ISBN13 978-605-316-167-7
13x19,5 cm, 232 s.
Liste fiyatı: 26.50 TL
İndirimli fiyatı: 21.20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
AYIN ARMAĞAN KİTABIAYIN ARMAĞAN KİTABI
Diğer kampanyalar için
 
Sardalyanın Gizemi
Özgün adı: The Mystery of the Sardine
Çeviri: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2019

"Hayır Peder. Yanılıyorsun… Sen bir Dış Güç tarafından verildiği için ahlak kurallarımız olduğuna inanıyorsun. Bense ölü bedenler pis koktuğu için böyle kurallarımız olduğunu düşünüyorum… İnsan ölü bedenlerin pis kokusunu sevmiyor… Ama etrafındaki dünya öyle ki, öldürmek ve ölü bedenler üretmek zorunda kalıyor. Öldürmekten hoşlanmıyor demiyorum. Kokudan hoşlanmıyor diyorum. Çelişkinin özü bu. Öldürme zevkini bozan nahoş çürüme kokusu karşısında burnunu kapatmasına yol açan o dünya-dışı gücün ne olduğunu soruyor ve cevap olarak dinlerini ve ahlak kurallarını icat edip, sinir sisteminin üst kısmının medeniyetin başlangıcını yaratmasına izin veriyor; nihayetindeyse sadece etin bozulmasını geciktiren buzdolaplarını değil, aynı zamanda hava sızdırmaz gaz odalarını, canlılardaki proteinleri okside eden alev makinelerini ve kokusuz, temiz atom bombalarını icat ediyor. Böylece medeniyet bir zamanlar onu doğuran şeyi bastırmanın yolunu buldu. Hayır, medeniyetimiz ateizm yüzünden değil, ölümün kokusunun giderilmesi yüzünden intihar sürecinde."

Polonya asıllı Britanyalı yazar Stefan Themerson’ın hayatının son yıllarında kaleme aldığı Sardalyanın Gizemi, yazarının çokyönlülüğünü ve engin birikimini yansıtan sıradışı bir roman. Merak uyandıran olay örgüsüyle bir dedektif hikâyesini andıran ama derin felsefi diyaloglarıyla, hayata ve tarihe ayna tutan isabetli tespitleri ve toplumsal eleştirileriyle, Öklit’e pabucunu ters giydiren teoremleri ve ince mizahıyla, herhangi bir kategoriye sokulmayı reddeden bir roman.

İÇİNDEKİLER
Birinci Kısım
1 – Gözlerinin Rengi
2 – Hakiki Dünya
3 – Siyah Kaniş
4 – Büyükelçi, Amiral ve Üçüncü Bir Taraf
5 – Soruları Cevaplamamanın Yolu
6 – Tekerlekli Sandalye
7 – Filozof ile Matematikçi
8 – Dansçı Bayanlar
9 – Yüzbaşı Casanova

İkinci Kısım
10 – Sedir Kutu
11 – Kestirilemez Şeyler Bakanı
12 – Hiçbir Aksiyom Ebedi Değildir
13 – Occam’ın Usturası
14 – Öklit Budalanın Tekiydi
15 – Dünya Kadar Yaşlı
16 – Bütün nehirler denize akar, yine de deniz dolmaz

Koda: Dipnotu İçin Tek Bir Sardalya Bile Yok

OKUMA PARÇASI

Soruları Cevaplamamanın Yolu, s. 55-58

Hiçbir şey hissetmiyordu. Küçük, minicik bir inme mi geçirmişti? Koşullar düşünüldüğünde, önemsiz, küçük, minicik bir inme hoş olurdu, memnuniyetle karşılardı onu... Sol ayağını oynattı – hareket ediyordu. Sağ ayağını oynattı – hareket ediyordu. Sol elini ve sağ elini oynattı – onlar da hareket ediyordu. Önce bir gözünü sonra diğerini kapatıp açtı. Peki konuşabiliyor muydu? Kendi sesini duyacak mıydı? Denemeliydi. Yüksek sesle bir şey söylemeliydi. Ama ne? “Artık Piff gittiğine göre zemin kattaki odaları kiraya vermemek için bir neden kalmadı,” demeyi deneyebilirdi. Ama hayır, böyle kalpsizce, alaycı bir şeyi asla yüksek sesle söyleyemezdi. Şimdi olmaz. Bu kadar çabuk olmaz. İnsan böyle şeyler yapmaz. Münasip olmaz. Ama başka ne diyebilir ki? Boğazını temizleyip, “Merhaba, merhaba, A, B, C, bir, iki, üç,” dedi. Yumuşak, ürkek bir sesle söylemişti ama gayet net duydu. Yine de önemsiz, küçük, minicik bir inme bu koşullarda faydalı olurdu. Seni bir daha görebilecek miyim, sevgili Piff’ciğim, diye düşündü; gençsin, güçlüsün, gerçekten isteseydin ocak demiri olsun olmasın kaçabilirdin, ama demir elimde olduğu sürece kaçmak için bana el kaldırman gerekirdi ki bunu yapmazsın, değil mi? Bunun doğru olduğunu biliyorsun, doğru ama paradoksal, şeyi düşününce... neyi düşününce? Neler yapabileceğini düşününce mi? Beni sevdiğini söyledin, ama, dedin, ben bunun bir savaş ve senin de asker olduğunu anlamıyormuşum, emir alıp düşmanlarıyla savaşan, bir Dava uğruna mücadele eden bir asker, bense sana cinayet işlemişsin gibi bakıyormuşum! Ama sevgili Piff, ölen delikanlı nasıl bir düşmandı? Ya da bacakları dizlerinin üstünden kesilen o zavallı üniversite hocası? Ah, anneanne, o yanlışlıkla oldu, dedin, haritada yanlış bir yer işaretlemişler. Savaş zamanında böyle şeyler olur. Peki benim kanişime ne demeli, sevgili Piff’ciğim, dedim ben de. O lojistik bir hata sonucu değil, bile bile öldürüldü. Hayır anneanne, dedin bunun üzerine, o öldürülmedi, feda edildi, bir Dava uğruna. Evet sevgili Piff’ciğim, dedim ben de, ama senin Davan uğruna feda edildi, kendininki uğruna değil, kendisinin nasıl bir davası olabilirse artık, benim zavallı Elmas’ım. Sen de benim anlamadığımı söyledin. Fikirleri anlamadığımı. Ama ben Fikirleri anlamadığıma şükrediyorum. Küçük bir kızken Fikirler edinmek üzere eğitilmediğime şükrediyorum. Aslına bakılırsa hiç eğitilmedim ben. Buna “evde eğitim” deniyordu, gösterişli bir tabir, ama bilindik anlamıyla eğitim değildi. Pauvre* Matmazel de la Chaus- sée, ma gouvernante suisse,** bana aritmetik ve fen bilimleri öğretmekten menedilmişti, fen bilimlerine o sıralar “leş bilimleri” deniyordu çünkü hidrojen sülfür diye bir gaz çürük yumurta gibi kokuyordu, dolayısıyla fen bilimleri ihtimal dahilinde değildi, Sir Isaac Newton’la ilgili öğrendiğim tek şey köpeğinin mumu devirip onun âlimce yazılarından bazılarını yaktığıydı. Bunun üzerine Sir Isaac Newton şöyle haykırmış: “Ah, Elmas, Elmas, nasıl bir ziyana sebep olduğunu bilemezsin!” Onun için kanişim daha küçükken ona düşüncesizce Elmas adını verdim, bunun bir nomen omen*** olabileceğini düşünemedim. Tarih hakkında sadece birkaç meşhur ismi gaf yapmadan kullanmayı öğrendim, coğrafyaysa nasıl seyahat edileceğini bilmek açısından faydalıydı, dini bir eğitim de almadım. Bunların yerine bana dil öğretildi, bir de neyin yapılıp neyin yapılmayacağı. Sonra bir görgü okuluna gönderildim ve orada da bana yine neyin yapılıp neyin yapılmayacağı öğretildi. Öğrendiklerim bana gayet doğal geldi, sanki doğduğumdan beri zaten içimdelermiş de sadece dışarı çıkarılmaları gerekiyormuş gibi, hem oradaki mürebbiye ve öğretmenler hiçbir zaman “yapılması lazım” demezlerdi çünkü öyle deselerdi birileri “Neden?”, “O neden?”, “Peki o neden?” diye sorardı ve böyle neden? neden? neden? silsilelerine verilecek nihai bir cevap olmadığını bilecek kadar bilgeydiler, dolayısıyla sadece “yapılır” ve “yapılmaz” demek daha dürüstçeydi, soru yok, nokta, bu bilgi bugüne kadar sapasağlam benimle kaldı, bir bakıma beni erkekler eğitmediği için, çünkü geleneksel erkek eğitimi böyle bir Bilgeliğin altını oyar. Deden geleneksel bir eğitim almıştı ve annenin de aynı türden bir eğitim almasında ısrar etti, dolayısıyla baban, benim zavallı Piff’im, eğitimli bir kızla evlendi, sen doğduğundaysa senin de öyle bir eğitim alman konusunda ısrar ettiler, o eğitim de hepinize yapılmaz’ı yapmak ve yapılır’ı yapmamak için bol bol bahane verdi, amacın aracı meşrulaştırdığını söyledi, bu da demek oluyor ki Fikirleriniz onlara katılmayanları öldürmeyi meşrulaştırıyor. Evet, evet, yaptıkları tam da bu, ama sen ve arkadaşların kaç yaşında olursanız olun, bir zamanlar ben de aynı yaştaydım, hepsini de biliyordum, onları ve Fikirlerini, hepsini gördüm, yüksek kürsülerinin başında dikiliyor, tahtlarında oturuyor, lavabosu koridorda olan küçük bir otel odasında kirli bir yatakta yatıyor ve zavallı Piff’leri Fikirlerle gerçek dünya arasında, kelimelerin dünyasıyla yapılanların dünyası arasında kapana kıstırıyorlar ve başkalarına yapmak istedikleri şeyler kendilerine yapıldığında ciyaklayıp intikam istiyor ve ağlıyorlar, üzgünüm ama İsa da aynı şeyi yaptı, gerçi O önce Kendini kurban etti ve hepimizin kendini suçlu hissedip onun arkasından Sevgi, Sevgi, Sevgi diye sayıklamamamıza neden oldu; Sevginin dünyada ne kadar çok Nefret yarattığını bilmiyor muydu? Sevgiyi öğretmek yerine neden görgü okulunda mürebbiyelerimin ve öğretmenlerimin bana öğrettiklerini yani insanın bazı şeyleri yaptığını bazı şeyleriyse yapmadığını öğretmedi? Sorgusuz sualsiz, nokta. Evet, nokta.

Yaşlı yüzünde güzel bir gülümseme vardı. Etraf çok sessizdi şimdi. Ama biraz cereyan vardı. Ön kapıyı açık bırakmış olmalıydılar. Eh... neyse artık. En üst merdivende ne zamandır oturuyordu acaba – iki dakikadır mı? iki saattir mi? Hayır, bedeni bunu dert etmemişti, bedeni gayet rahattı, bacaklar uzanmış, tırabzana dokunuyor, omuzlar duvara yaslanmış, eller gevşek, bir şey yapmalarına gerek yok, başı öne eğik, gözleri pardösüsünün alt düğmesine odaklanmış, kulakları polis sireninin ötmesini bekliyor.

* Fr. zavallı

** Fr. İsviçreli dadım – ç.n.

*** Lat. nomen est omen: isim bir işarettir. – ç.n.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Eray Ak, "Sıra Dışının Roman Hâli", Kitapsever Dergi, 23 Mayıs 2019, Sayı: 11

Roman, tür olarak, yazarının yaratıcılığına bağlı bir şekilde pek çok farklı anlatım biçimine kucağını açabilecek bir yapı. Türkçede yeni yayımlanan, Stefan Themerson’ın kaleminden çıkan Sardalyanın Gizemi, bu saptamayı yeniden düşündüren türden bir roman.

Themerson’ın roman boyunca ele aldığı, üzerine düşündüğü soruların hepsi felsefenin tarih öncesi zamanlardan bu yana yönelttiği soruların gölgesinde gelişiyor. Üstelik yazarın anlatacaklarını üzerine kurduğu yapı da klasik gizem romanlarının temelini meydana getiren atmosferde ilerliyor. Fakat Themerson bunları öyle yaratıcı ve yeni bir anlatım biçimini ortaya çıkarmak için yapıyor ki sonucunda Sardalyanın Gizemi, çağın karmaşasını yansıtabilecek denli kuvvetli, sıra dışı bir romana dönüşüyor.

Polonya asıllı Britanyalı yazar Stefan Themerson’ın hayatının son yıllarında kaleme aldığı bir roman Sardalyanın Gizemi. Yazarın geniş algı dünyasının, birikiminin ve çok yönlülüğünün yansıması olarak değerlendirilmiş yayımlandığında. Son dönem romanlarından biri olduğu için yazarlığının bir anlamda dökümü de denebilir Sardalyanın Gizemi için, çünkü küçük bir araştırmayla bile Themerson’ın yazarlığı boyunca üzerinde dolaştığı tüm meselelerinin bu romanda farklı şekilleriyle yeniden canlandığını görebiliyoruz. Dahası; diğer yazdıklarından kahramanlar da boy gösteriyor kitabın sayfaları arasında. Sonuç olarak da ortaya bir yazarın ömür dökümü diyebileceğimiz bir yapı çıkıyor.

"Merak uyandıran olay örgüsü"

Şunu söylemekte yarar var: Zor bir roman Sardalyanın Gizemi. Merak uyandıran olay örgüsü, okurun bu zorluğu aşıp sayfaları kat etme sinde oldukça yardımcı bir unsur, ancak yine de bu kitaba uzanacak ellerin, aklının bir köşesinde kalmalı bu durum.

İki bölümden oluşan romanın özellikle ilk bölümü bu noktada belirleyici. Son derece karmaşık bir yapıdan söz edebiliriz bu ilk bölüm özelinde. Kafa karıştırıcı ilişkilerin ortasında bir İngiliz yazarla kapılarını açıp, bir terör saldırısında kullanılacak kaniş köpeğe, oradan da İspanya’ya kadar uzanan girift bir yapı buradaki... Fakat daha klasik bir yapıda kurulmuş ikinci bölümde, ilk bölümdeki tüm bu karmaşanın ve birbirinden bağımsız, hatta alakasız görünen olaylar zincirinin iki yakası bir araya gelmeye başlıyor.

Romanın en dikkat çeken yanı ise güçlü diyalogları… Romanın birbiri içine geçmiş yapısını büyük oranda diyaloglar eşliğinde akıtıyor yazar. Felsefi diyaloglar bunlar... Themerson’ın roman boyunca üzerine düşüneceği soruların da alt yapısını meydana getiriyor bir anlamda.

Sorular demişken; Sardalyanın Gizemi’nin sayfaları arasında dolaşırken okurların da şu sorularla boğuşacağına eminim: Bu kitap neyle ilgili? Bütün bu karakterler birbiriyle nasıl ilişkili? Birleştirici unsurlar neler?

Geleneksel bir romanla karşı karşıya olmadığınızı bilmek ve kitap bitip de kenara konduğunda okura yönelttiği soruların hâlâ kafanızda döndüğünü düşünmek, diğer tüm soruları bir kenara bırakmanıza neden oluyor.

Sonuç olarak, kategori dışı ve özgün bir roman deneyimi yaşamak isteyen herkesin mutlaka uğraması gereken bir durak Sardalyanın Gizemi.

Devamını görmek için bkz.

Nicholas Wadley, "Stefan Themerson’ı okumak"

Kariyerine görsel sanatçı olarak başlamış pek fazla filozof-romancı yoktur herhalde. Ama kategorilere meydan okumak Stefan Themerson’ın felsefesinin bir parçasıydı. Filmler yaptı; bir yayınevi kurup işletti. Dokuz romanının yanı sıra çocuk hikâyeleri, şiirler, bir oyun, bir opera ve felsefe, dil, mantık, edebiyat, bilim, sanat, film ve tipografi üzerine denemeler yazdı. Eylül 1988’deki vefatına kadar ayrıca boş zamanlarında çizimler yaptı: çizgilerin, noktaların ve düzlemlerin eğilip bükülerek paradoksa dönüştürüldüğü, kendi mantıklarının hicvedildiği soyut, renkli biçimler. Birbiriyle bağlantılı bu çok sayıda faaliyetin toplamı şimdi bir tür odaklanma olarak kendini gösteriyor ve Themerson’ın sınır ya da sınıflandırmaların –ister kültürel, ister mesleki, isterse siyasi olsun– en azından kısıtlayıcı ve çoğunlukla olumsuz olduğu yolundaki temel inancını meşrulaştırıyor.

Themerson’ın hayal gücünü ilk tetikleyen deneyim kameranın büyüsünü keşfetmekti. 1920’lerin sonunda Varşova’da fizik ve mimari alanındaki çalışmalarından kopup fotogramlarla, kolajlarla ve ikisinin çeşitli kombinasyonlarıyla doğaçlama yapmaya başladı. Ardından, ressam olan eşi Franciszka Themerson ile birlikte (Franciszka da 1988 yılında, ondan iki ay önce vefat etti) yedi deneysel film yaptı – beşini Londra’da, ikisini Varşova’da.

Daha sonra bu filmlerin bir tür kolaj olduğunu, sembolizm içermediğini yazacaktı. İçlerinde en iddialı olan Europa’yı 1936’da Londra’da izleyen Moholy Nagy’nin tepkisini hatırlıyordu. Nagy’nin onu “sofistike bir film” olarak nitelemesi konusunda Themerson şöyle diyordu: “Ona yanıldığını, filmin ilkel olduğunu söyleyemeyecek kadar gençtim. … İlkel insanlar onu kastedildiği şekliyle görürdü. Gösterildiği gibi görürdü. Ekleme yapmadan.” İlk filmlerine “hareketli fotogramlar” diyor ve sentakslarını hem şiirlerin yoğunluğuna hem de müziğin ritmik örüntülerine benzetiyordu. Özerk oldukları konusunda ısrarcıydı:

Emsalsiz bir şey bu.

Bir fotogram.

Hiçbir şeyi temsil etmiyor.

Hiçbir şeyi özetlemiyor.

Olduğu şeyden ibaret.

Gerçekliğin ta kendisi.

Varşova’da yapılan beş filmin dördü savaşta kayboldu. Günümüze kalanların ise hiçbiri Themerson’ın bu mecrada onca değer verdiği o özgür, lirik niteliklere, onun bir film yapımcısı olarak başarısını hakkıyla değerlendirmemizi sağlayacak kadar yaklaşmamıza izin vermiyor. Adventures of a Good Citizen (İyi bir Yurttaşın Maceraları, 1937, Varşova) Themerson’a özgü şiirsel nitelikler ve ahlaki ilkelerle bezeli zekice bir hicivsel fantazi olmakla birlikte, Polonya’da çektiği filmlerin –kendi tarif ettiği kadarıyla– tipik bir örneği değil. Kayıp filmlerin aksine bu filmin net bir anlatısal sıralaması ve bir metni var.

Themersonların Londra’da birlikte yaptığı iki filmden biri olan Calling Mr Smith (Bay Smith’i Aramak, 1943) Nazilerin Polonya kültürünü sistematik bir şekilde yok etmesine karşı açık bir protesto niteliği taşıyor (milliyetçi değil ahlaki olan ve derdini Britanya sansür kurulunca reddedilecek kadar dobra anlatan bir protesto). The Eye and the Ear (Göz ve Kulak, 1944) ise müzikal seslerin etkileşimini temsil eden, soyut biçimler kullanılarak yapılmış yaratıcı bir doğaçlama.

Bütün filmleri içinde Europa’yı başlıca başarıları olarak görüyordu Themerson. Film Anatol Stern’ün fütürist şiirinin görselleştirilmiş haliydi ve bizzat Stern tarafından hararetle övülmüştü. Günümüze kalmış olan birkaç kare, Themerson’ın betimlediği akıcı görsel sekanslar hakkında bize ancak ipucu verebilir. Ne var ki film mecrasında değer verdiği nitelikler, özellikle de kendileri dışında hiçbir şeye gönderme yapmayan imgelerin serbest çağrışımı, yazar olarak ortaya koyduğu eserlerin de çoğunda net bir şekilde görülüyor. Anlambilime yönelik bu kaygının arkasında, kelimeleri kafa karıştırıcı duygusal veya edebi göndermelerden arındırma ve –fotogramlarda olduğu gibi– kendi su götürmez kimliklerini açığa vurma niyeti yatıyordu. Daha sonraki romanlarının alametifarikası, ancak dolaylı bir şekilde bağlantılı olan ve birlikte kendi kümülatif gerçeklik ve anlamlarını yaratan eşzamanlı birkaç anlatı ve düşünce akışıdır. Yazar olarak bütün külliyatı da öyledir: kesintisiz bir kolaj; parçaları belirgin olmakla birlikte, kinayeli yankı ve yinelemelerle dolu.

***

1937-38 kışında Themersonlar Varşova’dan Paris’e taşındı, niyetleri orada yaşamak ve çalışmaktı. “Varşova’dan kaçmak gibi bir durum söz konusu değildi,” demişti Stefan bana. “Paris’te olmam gerektiğini biliyordum sadece.” Paris “bir nevi Mekke” idi; beklentilerinin hepsini karşılamıştı. Ama savaş nedeniyle planları bozuldu ve 1942’de kendini Londra’da buldu, Franciszka ile birlikte hayatlarının sonuna kadar da orada yaşadılar.

Themerson yaşadığı üç ülkenin dilinde de yazdı. Eserlerinin çoğunun İngilizce olmasının nedeni tarihin cilvesiydi. Neden İngilizce yazmayı seçtiği sorulduğunda, İngilizcenin onu seçtiğini söylemişti. Savaş boyunca, onun kuşağının kaderi olan kayıpları, yönünü yitirmişlik duygusunu ve egemen güçlerin reddettiği bir kültüre ait olmanın zorluklarını yaşadı. İlk dört filminin yanı sıra, ilk romanının (Lehçe) elyazması da bu dönemde kayboldu. Ama Themerson’ın olayların cebrine verdiği tepki, salt metanetten ziyade olumlu bir tutumdu. Yazarın nereye giderse gitsin kültürünü içinde taşıdığı fikrini kesin surette savunuyor, milliyetçilik ve vatanseverlik öğretilerinin ise ciddi biçimde tehlikeli olduğuna inanıyordu:

Yazarlar asla, yazarlar hiçbir yerde sürgünde değildir, çünkü kendi krallıklarını içlerinde taşırlar – ya da cumhuriyetlerini, sığındıkları şehri veya içlerinde taşıdıkları her neyse işte onu. Aynı zamanda her yazar daima her yerde sürgündedir, çünkü krallıktan zorla çıkarılır – ya da cumhuriyetten, şehirden veya onu dışarı atarak çölleşen her neyse işte ondan.

Doğup büyüdüğü şehir olan Plock’ta geçen ergenlik yıllarında Themerson, İngiliz ve Fransız edebiyatını kendi yerel kültürel dünyasının önemli öğeleri olarak görmeye başlamıştı bile. Yine de bir noktaya kadar, bu üç dilin –Lehçe, Fransızca, İngilizce– her birindeki yazılarının farklı nitelikleri ya da odak noktaları varmış gibi görünüyor. Daha çok filme dair olan savaş-öncesi Lehçe yazılarının çoğunu çocuklar için yazılmış hikâyeler oluşturuyordu. Fransa’da ise şiir ve Crocquis dans ténèbres (Karanlıkta Eskiz) başlıklı mensur şiirlerini yazdı. Bir keresinde bana, Paris’te kalmış olsaydı yazım tarzının hangi açılardan farklı olacağını merak ettiğini söylemişti: Acaba Croquis kadar lirik olur muydu hâlâ? Croquis’deki imgelerin çoğunun İngilizce yazılarındakilerden oldukça farklı, daha dolambaçlı ve örtük göründüğüne şüphe yok. Barbara Wright’ın çevirisinde, aynı camın iki tarafında birbirinin ayna görüntüsü olan şair ve meleği betimleyen şiirsel imge, içeriyle dışarıyı, maddenin katılığıyla soyutlamanın boşluğunu manidar bir şekilde tersyüz edişiyle buna güzel bir örnek teşkil eder. Melek “dış taraftan dışarıya” bakar – tipografik olarak da vurgulanan bir paradoks. Şair de melek de diğerinin dünyasına yaklaşırken denge hissini yitirir. İngiltere’de yazılan şiirlerde bile bu tür imgelerle nadiren karşılaşıyoruz, ki şiirler Themerson’ın İngilizce külliyatının sadece küçük bir kısmını oluşturuyor. Felsefe ve dil üzerine kuramsal yazılar yazmaya ise Londra’da başlamıştı Themerson.

Diğer açılardan, bu üç ülkede yazdıkları arasındaki zahiri farklar yanıltıcıdır. İlk “İngilizce” romanları (Bayamus, Professor Mmaa, Cardinal Pölätüo) aslında Lehçe yazılmış ve Bayamus 1946’da tefrika halinde Nowa Polska’da yayımlanmıştı; şimdilerde İngilizce eserlerinin temeli olarak görülüyorlar. Mecra ya da dil ne olursa olsun külliyatının tamamında –hem anlam hem de içerik açısından– çarpıcı bir homojenlik vardır.

Themerson dile derin bir ilgi duyuyordu, dili büyük bir dikkatle ve kendine özgü bir şekilde kullanıyordu. Örneğin noktalama işaretlerini titizlikle ve bazen biraz tuhaf biçimlerde kullanması, yazdıklarının yinelemeli yapısında önemli bir rol oynar. Estetik, semantik ve tipografi hakkında çok sayıda yazı kaleme aldı Themerson. Kurt Schwitters’in eserleri hakkında yazdıkları, özünde dilin kullanımlarının içerdiği anlam hakkındadır; “Apollinaire’in Lirik İdeogramları” (1968) adlı aydınlatıcı makalesi de öyle. Bu tür meselelerin yanında, Themerson’ın hangi dilde yazdığı sorusu tali bir mesele olarak kalıyor. Dahası, dile yönelik ilgisi hemen hiçbir zaman amaçsız bir ilgi değildi. Woof Woof, or Who Killed Richard Wagner? (Hav Hav, ya da Richard Wagner’i Kim Öldürdü?, 1951) adlı kısa romanı ilk okumada semantik bir eğlence gibi görünebilir, ama aslında yazdığı diğer her şey kadar ibretlik bir hikâyedir. Başka yerlerde, dilbilimsel felsefenin değerini tartışırken, dile sırf kendi içinde saplantılı bir ilgi duyan kişilerle arasına mesafe koymaya özen göstermiştir. “Akademik Etik Tanrıçası” hakkında şöyle yazıyordu:

O sadece kendisiyle ilgileniyor. Ben etik davranışla ilgileniyorum, o ise etik terminolojiyle. Tanrıça son seksen yıldır dilbilimsel aletlerini bileyliyor, ama onları kullanmanın bir hanımefendiye yakışmayacağını düşünüyor.

Themerson’ın İngilizceyi rahatça kullanmaya başlaması oldukça kısa bir zaman aldı. Fransa’da kısılıp kaldığı 1940-42 yılları arasında ve Londra’ya geldikten sonra İngilizce dersleri almıştı; 1946 yılında Polemic dergisinde ilk İngilizce makalesi çıktı. Sık sık İngilizceye özgü ikili özelliklerden bahsediyordu: İngilizcenin kesinliğinden ve billursu anlam katmanlarından mesela (ki bu anlam katmanlarından hem keyif alıyor hem de onlara güvenmiyordu).

İngiltere’de kendini evinde hissetmek ve buradaki toplumsal kuralları yorumlamak ise farklı bir konuydu. Bir keresinde bana Polonya, Fransa ve İngiltere arasındaki kültürel farklar hakkında şöyle demişti:

Polonya’da biriyle tanıştığında, içgüdüsel olarak senin inandığın değerleri ya da birey olarak kıymetini sorguluyordu. Bunları ona kanıtlaman gerekiyordu. Arkadaşlık kurmak epey çaba gerektiriyordu. Paris’te yanlış bir şey yapana kadar arkadaş kabul ediliyordun. Londra’da ise durum farklı tabii, ikisi gibi de değil. Burada bir nesnellik var ve bazen arkadaş olduğunu ancak çok sonradan fark ediyorsun.

Britanya’daki yerleşik edebiyat anlayışıyla arasındaki mesafeyi hep korudu. Yerleşik gruplara uymuyordu; göçmen bir akademisyen bile değildi. “Bu ülkede hem besteci hem de yazar olmayacağın gibi tuhaf bir fikir var,” diye şikâyet etmişti Anthony Burgess bir keresinde. Themerson ise hem besteci hem yazar hem de başka şeylerdi. Ve bu koşulları alaycı bir keyifle gözlemliyordu. Bağımsızlığına değer veriyor ve her halükârda, sanatta olduğu gibi hayatta da, yapay kategorileri hor görüyordu. 1950’lerde ve 60’larda Times Literary Supplement’a bazı şiirlerini gönderdi ama hiçbiri kabul edilmedi. Derken içindeki hissin doğruluğunu kanıtlamak için editöre “Çocukluğum…” adlı başka bir şiir gönderdi ve Tomasz Woydyslawski’nin şiirinin çevirisi olduğunu söyledi. Şiir yayımlandı (5 Mart 1964’te) ve Themerson’ın arkadaşları tarafından onun şiiri olduğu teyit edildi.

***

Themersonları 1948’de Maida Vale’de kendi yayınevlerini –Gaberbocchus Press– kurmaya yönelten şey en başta bağımsız olma arzusuydu: istedikleri kitapları istedikleri biçimde basmakta özgür olma arzusu. İlk Gaberbocchus kitapları Randolph Caddesi’ndeki evlerinde basıldı. Daha sonra Formosa Sokağı’nda bir yer aldılar; o sırada Themersonlara iki yayın yönetmeni daha katılmıştı: Barbara Wright ve Gwen Barnard. Gaberbocchus’tan çıkan kitapların tam listesi yayınlarının ne kadar yaratıcı olduğunu gözler önüne seriyor. Ama bir liste, kısa zamanda Gaberbocchus kitaplarının alametifarikası haline gelen özgün format, tipografi ve tasarımı ifade edemez. Franciszka Themerson sanat yönetmeniydi ve kitapların çoğunu resimliyordu, ama filmlerinde olduğu gibi bunda da aynı şekilde yakın bir işbirliği içinde birlikte çalışıyor ve kendi tabirleriyle, en çok satan kitaplardan ziyade “en iyi görünen kitaplar” üretiyorlardı. Yayınevinin en güçlü ve en zayıf yanının ne olduğu sorulduğunda, Themerson ikisine de aynı yanıtı veriyordu: “hizaya girmeyi reddetmek.” Gaberbocchus Press’in “sınıflandırılamazlığı”, Stefan Themerson’ın özünü yansıtıyor.

Bir süre sonra Formosa Sokağı’ndaki binada bir oda ayarlandı (Gaberbocchus Common Room) ve yayınevinin yan faaliyeti olarak toplantılar düzenlenmeye başladı. Amaç “sanatçılara, bilimcilere ve gerek sanatla gerekse bilimle ilgilenen insanlara, bir araya gelip düşüncelerini paylaşabilecekleri sıcak bir ortam” sunmaktı. Themerson’ın kaygısı yine modası geçmiş sınırların feshedilmesiydi. 1946’da, Nowa Polska’nın “İngiltere’de Edebiyat, Sanat ve Bilim” üzerine beş sayısının editörlüğünü yapmıştı ve 1950’lerin ikinci yarısında sanat ve bilimin ortak felsefelerini gözler önüne serme konusuyla giderek daha çok ilgilenmeye başlamıştı. O dönemde C. P. Snow ile yazışıyordu. Common Room iki yıl boyunca –1957’den 1959’a kadar– yüzden fazla üyesi olan canlı, merasimsiz bir haftalık forum olarak varlığını sürdürdü. Yazarlar, ressamlar, şairler, aktörler, biliminsanları, müzisyenler, film yapımcıları ve filozoflar gelip konuşma yapıyordu. Fizik, metafizik ve patafizik konuşuluyor; Jarry, Shakespeare, Beckett, Strindberg, Queneau ve Schwitters gibi yazarların eserleri okunuyor; modern müzik performansları ve bilimsel film gösterimleri yapılıyordu. Katılımcılardan Sean Connery ve Bernard Bresslaw, Eugene O’Neil’in eserlerini okumuş; Dudley Moore Michael Horovitz’in şiir okumasına eşlik etmiş; Konni Zilliacus nükleer silahların ahlakdışılığı hakkında konuşmuştu örneğin. Fakat mesaiden çok fazla vakit çaldığı için nihayetinde projeyi istemeye istemeye terk ettiler. Bütün bunlar Themerson’ın bir yazar ve yayıncı olarak yerleşik edebiyat çevresi tarafından kabul görmemesini en azından kısmen açıklıyor.

1940’lar ve 50’lerde Themerson’ın arkadaş çevresi arasında tanınmış yazarlar, sanatçılar, biliminsanları ve filozoflar vardı; bunların bazılarını Varşova ve Paris’ten tanıyordu. Kurt Schwitters ve Jankel Adler ile yakın arkadaştı ve her ikisinin de eserlerini yayımlamıştı. 1950’de Bertrand Russell Bayamus (1949) için yazdığı övgü dolu yazıda romanın “neredeyse dünya kadar çılgın” olduğunu söylüyordu. Birbirlerine elyazmaları gönderdikleri, şaka yollu eleştirilerini ve felsefeyle ilgili düşüncelerini paylaştıkları uzun yazışma süreçleri 1952’nin başlarında başladı ve Russell’ın ölümüne kadar devam etti. Factor T’nin (T faktörü, 1956) özgün taslağı Russell’a uzun bir mektup olarak yazılmıştı. Russell Professor Mmaa’s Lecture’a (1953) önsöz yazdı ve Gaberbocchus Russell’ın Good Citizen’s Alphabet (İyi Yurttaşın Alfabesi, 1953) ve History of the World in Epitome (Dünya Tarihinin Özeti, 1962) adlı kitaplarını yayımladı. Kitapların her ikisini de Franciszka Themerson resimlemiş ve Russell resimler için, “Dikkat çekmek istediğim bütün noktaları vurguluyorlar,” demişti.

Bir filozof olarak Russell’ın ilke ve yöntemlerine giderek daha derin bir ilgi duymanın yanı sıra, Themerson Russell’ın insani değer ölçeğinden de güç almış gibi görünüyor. Daha sonraları Russell’ın Nükleer Silahsızlanma Kampanyası’na kayıtsız şartsız bağlılığına biraz temkinle yaklaşsa da –Themerson’ın bireylerin doğal içgüdülerini yanlış yöne sürüklediğini düşündüğü o ateşli “amaçlara” fazlaca benziyordu bu adanmışlık– Russell’ın iyi bir topluma inanç beslemeye yönelik şüphelerini paylaşıyordu. “İyi bir toplum”, “iyi insanlara” kıyasla gelecek için daha az umut vadediyordu.

***

Russell’ın destekleyici takdiri, Themerson’ı semantiği belli başlı uğraşlarından biri haline getirmeye de teşvik etmiş gibi görünüyor. Ama şayet bir yazar olarak bu alandaki faaliyetlerini önemli ölçüde etkileyen tek bir etken varsa, o da daha önce savaş zamanında Londra’da Kurt Schwitters ile karşılaşmış olmasıydı. Themerson Schwitters’i ses-şiirlerini okurken birçok kere dinlemişti ve Schwitters’in İngilizce eserlerini yayımlayan ilk yayıncı oldu. İlki 1950’lerde, Gaberbocchus Common Room’da olmak üzere Schwitters üzerine birçok konuşma yaptı; bu konuşmalara dair notları, Themerson’ın herhangi birinin eserlerine ilişkin olarak yazdığı en duyarlı ve dokunaklı düşüncelerini içerir. … 1964 yılında Varşova’da katıldığı bir radyo programında Themerson şöyle diyordu:

Semantik Şiir, dizeleri çiçek buketlerine dönüştürmez. Şiiri giysilerinden soyup arkasındaki gerçekliği gösterir. Semantik şiirde hipnoza yer yoktur.

Ve son olarak, 1970’lerde yaptığı bir okumanın notlarında –ki bu notların kendisi harikulade sözel buketlerden oluşur– “dilbilimsel armoni bilimine” karşı isyanı hakkında şöyle der:

Kelimeleri çağrışımlarından sıyırmak, geçmişle bağlantılarını koparmak istiyordum. Bu isyan romantik ve esrik tavra itiraz ediyordu. Hem Joyce’u müjdeleyenleri hem de siyasi hatipleri hedef alıyordu. Eliot’ın arapsaçı gibi çağrışımlarını ve Tarih’in sözel sürrealizmlerini hedef alıyordu. Kelimeleri arındırmak, sözlük tanımlarına varana dek onları ovalamak istiyordum. Semantik Şiir’i –biraz vahşi ve alaycı bir şekilde– işte böyle icat ettim. Komik olmasını amaçlamıştım. Hem ciddi hem de komik. Neticede Bayamus adlı kitabımın konusu oldu.

***

Themerson’ın romanlarını ayrıca ele almak bazı açılardan uygunsuz görünüyor, zira eserlerinin hepsi birbiriyle bağlantılı. Nitekim çok farklı yazılarındaki olay örgülerini ve yapıları bir araya getirip yeni eserler yaratmışlığı da var. St. Francis and the Wolf of Gubbio (Aziz Francesco ve Gubbio’nun Kurdu; 1954-60) adlı opera, Semantic Divertissements’ın (Semantik Eğlenceler, 1949-50) metninden ve factor T’deki bir paragraftan doğmuştu.

Romanı halihazırdaki kaygılarını ifade edebileceği mecralardan biri olarak görüyordu Themerson. 1952’de Cardinal Pölätüo’nun (1961) taslağını okuyan Russell, Themerson’a bazı değişiklik önerilerinde bulunmuştu: “Bence birbirine pek uymayan şeyleri bir araya getirmeye çalışmışsın.” Ama Themerson bunu hiçbir zaman sorun olarak görmemişti ve her halükârda romanlarının çoğunun kendi felsefi ya da dilsel konusunun olduğunu düşünüyordu. Romanlarında felsefi konulara eğilmeyi bilinçli olarak seçmişti çünkü roman türü ona bu özgürlüğü tanıyordu:

Kurmaca, tarihin ya da incelemelerin izin veremeyeceği şeyleri yapmanıza izin verir – bilhassa kuşaktan kuşağa kaybolan anlamları kurtarabilir ya da geri kazanabilirsiniz. Bu zaman bariyerlerini aşmak coğrafi bariyerleri aşmaktan daha zordur.

Bir döneme ait olan fikirlerin başka bir okur kuşağına aktarılması, kaybolup gitmemesi gerektiğine canıgönülden inanıyordu Themerson. (Gaberbocchus’un yayın politikasından da bu çerçevede bahsediyordu.) Ağır konuları görünürde havai bir şekilde ele alma konusundaki doğal yeteneği, romanlarının kinayeli tarzında daha da öne çıkar. (Bir eleştirmenin dediği gibi: “Ölüm ve felsefe hiç bu kadar eğlenceli olmamıştı.”)

Daha uzun romanları içinde Professor Mmaa’s Lecture en eskisidir. Kitabın özgün Lehçe versiyonunun büyük bölümü Croquis dans les ténèbres ile aynı zamanlarda (1941-1942 yıllarında Fransa’nın “serbest bölgesi” Voiron’da kısılıp kaldığında) yazılmış ve 1943’te İskoçya’da bitirilmişti. Kitaba yazdığı önsözde Russell romanın hicivsel alegori olarak nitelendirilebilecek biçimini Swift’in eserlerine benzetir. İnsan davranışlarının saçmalığı, görme duyusundan mahrum bir termit toplumunca saf bir dürüstlükle gözlemlenir. Termitler epey gelişmiş olan koklama duyularıyla gözlem yapar ve sindirim sistemleri aracılığıyla öğrenirler. “İlerleme” ve mutlak yönetim karşısında insan konformizminin ifşasıdır bu.

Themerson Bayamus’u (ilk yayımlanan romanı, 1949) kendi icadı olan Semantik Şiir’i insanlara tanıtmak için yazmıştı. Kitapta şair-anlatıcıya yeni sanatını yayması için, Shakespeare’in soytarılarının o serseri bilgeliğine sahip olan üç bacaklı kurnaz Bayamus yardımcı olur.

Tom Harris (1967), Sardalyanın Gizemi (1986) ve Hobson’s Island (Hobson’ın Adası, 1988) gibi daha sonraki uzun romanlarında Themerson türe farklı yaklaşır; modern polisiye romanla açıktan açığa flört eder. (Kendisi de bol bol dedektif romanı okur ve özellikle Raymond Chandler’a saygı duyardı.) Bu ayartıcı tarz içinde eşzamanlı birçok oyun oynar. Çoğunlukla uzun bir karakter listesi vardır:

Bazen bir partiye benziyor. Birçok insan karşılaşıp tanışıyor. Karşılaşmalarının özel bir sebebi yok, amaç sadece hayattan bir tablo sunmak. Aksi halde biraz dar kapsamlı görünür.

Karakterler beraberlerinde aynı ölçüde geniş bir fikir yelpazesi getirirler; partilerde olduğu gibi, onları (onu) ilgilendiren şeyleri tartışırlar. Hararetli siyasi meseleler toplumsal geleneklere, gerçeklikler rüyalara, çarpıcı olaylar sıradan olaylara karışır. Sağduyulu bir pragmatizm vardır bolca. “Eğer bir delikanlı Samuel Beckett okuduğunda bunalıyorsa,” der bir karakter, “bu gerçeğin kendisi onun son derece aklı başında olduğunu kanıtlar.” Hobson’s Island’da, Vatikan’daki şaşkın bir sekreter, romanın başlarındaki –inanılmayacak ölçüde olağandışı– koşullar karşısında telefonda şöyle der: “Bana dosdoğru söyle lütfen: Bu bir mesel falan mı yoksa gerçek mi?”

Sardalyanın Gizemi ve Hobson’s Island, Cardinal Pölätüo ve General Piesc (1976) ile birlikte bir tür aile destanı oluşturur; olay örgüleri birbirini takip eden kuşakları içerir ve bazı karakterler tekrar tekrar karşımıza çıkar.

Fani ve ebedi değerlere dair zengin söylemler içeren bu daha sonraki romanlarda, incelikli bir mantık, paradoks ve ahlak yapbozunda hesaplı kitaplı bir rolü olmayan hiçbir şey yoktur. Abartılı ve komik imgeler daima anlamı tazeler ve yapının tamamına, dilin zarif duruluğu kadar titizlik ve ustalıkla yerleştirilir. Paradoksa duyulan gizli sevgi, ancak ele avuca sığmayan bir karakter aracılığıyla zaman zaman dizginlerinden boşanır. Themerson’ın 1930’ların ve 40’ların dedektif hikâyelerinde hoşuna giden şeylerden biri, bunlardaki tipik akıldışı öğeydi: gökten zembille inen bir karakter. Sardalyanın Gizemi’ndeki “Kafadan Kontak”ın gerçeküstü rolü ve Hobson’s Island’daki Nemo muamması birbirine benzeyen araçlardır.

***

Themerson’ın eserlerinin hepsinin altında yatan ahlaki ilkeler ilk olarak factor T adlı denemesinde net bir şekilde ortaya koyulmuştu. Bu deneme “Trajik faktör”ü ifşa eder: insanlık durumundaki ölümcül bir kusuru. İnsanın ihtiyaç duyduğu şeylerle (İ) sevmediği şeyler (S) arasındaki uyuşmazlığın ürünüdür bu. Themerson’ın ilk analojisi, domatesi sevmeyen ama ona ihtiyaç duyan bir kabileye dairdir. Kabile üyeleri çevrelerindeki tek C vitamini kaynağı olan domatese hayati, biyolojik bir ihtiyaç duyar. Ama dinleri domates yemeyi yasakladığından, domatesin tadına karşı da aynı ölçüde hayati bir antipati geliştirmiş, bu tadı sevmemeye başlamışlardır. Böylece “T faktörü” ortaya çıkar.

Daha sonra “öldürme” örneğini ele alır.

Sansarlar nasıldır bilmiyorum, ama aynı dişiyi ya da aynı hindistancevizini arzulamadıkları takdirde iki insansı maymunun dövüşe tutuşup birbirlerini öldürdüklerini hayal etmek zor. Ve şayet sonrasında kendilerini (bir dil geliştirir geliştirmez) bu nahoş davranış için ulvi nedenler icat etmek ve böylece felsefi sistemler, dinler ve polis birlikleri kurmak zorunda hissediyorlarsa, öldürmeyi ve çalmayı gerçekten de sevmiyorlar demektir. Tanrımızı birtakım kişileri öldürmek gibi nahoş bir görevi yerine getirmeyi zorunlu gördüğümüzde bizi aklaması için icat ederiz – bu birtakım kişiler de bizi öldürmek gibi nahoş bir görevi yerine getirmeyi zorunlu gördüklerinde kendi tanrılarını icat etmişlerdir. Polis birliklerini ise, sadece zorunlu gördüklerinde başkalarının bizi öldürmesini önlemek için değil, aynı zamanda sevmediğimiz bu edim bizim adımıza zorunlu görüldüğünde başkalarını öldürmeye kendimizi zorlamak için icat ettik.

Öldürmeyi sevmeyişimizle öldürmenin zorunluluğu arasında trajik bir uyuşmazlık var. Ben bu uyuşmazlığa T faktörü diyorum ve onu görmezden gelmek bana ne erdemli ne de akıllıca görünüyor.

Bir başka yerde:

Bağırsaklarımızın bazı hayati ihtiyaçları (İ) sinir sistemimizi olumsuz bir şekilde etkilemeden (S) tatmin edilemez. Sonuçta ortaya çıkan kafa karışıklığı (T) temelde kaçınılmazdır.

Ardından felsefenin, dinin ve bilimin bu sorunla başa çıkamamasının nedenlerini ele alarak bir noktada şöyle der:

Ne yazık ki akılcı etik ilk Trajedimizin en azından tanındığını bilme ihtiyacımızı hafife alıyor. Akılcı etik ya Sevmeme ya da Zorunluluk üzerinde yoğunlaşıyor, ama bu durumun derinlerindeki Trajediyle yüzleşmeyi reddediyor. İşte bu yüzden akılcı düşünceyi, Sevmemeyi vurguladığında ütopik ya da duygusal; Zorunluluğu vurguladığında materyalist ya da faşist; birinden diğerine geçtiğinde fırsatçı; S’yi vaaz edip Z yüzünden öldürdüğünde riyakâr; Z’yi araştırıp S’yi inananlara bıraktığında ise ukala buluyoruz.

Başka yerlerde olduğu gibi burada da, romancının bilgisayar uzmanına kıyasla ahlak hakkında söyleyecek daha çok şeyi olabileceğini belirtir ve trajik ikilemi araştırmak için tek verimli araştırma alanının edebiyat olduğunu söyler, çünkü edebiyat olmadan “beyinlerimizde … inşa edilen şeyin ne olduğunu asla bilemeyiz.”

Şöyle bitirir:

Sinir sistemi iki kısma ayrılmış ve bir kısmı onu hayati ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik eylemleri gerçekleştirmeye teşvik ederken, diğer kısmı bu tür eylemleri –başka organizmalara zarar verdiklerinde (ki hep verirler)– gerçekleştirmesini önleyen her şeyi (ister hayvan ya da bitki olsun, ister makine) “İnsan” olarak adlandırmayı öneriyorum. Bu ikilik sinirsel bir gerilim yaratır, bu da söz konusu varlığın gotik katedraller, Çin pagodaları, parlamento binaları, boğa güreşi arenaları, Kraliyet Dernekleri, devrimler, karşı-devrimler, ilahi krallıklar, Stratford-upon-Avon’lar, kısacası yenmez ve içinde yaşanmaz şeyler inşa etmesine yol açar, bütün bunlar riyakârlıktan yapılma bir aspirin tabletinden öte bir şeye varmasa bile.

Sinir sistemleri bu bölünmeden azade olan, böylece dünyanın ormanlarını yok eden zorunlu yağmayı tereddütsüz gerçekleştirebilen şeylere ise (anatomileri nasıl olursa olsun) “İnsan” dememeyi öneriyorum. Bu bölünmeyi incelemek bir zevk. Ama bilimsel araştırmalarımız bu bölünmeyi kurcalamamıza imkân verecek noktaya gelirse, zevk tehlikeye dönüşecek. Çünkü şayet bir şeyi “İnsan” yapan bu bölünmeyse, o zaman onu onarmak insan ırkının yok olmasıyla eşanlamlı olur.

Hayatının sonlarına doğru Themerson bu konuya, 1981 yılında Leyden Üniversitesi’nde Huizinga Semineri olarak sunulan Chair of Decency (Nezaket Kürsüsü) başlıklı başka bir yazısında geri döndü. Yazıda Themerson cömert bir alegori ve fabl repertuarı kullanarak, temel insan değerlerine geri dönmeyi savunan sağlam bir argüman öne sürer. Modern dünyanın bilinçli amaç ve görevlerinin bizi yanıltarak, birbirimize karşı davranışlarımızdaki doğuştan gelen içgüdüsel insani değerleri kaybetmemize yol açtığını belirtir. Amaçlar kültüreldir, der, ama uygun Araçlar biyolojiktir. İnanç ve davaların peşinden körlemesine koşarken, doğal insani içgüdülerimizin en önemlilerini bir kenara attık:

Hiçbir ulvi Amaç yoktur ki, Araçların temel nezaket kurallarına uymasından daha önemli olsun. Çünkü en nihayetinde, Araçların bu kurallara uyması amaçların Amacıdır.

Felsefesinin bu coşkulu manifestosundan geriye doğru baktığımızda, Themerson’ın yazdığı hemen her şeyde aynı düşüncenin farklı yüzlerini görebiliriz. En ufak bir tenezzülün veya kültürel ıslah amacının görülmediği Lehçe çocuk hikâyeleri, gerçek dünyayı –gündelik hayattaki deneyimleri, insani değerleri, dilin muğlaklıklarını– sorgular. Adventures of a Good Citizen filminin lirik meseli, geleneksel önyargı karşısında özgürleştirici bir deneyim olarak geri geri yürümeyi savunur.

Kartal ile Tilki isimli Ezop masalının Themerson versiyonu (1949) öyle serinkanlı bir tarzda yazılmıştı ki hiçbir eleştirmenin dikkatini çekmedi. Themerson hikâyede bütün fablı kelime kelime tekrarlar, şu farkla ki kahramanların rolleri değişmiştir. Sonunda –gayet örtük bir mizahla– şu hisseyi ekler:

Bu iki fabl, kendini sert veya yaralayıcı bir şekilde savunabilecek birine sert veya yaralayıcı bir şekilde davranmamamız konusunda bizi uyarıyor. Huzur içinde ve Tanrı’ya şükrederek yiyebileceğimiz daha az kurnaz ve zorba bir sürü canlı var.

Çocuklar için yazılmış hikâyelerden ayrı olarak, insan olmayan karakterlerin fabl benzeri kullanımlarının birçok örneğini görebiliriz. Professor Mmaa’s Lecture’da termitler vardır; trajikomik opera St. Francis and the Wolf of Gubio’da ise hikâyenin kahramanı, kuzu pirzolası konserveleyen bir fabrikanın sahibi olan kurt aracılığıyla, modern zamanlarda hayatta kalma ikilemiyle yüzleşir. (“Tanrı bana etçil bir mide vermiş,” der kurt, “dolayısıyla Tanrı onu doldurmama yardım etmeli.”)

Themerson’ın romanlarında tekrar tekrar, kendi çağlarının insanı yiyip bitiren ihtiraslarına kapılan ama sonra bunları aşan karakterlere rastlarız. Bu karakterlerin yaşlılık dönemlerinde eriştikleri bilgelik, Themerson’ın Araçlar ile Amaçların göreli değerleri konusunda giderek kesinleşen kendi görüşünü yansıtır. Sardalyanın Gizemi’nde, genç siyasi fanatiklerin arasında kalan Dame Victoria ölümünden biraz önce şöyle der:

Fikirleri anlamadığıma şükrediyorum. Küçük bir kızken Fikirler edinmek üzere eğitilmediğime şükrediyorum.

General Piesc’in altbaşlığı The Case of the Forgotten Mission’dır (Unutulmuş Görev Vakası). Yaşlanan general sonunda ömürlük görevini/misyonunu gerçekleştirebilecek bir konuma geldiğinde, görevin gerçekliği dağılıp gider ve general onun ne olduğunu hatırlamaz. Onun yerine son günlerini başka bir insanla kurduğu sevecen ilişki içinde geçirir (bu birliktelikten de Sardalyanın Gizemi’nde Öklit’i eleştiren küçük dâhi Ian Prentice doğar). Ve bunların hepsi duygusallıktan uzak bir şekilde aktarılır. Nezaket konusunda son sözü, yine General Piesc’in çocuğu olan ve her yerde karşımıza çıkan Prenses Zuppa, Hobson’s Island’ın sonlarına doğru söyler:

Sevgiden, aşktan sakının. Sevgi zalimdir, nezaket ise yumuşak. Sevgi çirkindir, nezaket ise güzel. Sevgi kolaydır, nezaket ise zor. Sevgi nefret doğurur.

“Peki nezaket ne doğurur?” diye sorulduğunda şöyle cevap verir:

Heyhat, Bayan Shepherd, nezaket sevgi doğurur, bu da biz insanların kısırdöngüsü işte.

Stefan Themerson’ın eserleri din, siyaset, vatanseverlik, iktidar, başarı ve sevginin, insanı aynı şaşmazlıkla insanlıkdışı davranışlara götüren yollar olduğunu sistematik bir şekilde ifşa eder. Böyle dobra ifade edildiğinde bu yorum eserlerinin fazlasıyla karamsar bir özeti gibi görünüyor; onun olumlayıcı açık fikirliliğine, ince zekâsına, mizah anlayışına, dokunuşlarındaki hafifliğe sanki ters düşüyor. Ne var ki son romanının bitimindeki acı olaylar, görünüşe göre Araçlar ile Amaçlar arasındaki mücadele için pek az umut vadediyor. Ona bu trajik kapanış hakkındaki fikirlerimi söylediğimde samimi bir şekilde şaşırmıştı Themerson. Ona göre aynı trajedi eserlerinin çoğunda mevcuttu. “Bu sadece bizi başladığımız noktaya geri getiriyor,” demişti. “Seçimin bize ait olduğunu hatırlatıyor, o kadar.”

– Nicholas Wadley

https://www.dalkeyarchive.com/reading-stefan-themerson/

çev. Özde Duygu Gürkan

Devamını görmek için bkz.

Banu Yıldıran Genç, "Düğüm üstüne düğüm", Agos Kitap/Kirk, 18 Mayıs 2019

Metis Yayınları’nın geçtiğimiz ay yayımladığı Sardalyanın Gizemi’ni okumaya başladığımda ne yazar ne de roman hakkında bilgim vardı. Kitabın ilk sayfasında Agatha Christie polisiyelerinden alışkın olduğum ‘Kim kimdir?’ bölümünü görünce önce bir polisiye roman okuyacağımı düşündüm. Birkaç bölüm devam eden bu düşüncem bir süre sonra değişti çünkü aslında Sardalyanın Gizemi polisiye tatlar taşıyan ama hiçbir türe sokamayacağımız bir roman.

Nefret makinesi…

Romanın ilk bölümünde Bernard St. Austell’i tanıyoruz. Londra’daki apartman dairesinde her şeyden nefret ederek makaleler yazan, taşradaki evinde ise şiirler yazıp her şeyi seven bir adam, duyguları gibi yazılarını da aynı netlikte ikiye bölen St. Austell’in yaratıcılığının özü aslında nefretinde yatıyor. “Londra’daki dairesinde volta atarak doğru kelimeleri ararken nefret ettiği kişiler politikacılar ve devlet memurları, finans uzmanları ve sendikacılar, Marksistler ve kapitalistler, solcular ve sağcılar, zeki yabancılar ve aptal yerliler, inananlarla inanmayanlar ve -hepsinden öte- yazarlar ve okurlardı.” Bu ikiye bölünmüş hayatının dengesi oğlunun sorduğu bir soruyla bozulana dek tıkır tıkır işleyen bir nefret makinesi... Dengesi bir kez bozulunca ise duygular karışıyor, nefret ettiği ve sevdiği yerler, kişiler farklılaşıyor. Ve ne yazık ki bu garip dönem çok kısa sürüyor, Bernard St. Austell belki de dengesi bozulduğundan bu dünyadan aniden göçüyor.

Polisiye okuduğumu düşündüğüm için bu ölümden sonra “Zehirlendi mi acaba?” gibi sorular soruyordum ki olaylar hızla ve fevkalâde şaşırtıcı bir biçimde gelişmeye devam etti. Cenaze töreninin ardından birbiriyle tanışan merhumun karısı ve sekreteri birbirlerine âşık olup her şeyi satıp savıp Mallorca’ya taşınıyor mesela, pat diye. Hemen sonra felsefe okutmanı Tim Chesterton-Brown ve şair karısı Veronica’nın şiir üstüne düşüncelerine dalıyoruz. Bu arada bir önceki bölümde Bernard St. Austell’in şiiri üzerine tez yazarken aklına şairin göz rengi takılan ve üstadın şiirlerinin otobiyografik özellikler taşıyabileceğini düşünen Bay McPherson merhumun eşi ve sekreterine bu soruyu sormaya ta Mallorca’ya gidiyor. İronik bir biçimde ikisinin de göz rengini hatırlamamalarından sonra -diğer bölümde- Londra’ya dönmüş, üstadın arkadaşı Chesterton-Brown’a sorusunu yineliyorken siyah bir köpeğin boynuna bağlanan bombanın patlaması sonucu ölüyor. Chesterton-Brown’un da iki bacağını kaybettiği bu kaza sonrası ise ben artık polisiye okumadığımın bilincine varmış bir biçimde bu bambaşka kitabı bambaşka bir gözle okumaya başladım.

Peder Brown

Stefan Themerson’un tarzını bugüne dek okuduğum yazarlar arasında en çok Flann O’Brian’a benzettiğimi söyleyebilirim. Absürt olaylar, absürt bir mizah ve birbiriyle bağlantısız bazen gerçek üstüne de göz kırpan karakterler... Polonya’da daha yirmili yaşlarında çocuk kitapları yazarak ünlenen yazar, birlikte anıldığı karısı Francizska’yla da bu yaşlarda evlenmiş. Savaş sırasında Polonya ordusuna yazılan çift bir daha ancak 1944 yılında İngiltere’de bir araya gelmiş. Ünlü çift kurdukları yayınevi, yayımladıkları kitaplar, çektikleri avangard filmlerin dışında Russell, Queneau, Alfred Jarry gibi yazarlara yakınlıklarıyla da biliniyorlar. Yazar hakkında okuduğum bir diğer bilgiyse Raymond Chandler hayranı oluşu ki Sardalyanın Gizemi’nin polisiyeye benzerliği belki bu hayranlığa bağlanabilir. Yine romandaki felsefe okutmanı Tim Chesterton-Brown adı da ünlü yazar G.K. Chesterton’a ve onun dedektiflik yapan unutulmaz kahramanı Peder Brown’a gönderme olmalı.

Olayların hepsini, karakterlerin her birini burada anmanın mümkünü yok çünkü hemen herkesi tek bir bölümde tanıyor ve geçiyoruz. Bunun istisnası tüm olaylarla bağlantılı olduğu düşünülen Leydi Cooper ama tabii ki bu bağlantıyı da öğrenemiyoruz. Aslında Themerson aynen bir polisiyede olduğu gibi düğümler ata ata ilerliyor ama polisiyede bu düğümler önünde sonunda çözülürken Sardalyanın Gizemi düğüm üstüne düğümle gidiyor ve bir süre sonra anlıyoruz ki yazarın yapmak istediği tam da bu, düğümlerin çözülmesiyle ilgilenmiyor. Yeni karakterler, yeni olaylar yaratmak ve bu karakterleri epey uzun konuşturmak asıl sevdikleri. Hemen her karakter ortaya çıktığı bölümde kendi yaşam felsefesini ortaya koyuyor, karakterler arası bol bol felsefi muhabbetten de bahsedebiliriz ki bunun da en absürtlerinden biri Doktor Goldfinger’ın otel odasına gelen üniversite öğrencisi fahişeyle seks öncesi diyaloğu olabilir: “- Benim okuduğum dilbilim ne tarihsel ne de artzamanlı. Bilakis eşzamanlı. Yapısal. Ve Fransızca. Saussure’le başlayıp Roland Barthes’la bitiyor. Pan onun hakkında bir şeyler duydu mu? - Biraz. - Ne kadar? - Semantokrasinin canı cehenneme! dedi Dr. Goldfinger. - Anlamla Hâkimiyetin canı cehenneme! dedi kız kıkırdayarak. - İşaretler çok yaşasın! dedi Dr. Goldfinger. - İşaretler kendileri konuşsun! dedi kız. - Satır aralarını okumak yok! dedi Dr. Goldfinger. - Çok yaşasın Edebiyatın Cebiri! dedi kız. - Ya Chomsky? diye sordu Dr. Goldfinger. - Hayır. Kesinlikle hayır. Chomsky siyasi olaylara fazla karışıyor. Buradaki herkese göre öyle.”

‘İyi Tanrı’

Romanda birçok filozofun, fizikçinin, matematikçinin adı geçiyor ki aslında üniversitede hem fizik hem mimari okuyan hem de felsefeye, özellikle semantiğe ilgi duyan Themerson kendi yarattığı bir oyunda kendi sevdiği konularla eğleniyor gibi. Bacaklarını kaybetmiş pozitivist felsefe hocasının onu kiliseye davet edip ruh, ahlâk ve vicdan üzerine nutuk çeken rahibe söylediği insanların ölü bedenlerin kokusunu sevmemeleri yüzünden bazı kuralları olduğu fikri ve bunu uzun uzun açıklaması biz okurlarda da şaşkınlık yaratacak denli aykırı. Yine son bölümlerden birinde tanıdığımız Leydi Cooper’ın oğlu Perceval da bize fikirlerini ve kafa karışıklıklarını açıyor, düşünüyor, düşünüyor ve bölüm bitiyor. “‘İyiliğinden sual olunmayan’ Tanrı. Ama ‘iyi Tanrı’ da başka bir oksimoron değil miydi? Bütün evrende Tanrı’dan daha az iyi biri var mıydı? Tanrı organik kimyasını tam da zulüm ve adaletsizlik üzerine üzerine kurmamış mıydı? Sonra da bütün suçu bize yüklemişti...”

Tüm bu alıntılara baktığımızda karşımızdakinin oldukça karamsar tablo çizen bir yazar olduğu sanılmasın, bu felsefi düşüncelere absürt durumlar da eşlik ediyor. Bazı söz oyunları, Polonyalılar ya da İngilizler hakkında komik anektodlar tüm bu felsefi düşüncelerin, monolog ve diyalogların aslında romana hiç rahatsız etmeden, okuru sıkmadan katıldığını gösteriyor. Zaten tüm bu düşüncelerle beraber sürekli bir olaylar zinciri var, birileri birilerine âşık oluyor ya da ölüyor.

Yazarın katıldığı savaşı, ülkesinden göç etmesini, ardında bıraktığı ülkesinin yıllar boyu bocalamasını da düşününce 1980’lerde yazılmış bu romanın Polonya’yla da çok ilgili olduğunu anlayabiliyoruz. Polonyalıların kahramanlığa ve canlarını vermeye bu kadar düşkün olmaları, romantik ruhları Savaş ve Barış'tan uzun bir alıntıyla tescilleniyor. Ülkenin her yerini kaplayan at heykelleriyle ayrı olarak dalga geçiliyor. Ve asıl olarak komünizm ve dindarlık arasına bu kadar sıkışıp kalmış bir halk sorgulanıyor. “‘Komünistlerin nasıl öyle dindar olabileceğine aklım ermiyor,’ dedi diğer memur. ‘Eh, oluyor bir şekilde,’ dedi Leydi Cooper. ‘Evet,’ dedi ilk memur. Biraz düşündükten sonra da ekledi: ‘Belki gençler komünist yaşlılar dindardır.’ ‘Veya tam tersi,’ dedi Leydi Cooper.”

12 yaşındaki dahi

Romanın en trajik kahramanı 12 yaşındaki dahi Ian Prentice’in sevdiği kıza yazdığı mektubun başlığı romanın Lehçe basımlarındaki adı olmuş: Öklit Budalanın Tekiydi. Matematikten çok anlamam ama bu kitabı okuyacak okurlar için bu mektubun hayatlarında okuyacakları en romantik matematiksel mektup olacağını söyleyebilirim. “Sevgili müstakbel eşim Emma’ya / O ki bilmez, bir lemma dilemmayı çözdüğünde / Artık ihtiyacımız kalmadığını lemmaya.” ithafıyla başlayan mektup Ian’ın başına gelenleri de düşününce gerçekten yürek burkuyor.

Romanın adındaki sardalyaya gelirsek bunun da Stefan Themerson’un oyunlarından biri olduğu ortaya çıkıyor. Roman boyunca Mallorca’da görünen ve hayatında ilk kez işçi sınıfından birilerini görebilmek uğruna sardalya konservesi fabrikası arayan kahverengi takım elbiseli adam, düğümün asıl kahramanı diyebilirim çünkü her sorduğunda Mallorca’da sardalya fabrikası olmadığı, bunun için Portekiz’e gitmesi gerektiği cevabını aldığı halde, yıllarca -tamı tamına yetmiş dört yıl- aynı soruyu sormaya devam ediyor. Neyse ki yazar burada biz okurlara acıyor da sardalyanın gizemini biraz da olsa çözebiliyoruz.

Sardalyanın Gizemi çok farklı bir roman. Okuması kolay gibi gözükse de aslında alt metninde birçok düşünce barındırıyor. Özde Duygu Gürkan’ın bu zor metni ustalıkla çevirdiğini de eklemem gerekir. Themerson bu kitabında geçen renkli karakterlerin bazıları hakkında daha önce de roman yazmış. General Piesc ve Kardinal Pölätüo hakkında yazılmış bu kitapları da umarım Metis Yayınları bizlerle buluşturur.

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova