ISBN13 978-975-342-998-6
13x19.5 cm, 160 s.
Liste fiyatı: 21.00 TL
İndirimli fiyatı: 16.80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Ayhan Geçgin diğer kitapları
Kenarda, 2003
Gençlik Düşü, 2006
Son Adım, 2011
Bir Dava, 2019
AYIN ARMAĞANI KİTABIAYIN ARMAĞANI KİTABI
Kullanılmış Biletler
1. Basım
Liste Fiyatı: 41.00 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Uzun Yürüyüş
Fotoğraf Düzenleme: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2015
3. Basım: Ekim 2017

"Nedir bu, dedi kendi kendine, tüm bu olup bitenler nedir, niçin buradayım, niçin hâlâ yaşıyorum?

"Belki, diye düşündü, bir kazazedeyim, batan bir gemiden kurtulan son kişiyim. Ama bu dağlarda deniz yok. O zaman, dedi, belki gemisi batmış Nuh'um ben. Gemim selde dağlara çarpıp parçalandı, eşim, çocuklarım, kardeşlerim, hayvanlarım, hepsi öldü gitti. Felaketten bir işaret kalsın diye geride bir tek ben kaldım.”

Yola çıkarken bedeninin bir soğan zarı gibi tek tek soyulacağını sanan ama aksine bir ağaç kütüğü gibi kat kat kabuk bağlayan, katılaşan bir kahraman. İnsan sesinin olmadığı, işitilmediği bir yere ulaşmak için ülkeyi bir uçtan diğerine kat ediyor. Hiçbir şey arzu etmiyor sanki, hiçbir şey talep etmiyor. Böyle bir varoluş mümkün olabilir mi?

Uzun Yürüyüş Ayhan Geçgin’in dördüncü romanı.

OKUMA PARÇASI

Birinci Kitap, Şehir, s. 11-13

Hazırlandı. Küçük sırt çantasına birkaç parça eşya koydu. Sabah, diye düşündü, erkenden kalkıp yola koyulacağım. Uzun bir yürüyüş olacak bu.

İçeri, salona geçti. Annesi yine televizyonun karşısında uyuyakalmıştı. Seslenmeden önce yüzüne uzun uzun baktı. Genelde bakmazdı. Kim bu kadın, diye düşündü, onu gerçekten tanıyor muyum? Kendini bildi bileli aynı çatı altında birlikte oturmuşlardı. Baba çok önce bu dünyadan göçmüştü. Anne dul kalmıştı.

“Anne,” diye seslendi. Kadın hemen gözlerini açtı. Daha doğrusu önce bir gözü açıldı, diğer gözü ise bozuk bir kepenk gibi sonradan geldi, ötekine yetişene kadar bayağı bir süre geçti. Yaşlanmış, diye aklından geçti, ama ne zaman yaşlanmış? “Kalk da yatağına git, uyumuşsun.” Annesi, “Ah, içim geçmiş,” diyerek doğruldu. Sağa sola yalpalayarak tuvalete giderken “Akşam mide hapımı aldım mı?” diye sordu, ona mı, kendine mi, belli değildi, “Bu aralar çok unutkan olmuşum.”

Odasın...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Sibel Oral, "Ayhan Geçgin'in yeni romanı: Uzun Yürüyüş", Cumhuriyet, 8 Nisan 2015

Dante, “Büyük bir acı içinde bulunduğumuz zaman, yok olmayı vahşi bir zevkle düşünürüz,” diyor. Ayhan Geçgin’in son romanı Uzun Yürüyüş’ü okurken -daha doğrusu romanın kahramanının bazen arkasından bazen de yanından yürürken- birincil çabam onun yok olmayı bu denli istemesinin ardındaki nedenleri çözmeye, bunlar için kafa yormaya, her hareketi ve düşüncesinden bir ipucu yakalayıp içinde bulunduğu acıyı çözmeye çalışmak oldu. Evet, kendini bir şekilde yok etmeyi düşünen ve uzun bir yürüyüşe çıkan bir adamın roman boyunca, yürümesine, yol almasına tanık oluyoruz Geçgin’in metninde. Önce belirteyim; Uzun Yürüyüş okunup, sayfa sonunda biten ve rafa kaldırılacak bir metin değil. Bir kere okunan bir metin değil. Neden? Kendi adıma şöyle diyebilirim; ben okumadım, daha gün ağarmadan yola çıkan kahramanla birlikte son sayfaya kadar yürüdüm. Onu izledim. Bazen arkasından b...

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, "Bir antikahramanın varoluş çabası", Radikal Kitap, 10 Nisan 2015

Roman, kendi varlık nedenini bulduktan sonra onu sahici, inandırıcı, tutarlı gerçekliğinin görünmez bir noktasına, odak noktasına koyup hikâyesini kurgulamaya başlar. Her romanın bir nedeni, o odak noktasında bir sorunu vardır. Önemli ya da önemsiz. Yazarın çıkış noktası önce budur ya da romanı bunsuz kurgulamak olanaksızdır. Yoksa suya yazılmış bir hikâye anlatırsınız ki o romanları konu etmiyoruz.

Ayhan Geçgin ucu okura dokunan bir yazarlık kaygısıyla yazıyor. İlk üç romanının da aynı dünyadan çıktığı belirtilebilir. Dördüncü romanı Uzun Yürüyüş, anlatmak istediği sorunu bakımından da, alışılmamış hikâyesiyle de öncekilerden ayrılıyor.

Romanın genç kahramanı, “Eskiden ben neydim?” sorusuyla başlıyor hikâyesine. “Yanıtı: Burada, yıllarımı geçirdiğim bu evde hapistim.” Niçin ve kimler hapsetmiştir onu? Bunun belli bir yanıtı yok. Hayatının içine hapsolduğu çembe...

Devamını görmek için bkz.

Mustafa Orman, "Gizliliğin bile gizlenmediği bir kitap: Uzun Yürüyüş", Edebiyathaber, 23 Nisan 2015

Eserin varolma gerçekliği, ancak okuyucunun gözleri ve ruhu arasına girebildiği noktada başlar. Eser okurla buluşmadan önce edilebilecek kişisel yorumlar ve eleştiriler bir yerde tutunabilecek ölçüde sıvanamaz ve sınanamaz. Çünkü her eserin de bir yalnızlığı vardır; binlerce baskısı yapılsa da eser bir tanedir, basılmadan önceki süreçte yalnızdır. Yapıtı elimize aldığımızda yazar çoktan yalnızlığın arasında sıyrılmış başka bir dünyaya yol almıştır. İlk on birde oyuna başlamış yazar artık yedeğe alınmıştır diyebiliriz. Her kitabı eline alan –oyunun kurallarına her ne kadar uymasa da- sahaya sürmüştür kendisini…

Uzun Yürüyüş, Ayhan Geçgin’in yarattığı karakterin kendine karşı kalabalık bir tribün oluşturduğunun kanıtıdır. Roman boyunca Gezi eylemlerinden Kürt sorununa, HES’lerden doğaya, savaştan kaçan Suriyelilerden çarpık yapılaşmaya, yol ...

Devamını görmek için bkz.

Fatih Özgüven, "Dünyanın kabuğuna basa basa yürümek", Kitap Zamanı, 4 Mayıs 2015

Bazı kitaplar düşünce ve duygularımızı okşamak ve bizi mutlu etmek ister. Bazı kitaplarsa bizi kışkırtmak ve bizimle kavga etmek… Ayhan Geçgin’in yeni romanı Uzun Yürüyüş ikisine de talip değil. Yazar, kahramanını uzun bir yolculuğa çıkarmak ve bizim de orada olmamızı istiyor.

“Bedenindeki tüm (…) delikler, gözenekler o istemese bile alıp vermeyi sürdürüyordu. Bu delikleri kapatabilmenin bir yolunu bulabilseydi, bu alma verme işlerinden herhalde kurtulmuş olurdu. Hatta kafasının içinden akıp giden tüm bu düşüncelerden de kurtulmuş olurdu. (...) Peki ama tüm deliklerini kapamak ne demekti? Ölmek demek değil miydi? Yoksa istediği ölmek miydi, ölmenin bir yolunu mu arıyordu? Belki ölmenin bir yolunu bulmak çok güçtü, insan nasıl öleceğini bilemiyordu. Yine bu ölme arzusuysa bile, istediği ölmek değildi. Ya da belki aynı zamanda var olmayı sürdürmek, aynı güçle yaşamak i...

Devamını görmek için bkz.

Darmin Hadzibegoviç, "Yollar ve çemberler", K24, 28 Mayıs 2015

İki farklı coğrafyada, Güney Afrika ile Türkiye’de yaşayan iki yazarın kaleminden çıkmış iki roman: Damon Galgut’un Yabancı Bir Odada’sı ile Ayhan Geçgin’in Uzun Yürüyüş’ü. İlki, uç uca eklendiklerinde bir hayatın belli bir döneminin özeti sayılabilecek üç yolculuğun; ikincisiyse bir ülkeyi bir uçtan öbürüne kateden sarsıcı bir yürüyüşün hikâyesi. Türkiye’de birkaç hafta arayla yayımlanmış olmaları ilginç bir tesadüf, çünkü hem birbirleriyle kesişen ya da teğet geçen noktalara sahip romanlar bunlar, hem de bir yerden sonra birbirlerinin eksiklerini, kör noktalarını aydınlatmaya başlıyorlar.

Uzun Yürüyüş: Uçlara yolculuk

Bir yere doğru yavaş yavaş ama kararlılıkla yürüyen bir adam: Hem Galgut’un hem de Geçgin’in romanlarına ilham vermiş görünen bu imge özellikle Uzun Yürüyüş için doğru: Romanın isimsiz kahramanının kendine açıkça ilan ...

Devamını görmek için bkz.

Hayati Roman, "Kendime bir halk mı yapmaya çalıştım?", Sabitfikir, 20 Mayıs 2015

Bazen çok ses çıkarmadan bir kenarda durmak gerekir. Ayhan Geçgin’in, piyasaya kulakları tıkalı emin adımlarla sürdürdüğü edebi yolculuğunun son halkası Uzun Yürüyüş’ün de bana fısıldadığı bu: “Sen, çekil kenara!” Okurla bu romanın arasına girme cesaretini bulanlar elbette olacaktır, olmalıdır; ama o kişi ben değilim. En azından bir kez, her şeyi bırakıp çekip gitmenin hayalini kurduysanız edebiyatımızın zirvesinde yerini alacak olan, Hüseyin Kıran’a ithaf edilmiş bu eşsiz roman sizi bekliyor. Kendinizden, taksitli yaşamınızdan çok hoşnutsanız dokunmayın. Erkan, Ali, Mehmet, her kimse O, “Annesiyle bir apartmanın giriş katında iki oda bir salon bir evde oturuyordu… Çeşitli işlerde çalıştı, hiçbir işte uzun süre kalamadı. En son bir süpermarkette balık reyonunda çalışıyordu. Bütün gün ölü balıkların gözkapaksız gözlerini görüyor, balıkların ona bakıp durduğunu sanıyordu.”

Devamını görmek için bkz.

Murat Gülsoy, "Uzun yürüyüşün menzili", K24, 30 Temmuz 2015

Uzun bir yürüyüşe çıkmaya karar veren kahramanımız şehrin adsız insanlarından biridir; annesi ile duvarları kâğıt gibi ince iki oda bir salon apartman dairesinde yaşayan, en son bir markette balık reyonunda çalışan, adını hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz (gerçekte merak eder miyiz?) genç bir adamdır. Sırt çantasını hazırlar, gidecektir. Bir karar vermiştir, bu hayatın dışına çıkacaktır. Çünkü yıllarını geçirdiği bu evde hapsedilmiş olduğunu düşünmektedir. Gerçi kendisine sorduğunda onu kimin ya da kimlerin hapsettiğine verecek bir cevabı yoktur. Her ne kadar Fatih Özgüven “Dünyanın Kabuğuna Basa Basa Yürümek” adlı yazısında Oğuz Atay karakterleri ile bir akrabalığı olmadığını iddia etse de, giriş bölümündeki ruh durumu son derece Atayvari’dir. Belki onun dünyası Atay’ın romanlarındaki gibi taşkın bir entelektüel neşe ile arabesk bir melodram arasında salınan atmosferinden uzaktır ancak Atay’ın öykülerinde...

Devamını görmek için bkz.

K24 editörleri öneriyor, "Uzun Yürüyüş", K24, 30 Mart 2015

Bir adam, bir sabah çıkıyor evden ve yürüyor. Her şeyi geride bırakmak için. Nereye varacağını bilmeden, önüne çıkacak olan hayat, insan, memleket, devlet, kış, açlık, pislik.. bunları düşünmeden, öngörmeden yürüyor. Uzun Yürüyüş, Ayhan Geçgin’in dördüncü romanı.

Şehir ve Dağ olarak iki bölümden oluşan romanda kahramanın adı yok. Söylemiyor, bilmiyor, önemsemiyor. Adı sorulduğunda bir keresinde Erkan diyor, bir süre Erkan oluyor. Hastanede adı sorulduğunda ise Mahmut oluveriyor bir süre. Sonra? Sonrası yok. Adı önemli değil. Kalabalıktan kaçmak istiyor, hayattan, insanlardan, adından, açlığından, amaçlarından… Amaçlarından evet ama aslında amacı da yok. Tek istediği gitmek. Bir başına kalmak. Mesela bir dağın başında, tek başına... Bir hayat arıyor kahramanımız. Sabahın ayazında başlayan uzun yürüyüş bir dağ başında gerillalarla vedalaşmasıyla son buluyor. Vardığı yer, olmak i...

Devamını görmek için bkz.

Yankı Enki, "Yok olma alıştırmaları", Remzi Kitap Gazetesi, Mayıs 2015

Yalnızlık ve tek başınalık, sadece sosyolojinin ya da psikolojinin konularından biri değil, edebiyatın da temel meselelerinden biri. Romanlar ve öyküler, modern bireyin öyküsünü anlatmaya başladığından beri, tam olarak ne istediğini bilmeyen, bu dünyaya neden geldiğini ve neden gitmek zorunda olduğuna cevap bulamayan, varlığının anlamını aradığında koskoca bir boşluktan başka bir şeyle karşılaşamayan insanları kahraman ilan ediyor. Sadece yüksek edebiyat klasikleri değil, popüler edebiyat eserleri de uğraşıyor bu meseleyle, çünkü gerçek hayatta, sokakta, varoluş ve yokoluş arasında gidip gelen birçok isimsiz kahraman var.

Ayhan Geçgin’in Uzun Yürüyüş'ünün de isimsiz bir kahramanı var. Bir isminin olmaması manidar, çünkü o, zaten var olmak istemeyen de biri. Uzun bir yürüyüşe çıkıp, bir süre sonra yola niye çıktığını unutan, insan sesinden acı duyan, dünyadan yok olmanın hayali...

Devamını görmek için bkz.

Nurdan Gürbilek, "Uzun yürüyüş eksik halk", Express Dergisi, Yaz 2016

Son Adım’la başlamıştık Ayhan Geçgin’e, sonra başa döndük, Kenarda’ya ve Gençlik Düşü’ne. Keşfetmemiz geç oldu, “yakalanmamız” güç olmadı. Geçgin aramızda en çok konuştuğumuz romancı oldu. Uzun Yürüyüş’le birlikte, Geçgin

romanları üzerine sohbetler hararetli tartışmalara dönüştü. Öyle miydi, böyle miydi diye epey nefes tükettik. Öyle ya da böyle, çok uzun zamandır ilk defa bir romancı aklımızı böyle enine boyuna çelmişti. Express’in yeni dönemi başlarken Nurdan Gürbilek’in Ayhan Geçgin romanları üzerine yazdığını söylemesi, “oh” çektirdi, yolunu gözlemeye başladık. İşte o yazı bu yazı. Oylumlu, incelikli, ufuk açıcı... Ayhan Geçgin romanları içinden, üzerinden okurla kol kola uzun bir yürüyüş. Yazı bittikten sonra da süren bir yürüyüş...

Bugün dünyada “yer” üzerine söylenebilecek en çarpıcı cümleyi yüzyıl önce Kafka kurmuştu: Dünyada sığınılacak tek bir delik yok artık. Babama Mektu...

Devamını görmek için bkz.

Tuğba Sivri, "Kimliksizliğe Doğru Bir 'Uzun Yürüyüş'", oggito.com, 15 Haziran 2018

Sloven Marksist düşünür Slavoj Zizek, Ahmet Ergenç tarafından 2018’de Türkçe’ye kazandırılan Şiddet adlı kitabında, her türlü uğraşa rağmen etrafımızı çepeçevre sarmasını engelleyemediğimiz şiddet üzerine ufuk açıcı tartışmalara giriyor. Zizek, “meşru” ve “gayrimeşru” şiddet ayrımının tehlikelerinden bahsederken “Şiddet nereden gelirse gelsin karşıyız” tavrının da aslında şiddeti beslediği, güçlü olanın yanında bir konumu imlediği yönünde argümanlar geliştiriyor. Zizek’e göre:

“Günümüzde biz tehdit eden şey edilgenlik değil, sözde etkinliktir, “etkin” olma, “katılma”, olup bitenlerin hiçliğini maskeleme itkisidir. İnsanlar sürekli müdahale ederler, “bir şeyler yaparlar”, akademisyenler anlamsız tartışmalara katılırlar vesaire. Gerçekten zor olan şey geri adım atmak, geri çekilmektir. İktidardakiler sessizliktense “eleştirel” bir katılımı bile tercih ederler – bizi ...

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova