uğrayan, F tiplerine kapatılan bütün mahkûmları, onların yakınlarının dramlarını kapsayan bir hikâye anlatmış. Anlatılan kimin hikâyesi diye sormayın, “İşte bu bizim hikâyemiz”...

Devamını görmek için bkz.

Meltem Gürle, "-Yolculuk nereye? -Eve, hep eve", birgun.net, 28 Nisan, 2019

Ayhan Geçgin, son romanı Bir Dava’da bir yolculuk ve eve dönüş hikayesi anlatıyor. Bu da yazarın diğer kitapları gibi çok katmanlı ve zengin bir metin. Üstelik çok cesurca yazılmış bir roman. Yalnızca Türkiye’nin yakın tarihini ilgilendiren çetrefil bir meseleye değindiği için değil, memleketin şu andaki en yakıcı derdini, yani bize benzemeyenlerle buluşup kavuşamadığımız için ülkemizin ev olmaktan çıktığının hikayesini, anlattığı için böyle bu.

Bir Dava, yakın tarihin önemli olaylarından Balyoz Davası’ndan esinlenerek yazılmış. Uzunca bir süredir Amerika’da yaşayan ve üniversitede hoca olarak çalışan Aslı, emekli bir amiral olan babasının bir sabaha karşı evinden götürüldüğünü haber alır. Bu yaşlı askerin neden tutuklandığını kimse bilmez. Roman boyunca izini süreceğimiz bir dizi Kafka göndermesinin ilki de böylece karşımıza çıkmış olur.

Bir Dava’nın kahramanı Aslı, kimi açılardan yazarın daha önceki romanlarındaki karakterlere benziyor: Duyguları kontrollü, algısı geniş, yabancılık hissi çok köklü. Bir bakıma, o da diğerleri gibi bir anti-kahraman. Hatta dikkatli bakınca, Son Adım’ın baş kişisi Alisan’ı hatırlatıyor. Ne var ki, Alisan, dar gelirli bir Kürt ailenin iki çocuğundan biri olarak büyümüş ve yarıda bıraktığı üniversite eğitimi dışında bütün hayatını kentin kıyısında yoksul bir semtte geçirmiş genç bir adamken, Aslı, kıdemli bir subayın kızı olarak ayrıcalıklı bir hayat sürmüş kentli, eğitimli ve “beyaz” bir kadın. Romanın konusu gibi, bu da çok riskli bir seçim. Ancak, Ayhan Geçgin her iki zorluğun da üstesinden geliyor. Kadın karakterinin zihnini okuyucuya aktarmak konusunda özellikle başarılı. Roman boyunca bizi onunla aynı duygu durumunda tutuyor, karakter inandırıcılığını hiç yitirmiyor.

İstanbul’a doğru yola çıkmak için hazırlanırken şunları düşünür Aslı: “Götürdüler. Kim, neden? Elbette sözcüğün anlamını iyi biliyorum. […] Türkiye için de anlamını biliyorum. Ülkeden ayrıldığımda nasıl bir ülkeden ayrıldığımı biliyordum. Babanı götürdüler. Demek sıra babamda, öyle mi?”

Aslı “biliyordum” der, ama bilmenin çeşitleri vardır. Bu sefer bilgi, uzakta bir yerlerde gerçekleştirilen “kapsamlı bir operasyon”un haberini veren bir televizyondan gelmez. “İçeriden” gelen bir bilgidir bu. Roman açıldıkça çoğalır, ağırlaşır, yakıcı bir hal alır. Bundan sonrası, emniyet önünde haber alamadan dikilmeler, adliye koridorlarında ileri geri yürümeler, hepsi birbirine benzeyen görüş günleri, kimsenin anlam veremediği iddianameler, ne dediği anlaşılmayan avukatlar ve bir türlü sonu gelmeyen bir bekleyiştir. “Her odayı bekleme salonuna çeviren bu şey nedir?” diye düşünür Aslı, annesinin odasından gelen sesleri dinlerken. Annesi ise, üzgün olmaktan çok şaşkın ve öfkelidir. “Peki, bu bizim başımıza neden geldi?” diye söylenir kendi kendine.

“Bazıları bunları hep biliyordu,” der Aslı’nın okuldan arkadaşı Mehmet. O bambaşka bir yerden geliyordur çünkü. Onun geldiği yerde, insanlar kendilerine bu soruyu sormazlar. Onlar bilirler. Bu ülkede, “bazılarının” başına hep kötü şeyler gelir. Aslı’nın anlamadığı da budur. Nasıl olmuş da o “bazılarından” biri haline gelmiştir? İtibar sahibi babası nasıl olup da bu duruma düşmüştür? Baba ile kızın bir arada olduğu sahnelerde, ikisinin de yer yer birer tragedya kahramanına dönüşmesi bundandır. “Bizi bir çöp gibi attılar,” der yaşlı amiral hayal kırıklığı içinde. Aslı onu teselli edecek sözcükleri bulamaz.

Roman ilerledikçe sözcüklerle arası iyice bozulacaktır. Kocasıyla konuşamaz, okulda ders veremez hale gelir. Annesiyle zaten başından beri konuşmakta zorlanır. Mehmet’le konuşurlar ama birbirlerini anlamazlar. Sevişirler ama birbirlerine dokunamazlar. Zaten romanda birbirine dokunabilen pek kimse yoktur. Aslı’nın annesi açık görüşlerde çekingen bir şekilde kocasının omzuna başını dayar. Aslı, oğlu Can’a yoğun bir şefkat duyar. Ama hepsi budur. Aslı’nın zihninden yayılan derin yabancılık ve yersiz yurtsuzluk hissi, sonunda bütün ilişkilere yayılır ve romanın tümünü ele geçirir.

Yine de bütün bu karanlığın içine, inci gibi parlayan küçücük bir sahne yerleştirir, Ayhan Geçgin.

Son Adım’ın kahramanı Alisan gibi, Aslı da dur durak bilmeden kentin sokaklarını adımlayıp durur. Bilmediği semtlere, kenar mahallelere, şehrin çeperine doğru gider. “Niçin buralarda geziniyorum? Bulmak istediğim ne?” diye sorar kendine. Bu uzun yürüyüşlerden birinde sıcaktan ve yorgunluktan fenalaşıp bir duvara yaslanır. Bunu gören yaşlı bir kadın, onu apartmanın önündeki gölgeye oturtup bir bardak su verir. Torunlarıyla usul usul konuşmaya başlayınca, kadının Kürt olduğunu anlarız. Onun yanında bir süre sessizce oturur Aslı. İşte tam bu sırada, neredeyse mucizevi bir şey olur: Hikayenin başından beri ilk kez kendini tamamen bırakır. Kadının kırışmış gülümseyen yüzüne, kısılmış gözlerine, uzakta oynayan çocuklara bakar ve orada öyle günlerce oturabileceğini düşünür. Gitmek üzere ayağa kalktığında ise, büyü çoktan bozulmuş, dünya yeniden düşmanlaşmıştır.

“Geri dönmek için etrafıma bakıyorum. Düşünüyorum, peki ama geri neresi? Döneceğim yer neresi? Sert bir rüzgar çıkıyor. Ağaçların tohumları, yerdeki toz, kağıt parçaları havaya yükselip uçuşmaya başlıyor, hava bulanıklaşıyor, bulanık, sarımsı bir tülle kaplanıyor.”

Bunu okuyunca anlarız ki, elimizde tuttuğumuz karanlık hikayenin kalbi, neredeyse tümüyle sessiz ama anlayış dolu bu buluşmada gizlidir. Ayhan Geçgin, Türkiye’nin en önemli siyasi meselesini, birbirine hiç benzemeyen ve belki de birbirini hiçbir zaman tam olarak bilemeyecek bu iki kadının yan yana duruşu üzerinden anlatmayı tercih eder. Belki de uzun süre gerçekleşmeyecek bir beklentinin, toplumsal barış ve kucaklaşma ihtimalinin, bir nüvesini görürüz bu sahnede.

Birbirinin gölgesinde sessizce oturan bu iki kadının buluşmasında, Aslı bir an için ve belki de ilk defa gerçekten eve dönmüş olur. Ulaşabilmek için daha çok yolumuz olduğunu bilsek bile, okuyucular olarak biz de, bir an için gerçek olan bu rüyada, eve dönmenin her şeye rağmen mümkün olduğunu hatırlarız.

Bir diğerinin gölgesinde soluklanmak değilse, ev dediğimiz nedir ki zaten?

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova