SET OLARAK İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 100.00 TL
İndirimli fiyatı: 60.00 TL
İndirim oranı: %40
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 
İki ciltten oluşan Hayatımı Yaşarken, yirminci yüzyılın bizce en önemli şahsiyetlerinden birinin, Emma Goldman’ın otobiyografik nitelikli yapıtıdır. Emma Goldman’ı bu denli önemli kılan, onun mücadeleci, gerçekten isyancı ruhunun yanı sıra, kuşkusuz yaşadığı yüzyıl başının bir devrimler ve kalkışmalar çağı olması, toplumların büyük deneylere giriştikleri bir çağ olmasıdır. Ne var ki Emma Goldman’ın kişiliği, bizzat devrim için, bütün o kalkışma ve denemeler için de, bir tarihsel dönemin imkanlarını ve sınırlılıklarını gösteren bir turnusol kağıdı olmuştur.

Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Eğer yıllar sonra, yüzyılın sonuna doğru, 1989’da duvarın yıkılacağını en önce kim gördü, kim haber verdi diye sormak gerekseydi, cevabımız hiç tereddütsüz Emma Goldman olurdu.

20’li yaşlarında anarşizme katılmış, dolu dolu yaşamış büyük bir kadının hikayesidir bu: Onunla birlikte yirminci yüzyılın başlarındaki Amerika, Avrupa ve Rusya’nın muhalif çevrelerinin tam içinden yazılmış bir tanıklık okuyacaksınız. “Dans edemeyeceksem, devriminiz sizin olsun,” diyen Goldman’ı sevmeniz için sosyalist, ya da devrimci olmanız gerekmiyor; çünkü o kendisi gerçek bir devrimci...

İlk kez 90’lı yıllarda Kaos Yayınları ile birlikte yayımladığımız iki ciltlik eserin gözden geçirilmiş yeni basımını 68 Devrimi’nin 50. yılını kutlamak üzere yayımlıyoruz.

 

 
Çeviri: Beril Eyüboğlu
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
Birinci Cilt İlk Basım: 1996
3. Basım: 2018

Emma Goldman 1869’da Litvanya’da doğdu. 20 yaşında Amerika’da anarşist harekete katıldı. Adını duyan herkes heyecanlanırdı, herkesin “Kızıl Emma”sıydı o. Ömrü boyunca devletin her türüne karşı çıktı. Birinci Dünya Savaşı sırasında savaş aleyhtarlığı yaptı. Milliyetçiliğe karşıydı. 1919’da devrimin getirdiği coşkuyla Sovyetler Birliği’ne gitti. Lenin’le tartıştı. Hayal kırıklığı büyük oldu. Tam bir dünya vatandaşıydı; Fransa, Britanya, Almanya, İsveç, Hollanda ve Kanada’da yaşadı. Freud’un derslerine katıldı. İspanya İç Savaşı’nda Anarşistlerin yanındaydı. Tanrıtanımazlığı, özgür aşkı savundu. Doğum kontrolü için, eşcinsellerin özgürlüğü için mücadele etti. O bir anarşistti, göçmendi, yahudiydi, kadındı. Yoldaşlarına “Dans edemeyeceksem, devriminiz sizin olsun,” diyen de oydu. 71 yaşında öldüğünde yıllardan henüz 1940’tı, İkinci Dünya Savaşı başlamıştı.

Emma Goldman’ın otobiyografisi, özel bir tarihsel kişiliğin tutkulu ve tavizsiz mücadelesini kaydetmenin dışında, yirminci yüzyılın siyasi tarihi açısından da büyük önem taşır: Bir yandan, yüzyıl önce insanların bugüne kıyasla nasıl geniş bir siyasi ufuk ve umut taşıdıklarını görürüz; ama diğer yandan, o dönemde ortaya atılmış sorular bugün bile tam cevaplanamamıştır, aşılamamıştır.

İlk kez 90’lı yıllarda Kaos Yayınları ile birlikte yayımladığımız iki ciltlik eserin gözden geçirilmiş yeni basımını 68 Devrimi’nin 50. yılını kutlamak üzere yayımlıyoruz.

 
Çeviri: Emine Özkaya
Kitabın Baskıları:
İkinci Cilt İlk Basım: 1997
2. Basım: 2018

Belo-Ostrov, 19 Ocak 1920: Ah parlak rüya! Ah yakıcı inanç! Ah Matuşka Rossiya, Devrim'in acıları içinde yeniden doğdun, Devrim'le çekişme ve nefretten arındın, kurtuluşun bütün insanlığı kucakladı. Rusyam, kendimi sana adayacağım!

17 Mart 1921: On gün boyunca aralıksız devam eden top sesleri bu sabah aniden kesildi. Petrograd'ın üstüne, bir gece önceki susmayan silah seslerinden daha ürkünç bir sessizlik çöktü. Hepimiz merak içindeydik, ama ne olup bittiğini öğrenmek imkânsızdı. Akşama doğru, bu gerginlik sessiz bir korkuya dönüştü. On bin ölü veren Kronştadt zaptedilmiş, kent kan gölüne dönmüştü. Yıkılmıştık. Çökmüş bir vaziyette oturarak, gözlerimi geceye diktim. Petrograd, siyah kefen içinde korkunç bir ceset gibi asılı duruyor, sokak lambaları, bu cesedin baş ve ayak uçlarında yanan mumlar gibi solgun sarı ışıklarıyla titreşiyordu.

1 Aralık 1921: Trendeyim. Rüyalarım yok olmuş, inancım yıkılmış, yüreğim sanki bir taş! Matuşka Rossiya binlerce yarayla kanıyor, toprağına ölüler saçılmış. Donmuş tren penceresindeki parmaklığı kavradım ve hıçkırıklarımı bastırmak için dişlerimi sıktım.

Saint-Tropez 1931: Hayatım. En yüce doruklarına tırmandığım gibi, en derin dehlizlerine de indim. Amansız acılarıyla yoğruldum, gürül gürül akan neşesiyle coştum. Kâh en koyu umutsuzluklara, kâh en ateşli umutlara kapıldım. Hayatımı doludizgin yaşadım.

Kök salıp, ardından ıstırapla topraktan sökülmek yerine, son yudumuna kadar içip kadehi yere çalmak gerek.

İlk kez 90’lı yıllarda Kaos Yayınları ile birlikte yayımladığımız iki ciltlik Hayatımı Yaşarken’in gözden geçirilmiş yeni basımını 68 Devrimi’nin 50. yılını kutlamak üzere yayımlıyoruz.

Yazarın Metis Yayınları'ndaki diğer kitapları
Hayatımı Yaşarken,
AYIN ARMAĞAN KİTABIAYIN ARMAĞAN KİTABI
Diğer kampanyalar için
 
OKUMA PARÇASI

Emma Goldman, "Şükranla", 1931, Birinci Cilt, s. 7-9

Anılarımı yazmam konusunda çevremden gelen ısrarlar daha hayata henüz adım atmışken başlamış ve yıllarca sürmüştü. Ne var ki ben o zamanlar bu ısrarları hiç önemsemedim. Hayatımı dolu dizgin yaşarken yazmaya ne gerek vardı? Ayak dirememin bir başka nedeni de, fırtınanın orta yerindeyken yazmanın doğru olmayacağı düşüncesinde olmamdı. Arkadaşlarıma, "Değerli bir hayat hikâyesi ancak hayattaki trajedilerin de, komedilerin de tarafsız ve hiçbir şeye –özellikle de kişinin kendi hayatına– bağlı olmaksızın görülebildiği olgun bir yaşa erişildiğinde yazılabilir," diyordum. İlerleyen yaşıma rağmen kendimi hâlâ genç hissettiğimden, böyle bir işi yüklenmek için kendimi yeterli görmüyordum. Üstelik bu yoğunluktaki bir çalışma için gerekli zamanı bulmak da kolay değildi benim için.

Avrupa'daki zorunlu eylemsizlik yıllarım bana okumak için bol zaman sağladı; bu arada çok sayıda biyografi ve otobiyografi okudum. Eskiden düşündüğümün aksine, yaşlılığın, zihni kemale erdirip olgunlaştıracak yerde, çoğu zaman tehlikeli ölçüde bunaklık, dar kafalılık ve nefret getirdiğini gördüm hayretle. Böyle bir felaketi göze alamazdım; bu yüzden ciddi ciddi hayatımın hikâyesini yazmayı düşünmeye başladım.

Karşıma çıkan en büyük engel, çalışmam için gerekli tarihsel bilgilerin elimin altında bulunmayışıydı. Birleşik Devletler'deki otuz beş yıllık hayatımda toplamış olduğum ne kadar kitap, mektup ve benzeri malzeme varsa, Adalet Bakanlığı korsanlarınca bir daha geri verilmemek üzere gasp edilmişti. On iki yıl boyunca yayınlamış olduğum Mother Earth dergisinin kendime ait ciltlerinden bile yoksundum. Nasıl çözeceğimi bilemediğim bir sorunla karşı karşıyaydım. Ne var ki kılı kırk yaran kişiliğim yüzünden, hayatımda sık sık dağları yerinden oynatmış olan dostluğun sihirli gücünü göz ardı etmiş olduğumu fark ettim çok geçmeden. Vefalı dostlarım Leonard D. Abbott, Agnes Inglis, W. S. Van Valkenburgh ve başkaları kuşkularımdan dolayı utandırdılar beni. Radikal ve devrimci yayınlar açısından Amerika'nın en zengin kütüphanesi olan Detroit'teki Labadie'nin kurucusu Agnes her zaman olduğu gibi imdadıma yetişti. Leonard payına düşeni yapmaktan geri kalmadı, Van da boş zamanlarını benim için araştırma yapmaya adadı.

Avrupa'yla ilgili belgeler konusunda saflarımızın en değerli tarihçilerinden Max Nettlau ile Rudolf Rocker'a başvurabileceğimi biliyordum. Böyle sağlam bir ekip kurduktan sonra kaygı duymaya gerek yoktu artık.

Gene de içimi kemiren bir şey vardı. Özel hayatımın atmosferini yaratmamı sağlayacak gerekli malzemeden yoksundum: Zamanında duygularımı alt üst eden irili ufaklı hadiseleri neye dayanarak yansıtacaktım? Mektup yazmak bende iflah olmaz bir alışkanlıktı; yazmış olduğum dağ gibi mektuplar sayesinde bu sorun da çözüldü. Sevgili Alexander Berkman, nam-ı diğer Saşa ve öteki dostlarım kendimi bu şekilde ifade etme eğilimimden ötürü her zaman benimle dalga geçerlerdi. Beni ödüllendiren iffetim değil günahlarım oldu; geçmiş günlerin, çok ihtiyaç duyduğum hakiki havasını bu mektuplardaki içtenliğim sağladı. Ben Reitman, Ben Capes, Jacob Margolis, Agnes Inglis, Harry Weinberger, Van, romantik hayranım Leon Bass ve daha pek çok dost mektuplarımı geri istememi olumlu karşıladılar. Yeğenim Stella Ballantine, Missouri Cezaevi'nde tutukluyken ona yazdığım ne varsa korumuştu. Rusya'yla ilgili yazışmalarımı da gene Stella ile sevgili dostum M. Eleanor Fitzgerald saklamıştı. Uzun sözün kısası, çok geçmeden hislerimi coşkunlukla döktüğüm binin üstünde mektup bana geri döndü. İtiraf etmeliyim ki, insan ancak mahrem yazışmalarda duygularını hiç saklamadan açıkladığı için, içlerinden birçoğunu yeniden okumak çok acı verdi bana. Ama girişeceğim iş için değerleri paha biçilmezdi.

Böylece donanmış olarak, sekreterliğimi üstlenen Emily Holmes Coleman'la birlikte, Fransa'nın güneyinde şirin bir balıkçı köyü olan Saint-Tropez'in yolunu tuttum. Yakınları tarafından Demi diye anılan sekreterim, yanardağ mizaçlı vahşi bir orman perisi olmanın yanı sıra asla art niyet ve kin beslemeyen sevecen bir kadındı. Sonsuz hayal gücü ve duyarlılığıyla bir şairdi aslında. Doğuştan isyankâr ve anarşist olduğu halde benim düşünce dünyam ona yabancıydı. Tartışırken öfkeden gözlerimiz kararır, sık sık birimiz ötekinin hayatının Saint-Tropez körfezinde son bulacağı hayalini kurardı. Ancak çekici kişiliği, çalışmama duyduğu derin ilgi ve iç çatışmalarımı kavrayışı yanında bunlar bahsetmeye bile değmezdi.

Yazmak hiçbir zaman kolay gelmemiştir bana; üstelik kalkıştığım iş sadece yazmaktan ibaret de değildi. Uzun zamandır unutulmuş geçmişimi yeniden yaşamak, hatırlamak istemediğim anıları bilinçaltının derinliklerinden kazıp çıkartmak demekti bu. Yaratıcı yeteneğimden duyduğum kuşkular, bunalımlar, hayal kırıklıkları demekti. Bu süreç boyunca cesareti, inancı ve yüreklendirici tutumuyla Demi, serüvenimin ilk yılında huzur ve esin verdi bana.

Hayatımı Yaşarken'in önündeki engelleri aşmakta pek çok vefalı dostun katkısı oldu; bu bakımdan kendimi çok talihli sayıyorum. Bir fon oluşturarak beni maddi kaygılardan kurtarmayı ilk akıl eden Peggy Guggenheim oldu. Öteki yoldaşlar ve dostlar da sınırlı imkânlarını zorlayarak hiç koşulsuz bana destek oldular. Genç Amerikalı dostlarımdan Miriam Lerner, Demi İngiltere'ye gitmek zorunda kalınca onun yerini aldı. Dorothy Marsh, Betty Markow ve Emmy Eckstein metnin önemli bir bölümünü daktiloya çekerken emeklerine sevgilerini de kattılar. Dünyanın en iyi yürekli ve açık elli adamı olan Arthur Leonard Ross, tükenmeyen bir gayretle hukuki temsilciliğimi ve danışmanlığımı üstlendi. Böyle dostların hakkı ödenebilir mi?

Ya Saşa? Metnin redaksiyonuna başladığımızda yeniden kuşkular yakama yapıştı. Onu kendi bakış açımdan anlatmama tepki göstereceğinden korkuyordum. "Yeterince tarafsız kalabilecek mi? Nesnel yaklaşması mümkün mü?" diye soruyordum kendi kendime. Hikâyemin başlıca kişilerinden biri olmasına rağmen şaşılacak kadar tarafsız olduğunu gördüm. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi Saşa'yla on sekiz ay boyunca baş başa çalıştık. Elbette eleştirilerini esirgemeden, olgun ve anlayışlı bir tutum sergiledi. Kitaba Hayatımı Yaşarken (Living My Life) adını vermek de onun fikriydi.

Yaşadığım hayatı her şeyiyle, ister kısa, ister uzun süre bu hayata katılmış, sonra da çıkıp gitmiş olan insanlara borçluyum. Sevgileri kadar nefretleri de hayatımı yaşanası kıldı.

Hayatımı Yaşarken takdirimin ve şükranımın bir ifadesi hepsine.

Devamını görmek için bkz.

Emma Goldman, "İspanya'daki Kıyıma Karşı Çıkıyorum", Birinci Cilt, s. 194-198

Bunu izleyen haftalar mutlu ve sakin geçti. Çokça beraber oluyor, kırlarda yürüyüşler yapıyor, opera ve konserleri izliyorduk. Yeniden birlikte kitap okumaya başladık. Ed, Racine'i, Corneille'i, Moliere'i anlamama yardımcı oldu. Sadece klasiklerden hoşlanıyordu. Zola ve çağdaşları itici geliyordu ona. Ben de gündüz evde yalnız kaldığım zamanlar kendimi modern edebiyata veriyor, konferanslarımla ilgili metinleri tasarlıyordum.

Tam bu hazırlıklar sırasında İspanya'dan, Montjuich cezaevinden işkence haberleri aldık. Çoğu sendikacı olan ve aralarında anarşistlerin de bulunduğu üç yüz kadın ve erkek Barcelona'da dinsel bir tören sırasında patlayan bir bombadan sorumlu tutularak 1896'da hapse atılmıştı. Tutuklular günlerce aç, susuz bırakılarak kırbaçlanmış, bedenleri kızgın demir çubuklarla dağlanmış; tüm dünya yeniden hortlayan bu engizisyon uygulamasından dehşete kapılmıştı. İtirafta bulunmaları için yapılan bu işkencelerde tutuklulardan birinin dili kopartılmıştı. Bazıları çıldırıp masum arkadaşlarına iftira atmış, onlar da hemen idam edilmişti. Bu vahşetin sorumlusu İspanya başbakanı Canovas del Castillo'ydu. Avrupa'da, Frankfurter Zeitung ve Paris'teki Intransigeant gibi liberal eğilimli gazeteler, bu on dokuzuncu yüzyıl engizisyonuna karşı halkı duyarlığa davet ediyordu. Avam Kamarası'nın, Reichstag'ın ve Temsilciler Meclisi'nin ilerici üyeleri Canovas'ın vahşetini durdurmak için eylem çağrısında bulunuyordu. Bir tek Amerika sessizliği sürdürüyordu. Radikal yayınların dışındaki basın, işbirlikçi bir suskunluk içindeydi. Arkadaşlarımla birlikte bu duvarı delmenin zorunlu olduğunun bilincindeydik. Ed, Justus, John Edelman ve Boston'dan gelen Harry Kelly ile görüş alış verişinde bulunduktan sonra, İtalyan ve İspanyol anarşistlerin katılımıyla kampanyamıza kitlesel bir mitingle başlamaya karar verdik. Ardından New York'taki İspanyol Konsolosluğu'nun önünde bir protesto gösterisinde bulunacaktık. Bu tasarılarımız duyulur duyulmaz gerici basın, "Kızıl Emma"nın (bu san bana Union Square mitinginden bu yana yakıştırılır olmuştu) engellenmesi için yetkilileri kışkırtmaya girişti. Toplantının yapılacağı akşam polis olağanüstü bir gövde gösterisiyle her yeri işgal etmiş bulunuyordu; öyle ki, konuşmacıların bir güvenlik görevlisine değmeden elini kolunu kıpırdatması bile imkânsızdı. Konuşma sıram geldiğinde, Montjuich'de kullanılan yöntemleri ayrıntılı bir biçimde anlattıktan sonra, oradakileri İspanyol vahşetini kınamaya çağırdım.

İzleyicilerin heyecanı doruktaydı; sözlerim son bulurken bir alkış tufanı koptu. Alkışlar henüz dinmeden, salondan bir ses, "Bayan Goldman, Washington'daki İspanyol Büyük Elçiliği'nden ya da New York' taki heyetten birinin az önce açıklamış olduğunuz duruma misilleme olarak öldürülmesi gerektiğini düşünmez misiniz?" diye bağırdı. İçgüdüsel olarak soruyu soranın beni tuzağa düşürmek amacındaki bir hafiye olabileceği geçti aklımdan. Yanı başımdaki polislerde beni yakalamaya hazırlanıyormuşçasına bir kıpırdanma vardı. İzleyiciler gerilimli bir sessizlik içinde bekliyordu. Bir saniye duraladıktan sonra sakin ve net bir biçimde yanıtladım soruyu: "Hayır, Amerika'daki İspanyol temsilcilerden hiçbirinin öldürmeye değecek kadar önemli olduğunu düşünmüyorum. Ama şu anda İspanya'da olsaydım, Canovas del Castillo'yu öldürebilirdim."

Bunun üzerinden birkaç hafta geçtikten sonra, Canovas del Castillo'nun Angiolillo adında bir anarşist tarafından vurularak öldürüldüğü haberi geldi. New York basını önde gelen anarşistlerin bu konudaki düşüncelerini almak, adamı tanıyıp tanımadıklarını öğrenmek için gerçek bir ava girişti. Gazeteciler gece gündüz demeden bir söyleşi yapabilmek için başımın etini yiyiyordu. Adamı tanıyor muydum? Onunla mektuplaşmış mıydım? Ona Canovas'ın öldürülmesi gerektiğini ima etmiş miydim? Onları hayal kırıklığına uğrattım ister istemez. Angiolillo'yu tanımıyordum ve onunla hiç mektuplaşmamıştım. Tek bildiğim bizler lâfazanlık ederken onun eyleme geçtiğiydi.

Angiolillo'nun Londra'da yaşadığını, arkadaşlarının onu duyarlı bir genç, müziğe ve kitaplara düşkün çalışkan bir öğrenci, özellikle bir şiir tutkunu olarak bildiklerini öğrendik. Montjuich işkenceleri aklından çıkmıyordu; Canovas'ı öldürmeye kararlıydı. İspanya'ya gitti; başbakanı parlamentoda bulacağını umuyordu. Oysa Canovas "yoğun devlet işlerinden" yorulmuş, dinlenmek üzere ünlü bir sayfiye olan Santa Agueda'daki villasına çekilmişti. Angiolillo hemen oraya gitti. Çok geçmeden yolda rastladı adama; ne var ki yanında karısı ve iki çocuğu vardı. Duruşmada, "Hemen oracıkta vurabilirdim onu," demişti. "Ancak masum bir kadının ve çocuklarının hayatlarını tehlikeye atmak istemedim. Canovas'tı hedefim. Montjuich'teki vahşetin sorumlusu oydu." Bunun üzerine Castillolar'ın villasına gitti. Kendini muhafazakâr bir İtalyan gazetesinin muhabiri olarak tanıttı. Başbakanla karşılaşır karşılaşmaz da onu tek kurşunla öldürdü. O anda içeri giren Bayan Canovas, Angioillo'nun üzerine yürüyerek ona bir tokat attı. "Kocanızı öldürmek değildi amacım," diye özür diledi Angiolillo, "Ben Montjuich'teki işkencelerden sorumlu devlet görevlisine ateş ettim."

Angiolillo'nun Attentat'ı ve dehşet verici ölümü 1892 Temmuzu'nda yaşadıklarımı yeniden hatırlattı bana. Saşa'nın çilesi beşinci yılını doldurmuştu. Benim de aynı kaderi paylaşmama ramak kalmıştı! –elli doların bulunamayışı Saşa'yla Pittsburgh'a gitmemi engellemişti– insan böyle bir tecrübenin yaratacağı ruhsal bunalımı ve acıyı tahmin edebilir miydi hiç? Ne var ki, Saşa'nın eyleminden aldığım ders, ödenen bedele değmişti. O zamandan beri, başka bazı devrimciler gibi, siyasal eylemleri sadece faydacılık yönünden ya da propaganda açısından değerlendirmekten vazgeçmiştim. İdealist bir insanı, çoğu zaman kendi hayatına mal olan bir şiddet eylemine iten iç güçler bana daha anlamlı gelmeye başlamıştı. Bu türden siyasal eylemlerin her birinin ardında, kolay etki altında kalan, çok duyarlı bir kişilik, çok soylu bir ruh olduğundan kuşkum yoktu artık. Böyle kimseler, insanlığın uğradığı büyük haksızlıklar ve yoksunluklar karşısında, hiçbir şey olmamış gibi hayatlarını sürdüremezdi. Yeryüzündeki acımasızlığa ve haksızlığa karşı tepkileri, kaçınılmaz olarak, azap içindeki ruhlarını kurtaracak bir şiddet eylemi şeklinde ortaya çıkıyordu.

Providence'da birkaç kez olay çıkmadan konuşmuştum. Rhode Island hâlâ konuşma özgürlüğünün, eskiden olduğu gibi hiçbir kısıtlamaya uğramadığı az sayıda eyaletten biriydi. Binlerce izleyicinin katıldığı ilk iki mitingimiz başarılı geçmişti. Ancak polisin son toplantıyı baltalamaya kararlı olduğu anlaşıldı çok geçmeden. Arkadaşlarla toplantının yapılacağı alana geldiğimizde, Sosyalist İşçi Partisi'nden bir üye konuşma yapıyordu. Onu rahatsız etmemek için kürsüyü oldukça uzağına yerleştirdik. Eylemci bir işçi olan değerli yoldaşım John H. Cook, toplantıyı açarak sözü bana verdi. Tam konuşmaya başlayacakken, koşarak bize doğru gelen bir polis, "Kes sesini! Sus diyorum duymuyor musun! Yoksa kürsüden aşağı alırım seni!" diye bağırıp çağırmaya başladı. Konuşmaya devam ettim. Kalabalıktan bir ses, "Zorbaya pabuç bırakma – sen devam et!" diye yüreklendirdi beni. Bu sırada soluk soluğa kürsüye yetişen polis hırlayarak, "Sağır mısın nesin! Sus demedim mi sana? Yasalara karşı çıkmaya ne hakkın var?" dedi. Ben de, "Sen misin yasaların uygulayıcısı? Görevin yasaların gereklerini yerine getirmek; aksi değil. Bu eyaletin yasalarının bana özgür konuşma hakkı tanıdığını bilmiyor musun?" diye karşılık verdim. "Nah tanır, yasa benim anlamıyor musun?" deyince izleyiciler yuhalamaya ve dalga geçmeye başladı. Polis beni durduğum yerden aşağı çekmeye çalışıyordu. Kalabalık ise tehdit ediciydi ve etrafındaki çemberi giderek daraltıyordu. Tam o sırada polis düdüğünü çaldı. Alana bir devriye arabası daldı; çok sayıda polis coplarıyla sağa sola saldırarak kalabalığın üzerine doğru yürüdü. Yakama yapışmış olan polis, "Şu lanet olası anarşistleri uzaklaştırın burdan ki, kadını getireyim; tutukladım onu," derken itiş kakış polis otosuna götürülerek içeri tıkıldım.

Karakolda konuşmama hangi hakla engel olduklarını sordum. Kürsüde oturan çavuş, "Çünkü sen Emma Goldman'sın," diye cevap verdi. "Bu toplumda anarşistlere yer yok, anlamıyor musun?" Bu sözlerden sonra beni hücreye kapatmaları için emir verdi.

1893'ten beri ilk kez tutuklanıyordum. Ne var ki polisin pençesine düşme ihtimalini hiçbir zaman göz ardı etmediğimden hazırlıklıydım, toplantılara yanımda bir kitapla gitmeyi âdet edinmiştim. Eteklerimi topladım, yatak niyetine konmuş kereveti demir kapıdan sızan ışığa doğru itip üzerine çıktım, kitabımı açıp okumaya başladım. Bir süre sonra bitişikteki hücrede birinin inlediğini fark ettim. "Nen var? Hasta mısın?" diye sordum fısıltıyla. Bir kadın, "Çocuklarım... Anasız kaldı çocuklarım. Kim bakacak şimdi onlara? Kocam hasta! Ne olacak onun hali?" diyerek hıçkırıklar arasında yakınıyordu. Giderek feryatları yükseldi. Bir yerden, kadın gardiyanın, "Kes sesini ayyaş orospu!" diye bağırdığı duyuldu. Haykırışlar yavaşladı. Kadının, kafese kapatılmış bir hayvan gibi hücresinde ileri geri gidip geldiğini duyuyordum. Bir süre sonra, bana derdini açarsa, belki ona yardım edebileceğimi söyledim. En büyüğü on dört en küçüğü bir yaşında altı çocuğu vardı. Kocası on aydır hasta olduğundan çalışamıyordu. Çaresizlikten bir zamanlar çalıştığı bakkaldan bir somun ekmekle bir şişe süt çalarken yakalanmış, polise teslim edilmişti. Ailesinin telaşa kapılmaması için karanlık basmadan bırakılması için yalvarmıştı. Ne var ki polis karakola götürmekte direnmiş, eve bir haber iletmesine bile izin vermemişti. Akşam yemeğinden sonra karakola getirilmiş. Parasını öderse yemek verilebileceği söylenmiş, bütün gün ağzına bir şey koymamıştı; kaygıdan ve açlıktan bayılacak gibiydi ama parası da yoktu hiç.

Kapıya vurarak görevliyi çağırdım ve yemek istedim. On beş dakika sonra salam, yumurta, haşlanmış patates, ekmek, tereyağ ve kahveyle donatılmış bir tepsiyle geri geldi. Verdiğim iki dolardan on beş sent artmıştı. "Burdaki fiyatlara diyecek yok, doğrusu!" dedim. "Ne yani, aş ocağı mı sandın burayı kızım?" diye karşılık verdi. Keyfinin yerinde olduğunu anlayınca yemeğin bir kısmını komşuma vermesini rica ettim. Bunu kabul ettiyse de, "Adi bir hırsıza böyle bir ziyafet çekmek ancak avanakların harcıdır, " demekten geri kalmadı.

Sonraki gün komşum ve öteki sanıklarla birlikte yargıç önüne çıkarıldım. Kefaletle serbest bırakılacaktım ama istenen miktar hemen toplanamadığı için karakola geri gönderildim. Öğleden sonra birde, Vali'nin benimle görüşmek istediğini haber verdiler. İri cüssesi ve abullabut haliyle beni tutuklayan polisten pek farkı olmayan bu zat, Providence'a bir daha ayak basmamaya namusum üzerine yemin edersem beni serbest bırakacağını söyledi. "Dava açmayı gerektirecek bir suç işlemediğime göre, bu öneriniz göründüğü kadar cömert değilmiş gibi geliyor bana!" dedim. Asla bu türden bir söz vermeyeceğimi, ancak içini rahatlatacaksa eğer, bundan sonra bir dizi konferans vermek üzere California'ya gideceğimi söyledim. "Bu belki üç ay, belki de daha fazla sürer. Ne sizin ne de kentinizin, benden daha çok ayrı kalmaya dayanamayacağını biliyorum; onun için de tekrar gelmeye kararlıyım." Bunu duyan Vali ve yağcıları kahkahayı bastı; çok geçmeden serbest bırakıldım...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emine Özkaya, "Göçmen, Kadın, Anarşist, Sürgün...", Şubat 1996, Birinci Cilt, s. 451-455

13 Ocak 1996, Cumartesi gecesi, East End'de Emma Goldman için düzenlenen geceye giderken, anma gecelerinin bende bıraktığı tüm olumsuz izlenimleri takmış takıştırmıştım. 10 Kasım törenlerinden biriydi, saat dokuzu beş geçe bayrak yarıya imiş ve sirenler kulakları sağır ederken ben gülüvermiştim. Sınıf öğretmenim kulağımı çekerken, benim Türk çocuğuna yakışmayan bir davranış sergilediğimi söyleyerek arkadaşlarımın önünde kınamış ve ileride bu davranışımı telafi edeceğime olan inancını da eklemeyi unutmamıştı. O günlerin bende yarattığı suçluluk duygusundan mıdır, nedir, daha sonraki yılların anma törenlerinde kolektif bilinci, üzüntüyü ya da sevinci yakalama telaşıyla sol kolum havada esas duruşa geçerken, öğretmenimin, "Yine olmadı, bak gülüyorsun," diyen bakışlarını hep üzerimde hissettim. İşte 13 Ocak akşamı da bu duygular içindeydim; böyle bir anma gecesi yerine keşke bir sünnet düğününe gidiyor olsaydım demekten kendimi alamadım. Her anma toplantısı gibi bu seferkinin de tahmin ettiğim gibi olacağını düşünüyordum.

East End, Whitechapel'daki gecenin düzenlendiği Devanant Centre'a ulaştığımızda, yine o muzipliğini gizlemeye çalışan siyah önlüklü kız oluvermiştim. Hikâyeye yanlış başladım, önce bu gecenin ne amaçla düzenlendiğini anlatmam gerekmez miydi?

Londra'ya gelişimin ilk yılıydı. Mahalle kütüphanesinde bulduğum Feminist Theorists ("Feminist Kuramcılar") isimli kitabı karıştırıyordum. Kitapta kimler yoktu ki: Mary Wollstonecraft, Margaret Fuller, Josephine Butler, Christabel Pankhurst, Virginia Woolf… çoğu bildiğim isimlerdi, fakat "Emma Goldman: The Anarchist Queen" isimli makale en fazla ilgimi çekeniydi, belki de isminden.

Emma Goldman, Litvanya'nın Kovno kasabasında Yahudi bir ailenin üçüncü çocuğu olarak doğduğunda takvimler 27 Haziran 1869'u gösteriyordu. Aile, 1881'de St. Petersburg'a göç ettiği sırada, Yahudi gettosu korkunç bir ekonomik sömürünün yanı sıra, siyasi baskı altındaydı. Yahudi gettosunun dışı ise, Nihilist, Rus Popülist ve Sosyalistlerinin, despotik Çarlık sistemine karşı mücadele veren hareketlerin eylemlerine sahne olmaktaydı. 1882'de Çar'a suikast yapıldığında, Rusya'nın sosyo-politik ve kültürel yönden çöküntüsü, bir değerler kargaşasını da beraberinde getirmişti. Bu çöküntüden doğan yeni anlayışların öncülüğünü yapan düşünce akımı Nihilizm'di ve bu akımın Rus edebiyatındaki başyapıtları, Çernişevski'nin Ne Yapmalı? ve Turgenyev'in Babalar ve Oğullar adlı romanlarıydı. Emma'nın çocuk ruhu, daha o yıllardan, bu tür yasaklanmış kitaplarla şekillenmeye başlamıştı. Emma Goldman, kısa bir dönem okula gitmesine rağmen, Almanca'yı ve Alman edebiyatını öğrenme şansı bulmuştu – bunda çocukluğunun Alman kültürüne yakın bir yerde geçmesinin de payı olsa gerek. Daha küçük bir çocukken babasının çobanı Petruşka'nın kavalında romantik aşkla ve müzikle tanışmış, bu onu Wagner ve Beethoven'lere ulaştırmıştı. On üç yaşında, St. Petersburg'da bir fabrikada işçi olarak çalışmaya başladı. O günün Rus devrimci kadınlarının mücadelelerinden etkilendi; o kadınlar ki, eylemleriyle pratik yaşamlarını, kadınlıklarından ödün vermeden sürdürmekteydiler.

Babası, kitaplarını yırtıp, on beş yaşında evlendirmeye kalktığında, Emma'nın şiddetli protestosuyla karşılaşır. Nitekim 1886 yılında Emma'yı Amerika'ya sürükleyen kasırga, yalnızca Çarlık Rusyası'nın köhnemiş despotizmi değil, aynı zamanda getto ve aile geleneklerinin, onun üzerinde yarattığı dayanılmaz baskıdır. Emma, Amerika'da işçi olarak çalışmaya başlar. Amerika'daki Yahudi göçmenlerin yaşamı Çarlık Rusyası'ndan hiç de farklı değildir. Amerikan rüyası sona ermiştir. Öte yandan, Chicago'nun Haymarket Meydanı'nda işçilerin düzenledikleri gösteride patlayan bir bomba sonucu dört anarşistin idam edilmesi, Emma'nın elli yıllık anarşist yaşamının başlangıç noktasını oluşturur.

Emma Goldman otuz beş yılını geçirdiği ve sık sık tutuklandığı Amerika'da, anarşizm ve kadınların kurtuluşu için mücadele eder. Industrial Workers of World (Dünya Sanayi İşçileri) ve diğer işçi örgütleriyle dayanışma içinde Amerikan kapitalizmine karşı mücadele verirken, üç temel kurumu hedef alır: aile, kilise ve devlet. Diğer yandan "Milliyetçilik, Savaş, Burjuva Demokrasisi ve Seçimler, Ahlak'ın Kurbanları, Kadın Ticareti, Doğum Kontrolü, Eşcinsellik, Modern Tiyatro" gibi konuları anarşist perspektifle ele aldığı kitle mitingleri ve salon toplantıları o günlerin Amerika'sını sarsar. E. Goldman, o günün Amerika'sında çok etkili olan anarşist hareketin saflarında yürüttüğü bu tür faaliyetlerinden dolayı birçok kez polis tarafından gözaltına alınır, soruşturmaya uğrar ve hapis yatar.

Emma Goldman, konferanslarının ve güncel sorunlara yanıt veren eylemlerinin yanı sıra, yazarı ve editörü olduğu Mother Earth adlı dergiyi on yılı aşkın bir süre yaşatmayı başarır. Bu dergi, yalnızca anarşist çevreye seslenmekle kalmaz, aynı zamanda o günlerin siyasi ve kültürel nabzını elinde tutan Amerikan entelektüellerini de etkiler.

Emma, kadınların cins olarak ezilme ve sömürülmelerinin sınıfsal ezilmişliklerinden de önce geldiğini saptayarak, anarşizme en büyük katkıyı yapar. Kadın hakları mücadelesinin, kadın kurtuluş mücadelesi anlamına gelmediğini söyler ve oy hakkını esas alan o günün feministlerine, anarşist bir perspektifle şu eleştiriyi getirir: "Kadının gelişmesi, özgürlüğü, bağımsızlığı kendisinden kaynaklanmalıdır. Birincisi, kendisini cinsel bir nesne olarak değil, kişiliğiyle ortaya koymalıdır. İkincisi, bedeninin üzerinde hiç kimseye tasarruf hakkı tanımamalıdır, eğer istemiyorsa çocuk doğurmayı reddetmelidir. Tanrıya, devlete, topluma, kocaya, aileye, vb. hizmet ederek yaşamını basitleştirmemeli, tersine yaşamını derinleştirmeli ve zenginleştirmelidir… Kadınlar seçimle değil, yalnızca bu yolla özgür olabilirler."(1)

Emma Goldman, 1917'de savaş karşıtı mitingler düzenlemekten dolayı yeniden hapse atılır; 1919 yılında da, en yakın mücadele arkadaşı Alexander Berkman ve diğer 249 savaş aleyhtarıyla birlikte, hep düşlediği devrim ülkesine, Rusya'ya sürgün edilir. Rusya'da en önde gelen Bolşevik liderlerle görüşür ve tartışır: Lenin, Troçki, Aleksandra Kollontay, Zinovyev, Lunaçarski, Karl Radek, Maksim Gorki, vb… O, Angelica Balabanof gibi, Bolşevikler'in iktidarı ele geçirmelerinden sonra giriştikleri uygulamalara ve Çeka'ya karşı çıkan muhalif Bolşevikler'le de görüşür. Sol Sosyalist Devrimciler'in önde gelenlerinden Maria Spiridonovna'nın Çeka zindanlarından alınıp sürgüne gönderilmesi için Clara Zetkin'i aracı yapar. Troçki, talebi reddeder. E. Goldman ve A. Berkman, Devrim'den sonra Rusya'ya dönen anarşist düşünür Kropotkin'i Dmitrov'daki evinde yoksulluk içinde bulurlar. Kropotkin, onlara, Bolşevikler'i ve Lenin'i, devrimi bastırdıkları için defalarca uyardığını, ama kendi dinsel dogmalarıyla zehirlendiklerinden gözlerinin bir şey görmediğini söyler. İki yıllık Rusya deneyimi E. Goldman'a, Amerika kadar acı gelir. Kızıl Ordu'nun, on sekiz bin Kronştadt denizcisini öldürmesine, Butirki hapishanesinin, işçi ve köylü mahkûmlarla dolup taşmasına tanık olur. 1924 yılında, Çeka'dan kaçmayı başarır, ama hiçbir Avrupa ülkesi ona sığınma hakkı vermez. Bu devletlerin tek koşulu Emma'nın, mücadelesine son vermesidir. Sonunda İngiltere ona koşulsuz sığınma hakkı tanır. İngiltere'de zorlu bir göçmenlik dönemi yaşar. East End, Whitechapel'a yerleşir. East End, o günlerin burjuvazisiyle sanayi proletaryasının dışında kalan kesimlerin, İrlandalılar'ın, Rus ve Doğu Avrupalı Yahudiler'in, Marx'ın deyimiyle "lumpen proletarya"nın, İngiliz üst sınıf diliyle "Cockney"lerin yaşadığı bir bölgedir.

Goldman, Avrupa'da sürgündeyken, 1936 yılında patlak veren İspanya Devrimi'ni bütün gücüyle destekler. İspanya'yı iki kere ziyaret eder ve anarşist milis güçlerinin faşistlere karşı savaştığı Aragon cephesine kadar giderek Durruti'yle ve diğer İspanyol anarşistleriyle görüşür. İngiltere'de, Bağımsız İşçi Partisi'yle (I.L.P.) ve diğer bağımsız devrimcilerle, Stalin ve Komintern'in İspanya Devrimi'ni bastırmaya yönelik faaliyetlerine karşı ortak bir platform oluşturur. George Orwell'in, İspanya cephesinden gönderdiği, Stalinist komployu açığa vuran mektuplarını ilk kez bu platform yayınlar.

Feminist Theorists kitabındaki makaleyi okuduğumda, ona duyduğum yakınlık, önceleri, belki de adına "göçmenlik" denen bir kader ortaklığıydı. Birkaç yıl sonra üniversiteye başladığımda, ilk akademik projemi "Emma Goldman: A Study of the Relationship Between Anarchism and Feminism" (Emma Goldman: Anarşizm ve Feminizm Arasındaki İlişki Üzerine Bir Çalışma) konusunda yapmaya karar verdim. Hani bir ülkeyi ya da kenti çok seversiniz de, onun coğrafyasını, tarihini, dilini, kültürünü öğrenmeye kalkarsınız – işte onun gibi bir şey. Emma Goldman, bir Alman özdeyişiyle bu durumu şöyle açıklıyor: "If you do not feel a thing you will never guess its meaning." Bir şeyi hissetmiyorsan eğer, onun sırrına asla eremezsin.(2) Bu proje, beni bir arkeolog gibi başka başka kazılara götürdü ve Emma Goldman'ın düşüncelerini paylaşan anarşistlerle ve anarşist-feministlerle buluşturdu.(3)

Bu buluşma bana Britanya'da birçok arkadaş kazandırdı. Arkadaşlarımdan Jude Lancet ve John McArthur'a bundan bir yıl önce Emma Goldman'ın iki ciltten oluşan Living My Life'ını (Hayatımı Yaşarken) Türkçe'ye çevirmek istediğimi söylediğimde çok sevindiler ve her türlü dayanışmayı göstereceklerini söylediler. Bir süre sonra John sevindirici bir haberle geldi. Yahudi Sosyalist Grubu, East End Anarşizmi'ni kutlamak üzere bir gece düzenlemişti. Bu gece, aynı zamanda Emma'nın anılması ve kitabının Türkçe olarak basılmasını destekleme gecesi olabilirdi. Hemen kolları sıvadık. Ulaşabildiğimiz bütün anarşist ve dayanışmacı grupları destek vermeye çağırdık. Kısa sürede şu gruplar ses verdi: Anarchist Communist Federation; The Colin Roach Centre, Contra Flow Collective, Haringey Solidarity Group, IWW-Couriers' Section, Jewish Socialist Group, London Class War, Solidarity Federation, 5 Mayıs Liberter Grubu, Kaos Yayınları, Karambol Yayınları.

Yukarıda, East End, Whitechapel'daki gecenin düzenlendiği Victoria döneminden kalma Devanant Centre'a ulaştığımızda, yine o muzipliğini gizlemeye çalışan siyah önlüklü kız oluverdiğimi söylemiştim ya. İnsanlar yeni yeni gelmeye başlamışlardı. Eski bir sahnesi olan, yüksek tavanlı, kocaman bir salondu. Ortada kürsü filan yoktu. Sahnede müzik aletleri, yanlarda siyah bayraklar ve gecenin örgütlenmesinin esas yükünü çekenlerden biri olan John'un her zamanki telaşlı koşuşturması.

Bir süre sonra salon tamamen dolmuştu. Gece, Jez'in gitarıyla söylediği ve Emma'nın "if I cannot dance, it is not my revolution" (Dans edemediğim bir devrim, devrim değildir) sözlerini içeren şarkıyla başladı. Ardından, Kıbrıslı sanatçı Hamza Irkad, ağız mızıkası ve gitarla, Türkçe söylediği ezgilerle Akdeniz havasını getirdi salona. Joffe/Franciz Klezmer duo topluluğunu, North London Anarko-Sendikalist korosunun dayanışma şarkıları izledi.

On beş yaşında anarşist saflara katılmış, altmış yıllık isyancı Albert Meltzer oturduğu yerden, sohbet eder gibi yavaş yavaş konuşurken, geçmiş mücadelelerini bir borç senedi gibi insanların yüzüne tutan liderlerin havasından ne kadar uzaktı. Bu yaşlı anarşist, uzun bir koşunun sonunda bayrağı, anarşizmin yeni yeni filiz verdiği toprakların insanlarına teslim ediyordu sanki.

Üç Yahudi kadının oluşturduğu Royte Klezmores bandosunun nağmeleri duyulduğunda, salonu hınca hınç dolduran kalabalık, işte bunu bekliyorduk dercesine hep birlikte dans etmeye başladı. İnsanlar iç içe, halka halkaydı. Kimileri halay çekiyor, kimileri Balkan dansları yapıyor, kimileri İrlanda figürleriyle dönüyor, kimileri de kasap havası çekiyordu. Bu dans kargaşasının harmonisi, neşe ve coşkunun, sanki her türlü sınıra karşı bir meydan okumasıydı.

Gecenin ayazında, salonun gümbürtüsünü arkamda bırakmış yürürken, üşüdüğümün farkında bile değildim, ta ki, siyah bir şalın omuzlarıma usulca örtülüvermesine kadar. Isınıvermiştim. Londra'nın gri ayazını, artık bir yabancı gibi taşımayacaktım belki de, kim bilir…

Notlar


(1) Emma Goldman, The Traffic in Women, yayına hazırlayan: A. Kates Shulman, Times Change Press, Londra, s. 7. Metne dön
(2) Proje çalışmamda şu kaynaklardan yararlandım:

Goldman, Emma, Living My Life, 2 cilt, Pluto Press, 1988.

Spender, Dale, (yay. haz.) Feminist Theorists, The Women's Press.

Goldman, Emma, Red Emma Speaks: The Selected Speeches and Writings of the Anarchist and Feminist, Alix Kates Shulman (yay. haz.), Wildood House, 1979.

Goldman, Emma, Dancing in the Revolution: Selected Writings and Speeches, A. Kates Shulman (yay. haz.), Virago, Londra, 1983.

Goldman, Emma, Anarchism and Other Essays, Dover, New York, 1919; yeniden basım 1969.

Drinnon, Richard, Rebel in Paradise, Chicago Press, Londra, 1983.

Haaland, Bonie, Emma Goldman: Sexuality and the Impurity of the State, Black Rose Books, Londra, 1993.

Falk, Candace, Love, Anarchy, and Emma Goldman, Rutgers University Press, Londra, 1990. Metne dön
(3) Ayrıca, Emma Goldman'la ilgili yazdığım "Hayallerin Kızı: Emma Goldman" adlı makale Belge Yayınları tarafından çıkarılan Sosyalizmin Sorunları Kitap Dizisi-1'de (Eylül 1994) yayınlandı. Metne dön

Devamını görmek için bkz.

Nevin Ünalın, “Anarşist Bir Kadın…”, Cumhuriyet Dergi, 7 Aralık 1997

Bir anda yüreğinden dökülmeye başladı kelimeler; hazırladığı metnin yerini alan coşkulu, inanç ve öfke dolu sözcükler döküldü ağzından. Alkışlar doldurdu kulaklarını. O ana kadar bilmediği bir şeydi bu! Sesinin, yüreğinin, inancının insanları etkilediği. Bu ses hiç susmayacaktı artık. Yarım asrı devirecekti! Hiç kesilmeden. Hapishaneymiş, sürgünmüş, tutuklanmaymış, suçlanmaymış, işverenlerin, yanlı basının öfkesiymiş, siyasi baskıymış aldırmayacaktı. O hangi safta yer alacağını bizzat yaşadığı hayatla zaten öğrenmişti. O gün öğrendiği bir şey daha vardı: Sesi bütün emekçiler için gerekliydi madem; o da hiç bitip tükenmeden, korkmadan, yılmadan bu yolda harcayacaktı her şeyini… Artık toplantıların, konferansların aranılan konuşmacısıydı Emma.

Amerika'yı boydan boya, şehir şehir dolaşacak, Dünya Sanayi İşçileri ve diğer işçi örgütleriyle dayanışma içine girerek Amerikan kapitalizmine meydan okuyacaktı.

Anarşizmin savunucusu, sosyalizmin destekçisi, işçilerin sesi, işverenlerin korkulu rüyası Kızıl Emma'ydı artık o. Hangi salonu bulursa orada konuşacaktı. Yer mi bulunamadı. Kilisenin içine bile sızacak. Rahiplerin, dindar cemaatin işçilerle kaynaştığı bir ortamda hiç sözünü sakınmayacaktı. Öylesine inanç dolu, öylesine coşkulu idiydi ki, rahiplerden biri ondan sonra kürsüye çıkacak "Miss Goldman dine karşı konuşmasına rağmen, benim nezdimde en dindar kişidir" diyecekti onun için.

Bütün protestolarda, mitinglerde yer alacaktı. Konuşacak kürsü bulamadığı bir açık hava mitinginde, sahibi belli olmayan bir at arabasının sahibi gelip atları dehlediğinde bile o devam etmişti hiç aldırış etmeden. Konuşmaya kendisini kaptıran bir tek Emma değildi, dinleyiciler de durumun farkına varmayıp dörtnala koşan atların üstündeki sesin peşinden alandan çıkıp koşmaya başlayacaklardı… Ertesi gün sabah gazetelerinin tümünde, esrarengiz bir genç kadının bindiği arabadan kızıl bayrağını dalgalandırarak devrim çağrısında bulunduğu, kadının tiz sesi yüzünden atların ürküp kaçtığı haberi yer alacaktı. Bu olay tabii bu yoldaki eylemlerinin ilk anıları olarak kalacaktı. Artık esrarengizliği falan bitmişti. Herkesin tanıdığı toplumsal devrimin tanrıçasıydı o.

O güne dek dayatılan bütün temel kurumlara karşı çıkıyordu Emma. Aile, devlet, kilisenin karşısında tavrını almıştı. Özgür aşktan yanaydı, doğum kontrolüne karşı çıkan kiliseye ateş püskürüyordu. Devletçiliğe ve milliyetçiliğe de en ağır eleştirilerini getiriyordu. I. Dünya Savaşı çıktığında zorunlu askerliğe karşı çıkmış, bütün milliyetçileri karşısına almış ve bütün yüreğiyle savaşa karşı çıkmıştı. Devletlerin korkulu rüyası Emma tanrıtanımazdı aynı zamanda. Günah olan tek bir şey vardı onun gözünde: Toplumun temel kurumlarınca dayatılan eşitsizlik. Ücret dengesizliği ile birlikte insanların ellerinden alınan sosyal haklar en büyük günahtı ona göre. İşçi sınıfının yanında nasıl yer alıyorsa fahişelerin, eşcinsellerin yanında da öyle yer alacaktı. Ezilen her sınıf onun mücadelesinin çıkış noktasıydı. Kadın hakları ise içinden geldiği hayatın nirengi noktasını oluşturuyordu. Feminist tavrıyla bütün kadınların sesini duyuracaktı bütün dünyaya. Özgür aşkı savunurken kadınlar ne dediğini çok iyi anlayacak ama yanlış anlayan yine erkekler olacaktı. Kaldığı otelin kapısına dayanacaktı evli bir erkek. Bas bas bağırıp adamı kovduğunda şaşkınlığa uğrayan adam, "Özür dilerim," diye titreyen sesiyle kimse duymasın diye kaçarken özgür aşkın ne anlama geldiğini belli ki hâlâ anlayamamıştı… Anlatacaktı yılmadan.

Devamını görmek için bkz.

Nesrin Tura, "Anarşistlerin Kraliçesi Kızıl Emma", Pazartesi, Ağustos 1997

Pazartesi'nin 17. Sayısında (Ağustos 1996), Hayatımı Yaşarken'in Metis'ten Beril Eyüboğlu'nun çevirisiyle çıkan ilk cildini tanıtırken, Goldman'ın yaşamı, mücadelesi ve kişiliğinin yanı sıra feminizmine de değinmiştim. Anarşist feminizmin öncülerinden sayılan Emma Goldman'ın feminizminin ne yaşantısında ne de teorisinde sorunsuz olmadığını, kadınların ezilmişliğinden, erkeklerden çok, isyan etmedikleri için kadınları sorumlu tuttuğundan, kadınlarla girdiği üstü örtülü rekabet ilişkilerinden, kısacası Emma'nın feminizminin kadın dayanışması damarının oldukça zayıf olduğundan söz etmiştim; erkekler dünyasında sivrilmiş bir kadın olarak ödediği bedellerden de. Bunlarla yaşamının ilerki bölümlerinde yüzleşip yüzleşmediğini merak etmiştim. İkinci cilt merakımı giderdi: Emma'nın feminizminde, her türlü çalkantıya rağmen bir gelişme değil, bir gerileme var gibi geldi bana. Bu ikinci ciltte, Rusya'ya geri dönüşünden önce ABD'de sürdürdüğü doğum kontrolü mücadelesi dışında bir feminist mücadele görülmüyor. Bunun elbette çok anlaşılır nedenleri var. İç savaşın acılarını ve bir geçiş toplumunun sancılarını yaşayan Rusya'da, çok önemli toplumsal çalkantıların içinde buluyor Emma kendisini. Ancak, Rusya izlenimleri arasında, kadınların özgül durumuna ilişkin hemen hiçbir şeyin yer almaması yine de garip. Sonuçta, Ekim devriminin çalkantısı içinde, kadın-erkek ilişkilerinde, aile yapısında müthiş altüst oluşların, kadınlar açısından son derece önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönem söz konusu. 17 Ekim 1918'de çıkan Aile Yasası ile eşler birbirine eşit kabul ediliyor, evlilik basit bir kayıt işlemine indirgeniyor, eşler kendi soyadlarını koruyabiliyorlar. Boşanma eğer eşlerin karşılıklı rızası söz konusuysa mahkeme kararı olmaksızın gerçekleşiyor. Evlilikte mal ayrılığı öngörülüyor. Evlilik dışı çocuklar diğerleriyle eşit haklara kavuşturuluyor. En önemli değişikliklerden biri ise, Emma'nın da ABD'de mücadelesini verdiği bir şeyin gerçekleşmesi, kürtajın serbest bırakılması. Bugün için bile oldukça ileri olan bu kazanımlar dünya tarihinde ilk kez yaşanıyor ve bunların hiçbirinin Emma'nın hayatının ikinci bölümünü içeren 550 sayfada üç satırı bile haketmemiş olması en azından şaşırtıcı. Şaşırtıcı olan bir başka nokta ise, Clara Zetkin, Aleksandra Kollontay gibi Rusya'da kadın mücadelesinin önde gelen isimleriyle tanışma imkânı bulan Emma Goldman'ın, bu kadınların ne düşüncelerinden ne de o sıradaki faaliyetlerinden neredeyse hiç söz etmemiş olması (Kollontay'ın giyimi kuşamı, zerafeti, güzelliği, evinin nasıl döşendiği vb. Konusundaki ayrıntılar bir yana!).

Bu ikinci cilt de birincisi gibi, insanların ve olayların hızlı bir resmi geçit yaptıkları, kronolojik, düz bir çizgi izliyor. Geriye bakarken yalnızca nostaljik denebilecek bakışlar; belirli sınırları aşan iç hesaplaşmaların, sorgulamaların yer almadığı, bugüne ve yarına, ama yarın dedimse, sanki en çok bir ay sonrasına dikilmiş bakışlar. Hareketli, pragmatik, günü kurtaran bir yaşamın hızı içinde, en tarihsel olaylar söz konusu olduğunda bile, telaş içinde koşarken derlenmiş öznel, parça parça izlenimler ve bunların sanki hiçbir değişim yaşamaz gibi görünen teoriye acilen eklemlenmesi. Kimbilir, belki bütün bunlar haksızlık. Belki de Emma Goldman bu değil de, kendini iyi ifade edemeyen kötü bir yazar. Ama ne olursa olsun, çok önemli tarihsel olayların, onları etkileyen, değiştiren bir tanığı.

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2018. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova