BASKISI YOK
BASILACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 
Türkiye’de yaşam uzun süredir, birbirini izleyen, birbirine eklenen krizlerle ifade ediliyor. Hem yaşanan hem algılanan anlamında "kriz" acaba bir politik strateji, bir yönetsellik biçimi mi? Kuşkusuz bu sorunun yanıtı Türkiye’nin yakın tarihinde, bu tarihe bakış açımızda yatıyor. İki ciltte topladığımız bu makaleler, verimli bir bakış açısına sahip: 2000’li yılların Türkiyesi'nin resmini çiziyorlar – eleştirel perspektifli ve genelde sınıf temelli çözümlemeye rağbet eden bir resim bu.
       Türkiye'nin sorunlarına daha fazla eşitlik ve demokrasi yolunda çözümler üretmesini talep eden bütün okurların, sosyal bilimlerde benzer konuları çalışan öğrenci ve araştırmacıların, daha iyi bir yaşam umuduyla yazılmış bu yazıları ilgiyle karşılayacağını düşünüyoruz.
 
Türkiye'de Sınıf, İdeoloji ve Devlet
Yayıma Hazırlayan: Semih Sökmen, Bülent O. Doğan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2004

Sürekli Kriz Politikaları'nda ele alınan konular siyaset üzerinde yoğunlaşıyor: 20. yüzyıldan devralınmış politik miras, devlet-burjuvazi ilişkisi, siyasal çatışma ve uzlaşma biçimleri, milliyetçilik, demokratikleşme, Kürt sorunu, dinsel kimlik siyasetleri ile sınıfların ilişkisi, Faşizmin siyasal stratejileri, Sosyalist Hareket, Avrupa Birliği’yle bütünleşme ve Kıbrıs Sorunu.

 
Türkiye'de Ekonomi, Toplum ve Cinsiyet
Yayıma Hazırlayan: Bülent O. Doğan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2004

Neoliberalizmin Tahribatı ilk cildin kaldığı yerden devam ediyor, ancak bu kez resmin iktisadi veçheleri ele alınıyor: Sermaye birikimi ve küresel kapitalizm, tarım, sosyal güvenlik, eğitim, silahlanma, gelir dağılımı, işçi sınıfı ve sendikacılık, emek piyasaları ve toplumsal cinsiyet rolleri.

Türkiye’nin yakın tarihi, “neoliberalizm” diye adlandırdığımız iktisat politikalarının siyasal alanda hiçbir şekilde “liberalleşme” anlamına gelmediğini yeterince açık biçimde kanıtladı. Bu politikaların kutuplaşmayı ve eşitsizliği daha da artırarak Türkiye toplumu üzerinde yaptığı ağır iktisadi tahribatı ise bu ciltte okuyacaksınız.

Neşecan Balkan diğer kitapları
2000'li Yıllarda Türkiye (Set),
Sungur Savran diğer kitapları
2000'li Yıllarda Türkiye (Set),
AYIN ARMAĞANIAYIN ARMAĞANI
Ajanda 2020 / Yâ Kebikeç!
2. Basım
Liste Fiyatı: 9.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Neşecan Balkan, Sungur Savran, “Sunuş”, Sürekli Kriz Politikaları, s. 7-11

Bu kitap başlangıçta İngilizce bir derleme olarak tasarlandı ve 2002 yılında The Politics of Permanent Crisis. Class, Ideology and State in Turkey başlığıyla Nova Science yayınevi tarafından Amerika Birleşik Devletleri'nde yayımlandı. Böyle bir derlemeyi İngilizce olarak hazırlamaktaki amacımız çok yalın ifade edilebilir. Bazı önemli istisnalar olmakla birlikte, Türkiye hakkındaki İngilizce literatür genellikle sosyal bilimlerin ana akım olarak adlandırılabilecek düşünce ekollerinden kaynaklanır. Standart olarak kullanılan çalışmaların çoğunluğu, ya Amerikalı veya Britanyalı araştırmacıların Batı üniversitelerinin ve sosyal biliminin önyargılarına uygun olarak yaptıkları araştırmaların ürünüdür, ya da Türkiye'de düzen yanlısı bir bakış açısıyla yapılmış çalışmaların. Bizim amacımız, Türkiye'nin politik hayatının bazı boyutlarını, Marksist temelde ya da başka türden eleştirel bakış açılarına dayanarak ele alan araştırmacıların Türkiye üzerine çalışmalarını İngilizce literatüre katarak dünya okuruna alternatif bir yaklaşım sunmaktı.

"Dünya okuru" diyoruz, çünkü İngilizce sosyal bilimler literatürü uzun zamandır sadece İngilizce konuşulan ülkelerde değil, bütün dünyada araştırmacıların, öğrencilerin ve sosyal bilimlere ilgi duyan insanların başvurduğu ana kaynak niteliğini taşıyor. Amacımız sadece ABD'nin ya da Britanya'nın sola yatkınlık duyan, eleştirel ve alternatif kaynaklar arayan bilim insanlarına, öğrencilerine ve politik kadrolarına erişmek değildi. Daha geniş bir ufukla, başta Ortadoğu ve Arap ülkeleri olmak üzere, dünyanın neresinde olursa olsun Türkiye'ye veya genel olarak Ortadoğu ve Avrasya sorunlarına ilgi duyan okura hitap etmek istedik. Özellikle uzun bir tarihi paylaşmış olduğumuz Ortadoğu ve Avrasya insanına emperyalist bir kültürel hâkimiyeti temsil eden İngilizce aracılığıyla değil, başka ortak dillerle erişmenin olanaklı olduğu bir dünyayı elbette özlüyoruz. Ama oraya uzanan yolu birlikte açabilmek için de birbirimizle iletişim halinde olmamız gerekiyor. Bugün İngilizce'yi ortak iletişim dili olarak kullanıyorsak, bunun amacı, yarın birçok dilin ortak dilimiz olmasına olanak sağlayan bir dünya yaratmaktır.

Yabancı okur için tasarlanmış bir kitabın Türkçe'de yayımlanmasının nedenine de kısaca değinmemiz gerekiyor. İngilizce kitap tasarlanırken, başlangıçta oldukça alçak gönüllü bir girişim olarak düşünülmüştü. Zamanla çeşitli araştırmacılarla temaslarımız olumlu sonuçlar doğurunca, kitaba katkıda bulunacak yazar sayısı arttı. O kadar ki sonunda ortaya, biri politika alanında, öteki ise ekonomi, toplumsal yaşam ve toplumsal cinsiyet sorunlarıyla ilgili iki ayrı kitap çıktı. Yani bu kitabın bir de kardeş cildi var. İngilizce'de The Ravages of Neo-Liberalism. Economy, Society and Gender in Turkey başlığıyla yine aynı yayınevi tarafından yayımlanmış olan bu kitabın Türkçesi de kısa süre sonra Metis Yayınları tarafından okura sunulacak. Kısacası, İngilizce kitap projesi, ilk tasarlandığından çok farklı biçimde, geniş ufuklu, kapsayıcı ve zengin bir derlemeye dönüştü.

Her biri kendi alanında değerli birer uzman olan yazarların katkıda bulunduğu böylesine kapsamlı bir derleme bir kez gün yüzüne çıktıktan sonra, bunun Türkiye okurunun istifadesine sunulmaması talihsiz bir seçim olurdu. Elbette Türkiye'de Marksist ya da başka türden eleştirel perspektifle araştırma yapan, bu kitapta katkılarının yer almasını arzu edeceğimiz daha onlarca yazar var. Ama burada bir araya getirilmiş olan yazıların, konu çeşitliliği ve perspektif zenginliğiyle okura çok şey vereceğini düşündüğümüzden, hazır bir çalışmanın Türkçe'de de yayımlanmasını son derece anlamlı bulduk.

Son dönemde yabancı dilde yayın yapan Türkiyeli araştırmacı sayısı çoğaldı. Bu yayınların Türkiye okuruna da sunulmasının gayet anlamlı olduğu ortada. Ama bu yapılırken, yayımlanan çalışmanın Türkiye okuru için uyarlanması konusunda yazarların çoğu zaman gerekli titizliği göstermediğini vurgulamak zorundayız. Dünya okuru için hazırlanmış bir yayının Türkçe'de aynen yayımlanması büyük sakıncalar içeriyor. Türkiye okurunun günlük deneyiminden gayet iyi bildiği olguların aktarılmasının gereksizliğinden, kullanılan kavramların çeviri kokmasına dek, Türkiyeli bir yazar ile Türkiyeli bir okur arasında ciddi bir yabancılaşma ve iletişim sorunu yaratacak bir dizi kusur bu tür yayınlara damgasını vurabiliyor. Biz bunu göz önünde bulundurarak bütün yazarlarımızdan yazıların Türkçe versiyonlarını hazırlarken üslubu "yerlileştirmelerini", deyim yerindeyse, makalelerini yeniden Türkçe içinde düşünerek yazmalarını rica ettik. Ayrıca içinde yaşadığımız dönemi ele alan yazarların, genellikle 2001 yılında kaleme alınmış olan yazılarını son gelişmeleri kapsayacak biçimde güncelleştirmelerini de talep ettik. Bu açıdan kitabın, önce yabancı dilde yayımlandıktan sonra Türkçeleştirilen yerli araştırmacı çalışmaları açısından iyi bir örnek oluşturacağını umuyoruz.

Sadece biz değil yazarlarımız da, yabancı okur ile Türkiyeli okur arasındaki farklılıklar meselesine titiz biçimde yaklaştılar. Türkiye insanına hitap ediyor olma bilinci, bu kitabın İngilizce orijinal versiyonunda yer almış olan bir yazıyı yitirmemize yol açtı. Araştırmacılar Necmi Erdoğan ve Fahriye Üstüner, İngilizce basımda yer alan ve son dönem "demokrasi" tartışmalarını eleştirel bir süzgeçten geçirdikleri değerli ortak yazılarının, Türkiye okuru için baştan aşağı yeniden formüle edilmesi gerektiği düşüncesiyle Türkçe kitapta yer almamasını istediler. Ayşe Buğra'nın yazısı ise İngilizce orijinalde yer alandan bütünüyle farklı bir yazı oldu.

Temelde akademik bir yöneliş içinde olan bu kitap, elbette kendi aralarında birçok görüş farklılığı olan yazarları bir araya getiriyor. Buna rağmen, yazarların her biri Türkiye'deki mevcut düzene eleştirel bir bakış açısıyla ve mazur gösterici olmayan bir tavırla yaklaşıyor. Kitaba değerini veren ana noktalardan biri de bu: Her bir yazarımız, sosyal bilimlerdeki uzmanlığını Türkiye'nin gelecekte daha iyi bir toplum olması amacıyla birleştiriyor.

Okurumuzun da aynı amacı paylaşmasına alçak gönüllü bir katkıda bulunursa, bu kitap amacını yerine getirmiş demektir.

Devamını görmek için bkz.

Saniye Dedeoğlu, "Sindrella'nın Pazara Yolculuğu"(1), Neoliberalizmin Tahribatı, s. 254-274

Feminist araştırmaların temel hedeflerinden biri, kadınların üretim süreçlerine katılımlarının aile içindeki konumlarında yarattığı değişiklikleri incelemek olagelmiştir. Kadınların liberalizasyonu ya da özgürleşmesi olarak adlandırılan bu değişimlerin, yani kadınların önce kamusal ondan sonra da özel alanda ikincil cins olarak kurumsallaşan 'kadınlık' konumlarındaki değişimlerin ancak üretim alanındaki görünürlüklerinin artması ile sağlanabileceği feminist literatürün gizil varsayımı olmuştur. İşte bu varsayım nedeniyle, kamusal alanda kadın varlığının sayıca tespiti ve bu artan sayının ev içi rolleri nasıl kadın lehine dönüştürdüğü ya da dönüştürebileceği, feminist araştırmaların temel taşlarındandır. Örneğin, gelişmekte olan ülkelerde kadınların sınai üretime katılımını inceleyen geniş bir feminist literatürün asıl sorunsalı, çalışma yaşamının kadının ev-içi karar alma mekanizmalarına katılımını nasıl etkilediğini incelemektir.

Bu temel çıkarsamadan hareketle, bu yazıda yapmak istediğim ise yukarıdaki yaklaşımı baş aşağı ederek, Türkiye'de toplumsal cinsiyet rollerinin ve kadının ev içindeki rollerinin kadınların emek piyasalarına katılımını nasıl etkilediğini irdelemektir. İlk bakışta statik bir analiz gibi görünse de, kadının işgücüne katılımını bu bakış açısından incelemek, Türkiye'deki emek piyasalarının işleyişi ile ilgili önemli ipuçları verecektir. Yazıda temel olarak kullanacağım bu perspektif aynı zamanda; Türkiye özelinde yaşanan toplumsal modernleşme sürecinin yarattığı sosyal dönüşümleri üretim ve yeniden üretim alanları arasında bir köprü kurarak, bu sürecin sonuçlarını kadın bakış açısından yeniden inceleme ve analiz etme fırsatı verecektir. Aslında yazının temel sonuçlarından biri, ailenin yapısı, ihtiyaçları ve belli ölçülerde bu ihtiyaçlar etrafında şekillenen aile içi ilişkilerin, kadınların emek piyasasına katılımı ve bu katılımın biçimleri üzerinde çok önemli bir etkisi olduğudur. Bu bağlamda, emek piyasaları toplumsal cinsiyet ilişkilerinin izlerini taşıyan ve içinde bulunduğu toplumsal örüntüden soyutlanamayan sosyal bir kurum olarak ele alınacaktır.

Türkiye'de Aile Yapısı(2) ve Modernleşme

Türkiye'de toplumsal değişimi analiz etmeye çalışan hemen her araştırmacının vurguladığı ve toplumda köklü değişimlerin göstergesi olarak kullandığı en belirgin dönüşüm, Türkiye'nin çok kısa bir dönem içinde inanılmaz boyutlarda yaşadığı kırdan kente göç olgusudur. Kente göç, toplumda birçok dönüşümün ortaya çıkacağının sinyalini vermektedir. Üretimin tarımdan sanayi ve hizmet sektörlerine kaydığı, nüfusun artık daha çok kentsel alanlarda yaşayacağı, üretim formatının değişmesiyle birlikte sınıflar arası ve sınıf içi ilişkilerin dönüşeceği, toplumsal değişimin devlet ve politik yapı üzerine etkileri ve yine aile içi ve aileler arasındaki ilişkilerin dönüşeceği ve belki de bu yazı için en önemlisi kadın-erkek arasındaki ve kadının sosyal çevresiyle ve toplumla kurduğu ilişkilerin farklılaşacağı gibi noktalar toplumsal dönüşümün bazı alanlarına işaret etmektedir.

Türkiye'de yaşanan göçle birlikte aile yapısında ortaya çıkan değişimlerin boyutu ve toplumsal yapıdaki yerinin neler olduğu tartışmaları, 1960'lı yılların başından beri Türkiye'deki sosyolojik tartışmaların önemli alanlarından biri olmuştur.(3) Aile yapısında yaşanan değişmeleri incelemenin önemli araçlarından biri, ekonomik kalkınma ile birlikte değişen toprak ya da mülk sahipliğidir. Timur'un 1968 yılındaki ulusal araştırma sonuçlarını kullanarak yaptığı çalışma, aile genişliği ve toprak sahipliği arasında güçlü bir ilişki olduğunu göstermektedir. Bu çalışmanın sonuçlarına göre topraksız tarım işçileri arasında çekirdek ailenin oranı %79'a ulaşmaktayken; toprak sahibi çiftçilerde bu oran %44'tür. Kentsel mekânlarda ise, çekirdek ailenin oranı profesyonel olarak çalışanlar ve devlet memurları arasında %77'lik bir orana ulaşmaktadır. Aile yapısındaki değişimin altında yatan en önemli itici faktör, genel olarak değişen üretim ve mülkiyet ilişkileridir.

Modernleşme teorisinin yukarıda bahsedilen varsayımları hem teorik olarak hem de ampirik bulgulara dayanarak eleştirilmektedir. Türkiye verilerine dayanarak yapılan çalışmalar da bu eleştirel saflarda yer almıştır. Örneğin, Duben ve Behar'ın İstanbul hanelerine ilişkin yaptıkları çalışmada, 19. yüzyılın sonunda İstanbul'da çekirdek ailelerin çoğunlukta olduğunu, geniş ailenin ise daha çok gelir düzeyi yüksek kesimlerde yoğunlaştığını vurgulamaktadırlar (Duben ve Behar 1996). Ayrıca yine aynı zamanlarda, boşanmış ya da hiç evlenmemiş yalnız yaşayan kadınlardan oluşan ihmal edilemeyecek oranda ailelerin varlığına işaret etmektedirler. Buna karşılık günümüzde yalnız kadınların oranı tam tersine önemli ölçüde düşük çıkmaktadır. Türkiye'deki aile yapısı ele alındığında, modernleşme yaklaşımına yöneltilebilecek ikinci eleştiri ise geniş ailenin ilişkisel varoluşunun aslında çekirdek aile yapısında da devam ettiğidir. Kentsel alanlarda ortaya çıkan genel eğilimde ise, ailelerin genel yapısı çekirdek olsa dahi, güçlü akrabalık ve hemşehrilik bağları ve geniş ailenin ilişkisel yapısı devam etmektedir (Kıray, 1985).

Aile yapısında zaman içinde meydana gelen dönüşümleri, modernleşme teorisinin öngördüğü gibi ya çekirdek ya da geniş aile tanımlaması içinde incelemek yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle, toplumda egemen aile yapısını incelemek için, ailede var olan hâkim ilişki tarzının belirli tarihsel ve kültürel ortamda ve toplumsal yeniden üretimini sağlayan ilişkiler bütünü içinde ele alınması gerekmektedir. Bu bakış açısı bize hane halkı içinde yaşanan dönüşümü ve ilişkileri daha iyi anlama, aileyi dönüşen ve esnek sosyal bir kurum olarak algılama fırsatı vermektedir. Kıray (1985) aileyi bir tampon kurum olarak görmektedir; ona göre bu kurum kendi işlevini dönüştürerek, toplumsal dönüşüm sürecinde yaratılan yeni talepleri karşılamakta ve aynı zamanda çeşitli yollarla bireylerinin güvenliklerini sağlamayı sürdürmektedir.

Bu vurgudan hareketle, Türkiye'deki hane halkı büyülüklerine bakarak egemen ilişki tarzını anlamanın pek mümkün görünmediği söylenebilir. İstatistiksel veriler Türkiye'deki bütün ailelerin %70' ten fazlasının çekirdek aile olduğunu göstermektedir. Hane halkı büyüklüğü ise, 1990 Genel Nüfus Sayımı sonuçlarına göre, 4.9 kişidir (Güvenen 1999). Fakat aileler ayrı mekânlarda yaşasalar bile, geniş aile hâlâ güçlü bir kültürel yapı olarak durmaktadır (Kandiyoti 1988: 278). Abadan-Unat bu tip aileleri 'fonksiyonel olarak geniş aile' olarak adlandırmaktadır (Abadan-Unat 1986: 186). Türkiye gerçeğinde ortaya çıkan bu yapı, aile tipinin geniş aileden çekirdek aileye doğru bir dönüşüm göstermiş olmasına rağmen, çekirdek ailelerin işleyişini ve varoluşunu yönlendiren ilişkilerin daha çok geniş ailelerde yaşananlara benzediğini göstermektedir.

Türkiye'de kırdan kente yoğun bir şekilde yaşanan göçün ailenin formasyonu ve aileyi çevreleyen sosyal ilişkileri nasıl etkilediğini çeşitli yazarlar farklı açılardan incelemişlerdir. Kongar'ın çalışması, kentsel alana yeni gelen göçmen ailelerin yaşadığı sosyal ve kültürel değişim hakkında bize modernist teori perspektifinden ipuçları vermektedir. Kongar'a göre bu ailelerin yaşadıkları en önemli değişim şudur: "... göçmen aileler kendilerini kentsel atmosfere çabucak uydurmakta ve akrabalık ilişkilerine bağlanmaktan vazgeçmektedirler" (Kongar 1976: 215). Bu aileler kırsal alanda var olan akrabalık ilişkilerinin yerine, yeni bir sosyoekonomik ortamda yaşabilmek ve varolabilmek için, daha çok formel kurumları, işyerlerinde edinilen arkadaşları ve komşuluk ilişkilerini geçirirler. Kongar'ın tartışmasında da açıkça görüldüğü gibi modernist literatür kente göç eden ailelerin belli bir süreden sonra şehir yaşamına adapte olacağını varsaymaktadır. Vergin ise daha farklı bir görüşü savunmakta ve şunu iddia etmektedir: kentleşme akrabalık ilişkilerinin ya da başka bir deyişle anonim ilişkilerin çözülmesine yol açmamıştır. "Ailede doğrusal bir değişimi öngören evrimci teorilerin aksine, farklı değişim yönlerini öngören bir model aile yapısında muhtelif değişimlerin olabileceğini hesaplayabilmektedir" (Vergin 1985: 574).

Türkiye kentlerinde yaşananlar Vergin'in görüşünü desteklemektedir. Her ne kadar köylerdeki ilişkiler birebir yaşanmıyor da olsa, Dubetsky'nin de gösterdiği gibi, şehre göçle birlikte göçmen aileler tarafından geliştirilen kişisel ve sosyal ilişki ağları güncelliğini korumaktadır. Dubetsky, akrabalık ve yerel fabrika organizasyonu üzerine yaptığı çalışmasında gösterdiği üzere; kırdan kente göçle birlikte, şehre gelen aileler hem geniş aile formatına dayalı ilişkileri korumakta hem de "hemşerilik" olarak adlandırılan yeni bir tür akrabalık bağı geliştirmektedirler (Dubetsky 1976). Merkezinde güven ve karşılıklı yardımlaşmanın yattığı hemşerilik ilişkileri, ilk kuşak göçmenler için kentsel hayatın her aşamasında yaşamsal bir önem taşımaktadır. Bu bağlamda, formel kurumların hızlı kentleşme ile hayata geçmediği bir ortamda bu sosyal bağlar göçmen ailelerin yaşam yerlerini seçmelerinden kentteki iş olanaklarına ulaşmalarına kadar birçok alanda çok etkili olmaktadır. Erder (1996), Ümraniye üzerine yaptığı araştırmasında, çeşitli mahallerin İstanbul'a aynı yörelerden gelen akraba ve hemşerilerden oluştuğunu belirtmektedir. Bunun yanı sıra, yine belli mesleklerin belli yöreden gelenler tarafından egemenlik altına alındığı görülmektedir.

Kente göçle birlikte oluşturulan bu yeni ve özgün sosyal ilişki tarzlarının kadınlar ve kadınların istihdamına olan etkileri ise ilginç sonuçlar doğurmaktadır. Daha ileride detaylı olarak inceleneceği gibi kentte yaşamak kadınlar açısından hem yeni fırsatlar hem de yeni kuşatılmışlıklar anlamına gelmektedir. Örneğin, kadınların endüstriyel istihdama katılımları, başka ülke verileriyle karşılaştırıldığında daha sınırlı olmakla beraber, kırsal alana oranla iş olanakları çeşitlenmektedir. Fakat burada belirtilmesi gereken temel nokta, yeni iş koşullarının daha çok enformel sektörde artış göstermesidir. Çalışma koşullarının kötü olduğu ve genellikle daha az ücret ödendiği enformel sektörde, kadın işgücünün önemli bir yer tuttuğunu ve kadınlık konumunun belirleyici olduğunu söyleyebiliriz. Bu konuda en çarpıcı bulgular, İstanbul'da evde parçabaşı üretim yapan gecekondulu kadınları inceleyen White'dan gelmektedir. White, Dubetsky'in bulgularından hareketle bu hemşehrilik ve akrabalık ilişkilerinin kadınların çalışma yaşamını nasıl etkilediğini incelemektedir. White'in bulguları yazının ilerleyen aşamalarında daha detaylı olarak ele alınacaktır.

Toplumsal Cinsiyet İlişkileri ve Hane Halkı Organizasyonu

Türkiye'de kadın istihdamı ve hane halkı arasındaki ilişkinin boyutlarını daha yakından irdelemeye geçmeden önce, aile içindeki ilişkiler yoluyla yeniden üretilen ve devam ettirilen toplumsal cinsiyet ilişkilerine bir göz atmamız anlamlı olacaktır. Türkiye'deki aile yapısı, aile yaşamını düzenleyen günlük yapısal format anlamında oluşumu ve biçimi farklılıklar gösterse bile, Kandiyoti'nin klasik ataerkil aile olarak tanımladığı aile yapısıyla genel anlamda benzerlikler göstermektedir. Bu benzerlik kendini daha çok, ataerkil aile yapısında var olan egemenlik ve kontrol biçimlerinde bulmaktadır. Ataerkil geniş ailede yaşlı erkek, genç erkekleri de içerecek biçimde ailenin bütün üyeleri üzerinde bir otoriteye sahiptir. Genç gelin, başka bir erkeğin reis olduğu bir aileye ve kocasının yakın kadın akrabalarının (kocasının annesi, kız kardeşi, vb.) kendisi üzerinde önemli derecede bir güç uyguladığı bir aileye getirilir.

Bu sosyal yapı içinde hem erkekler hem de kadınlar evliliğin gerekli olduğuna inanarak sosyalleşirler ve evlilik hem erkeğin hem de kadının toplumun bir üyesi olarak kimlik kazanmalarında önemli bir rol oynar. Evli bir kadın saygı duyulacak bir kadındır ve aynı zamanda fikirleri benzer durumdaki kişiler içinde belli bir önem taşımaktadır. Kontrollü ve kısıtlanmış bir şekilde de olsa evlilik kadına belli bir statü kazandırmaktadır. Delaney bu durumu şöyle vurgulamaktadır: "Evli olmayan kadın sosyal olarak tamamen görünmezdir" (Delaney 1987: 42). Karı ve koca arasındaki ilişki daha çok görevler ve sorumluluklar temelinde kurulmakta, erkek evin ekmeğini kazanmakla ve ailesinin geçimini sağlamakla yükümlüyken, kadın annelik, bakım ve beslenme gibi temel ev içi faaliyetlerden sorumlu olmaktadır.

Kandiyoti ataerkil ailedeki egemen ilişkilerin kadının emeğine hem el koyduğunu, hem de kadının emeğini ve ailenin devamlılığı için yaptığı katkıları görünmez kıldığını ileri sürmektedir (Kandiyoti 1988: 279). Kandiyoti tartışmayı bir adım öteye taşıyarak, böyle otoriter bir yapı içinde kadının konumunu ve gücünü değerlendirirken çok önemli bir vurgu yapmakta ve kadınların ataerkil ilişkiler ağı içinde sadece pasif ve boyun eğen kişilikler olmadığını; kadınların "ataerkil pazarlık" yapan bireyler olduğunu ve var olan toplumsal cinsiyet ideolojisi içinde belli anlamlarda güçlü olduklarını ve manevra alanları olduğunu vurgulamaktadır. Bu pazarlık aşaması, genelde kadının var olan sistemi içselleştirmesiyle sonuçlansa bile, Kandiyoti'nin sunduğu perspektifin kadınların toplumsal çerçeve içinde aktif birer aktör olarak tanımlanması açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Yaşanan süreçte eve gelen gelin erkek çocuk doğurmakla ev içinde hem statü kazanmakta hem de ekonomik olarak kendisini güvenceye almaktadırlar. Gençken yaşanan zorluklar zaman içinde kayınvalidelerin gelinleri üzerinde kurdukları otorite ve kontrol ile bir şekilde hafifletilmektedir. Kadınların yaşam döngüsü içinde zamanla değişen güçlerinin doğasının incelenmesi bir kadının başka bir kadın üzerinde kurduğu egemenlik ilişkisini açığa çıkarmaktadır.

Kandiyoti, aile içinde kadının gücünün ve otoritesinin doğası ve kadınların erkeklere olan ekonomik bağımlılıkları düşünüldüğünde, klasik ataerkil yapı içinde kadınların güvenliklerini sağlamak için kocalarının ya da oğullarının sevgilerini manipüle ettiklerini öne sürmektedir. Bu durum kadınları tutucu bir eğilim içine sokmakta ve var olan eşitsizlik üzerine kurulu ilişkinin devamlılığına ve içselleştirilmesine yol açmaktadır (Kandiyoti 1988: 280). Öte yandan White bu durumu kadınla erkek arasında olan bir pazarlık sürecinden öteye taşıyarak şöyle söylemektedir (White 1994: 61):

...bu pazarlık daha çok grupla kişi arasında olan bir pazarlık olarak görülebilir ve evlilik bağıyla oluşan aile bu toplumun bir parçasıdır. Anne, komşu ve eş olarak topluluğun moral ve emeğe ilişkin sorumluluklarını yerine getirmekle, kadın grup güvenliğinin ve devamlılığının dayandığı karşılıklı sorumluluklar ağı içinde olmak isteğini göstermektedir.

Toplumsal cinsiyet ilişkileri kadın ve erkeğin sadece dişil ve

eril olmadığı fakat aynı zamana anne ve baba, kız çocuk ve erkek çocuk, karı ve koca olduğu bir sosyal ilişkiler toplamını ifade etmektedir. White, kadınların bir dizi kompleks sömürü ilişkisinin içinde bulunduğunu belirtmektedir, ama bu ilişkiler aynı zamanda akrabalık ve komşuluk etrafında gelişen karşılıklı güven ve dayanışma ilişkileridir. Topluluk içinde geliştirilen bu ilişkilerin, kadınlar için erkeklerin ve oğulların sevgisinin manipüle edilmesi kadar önem taşıdığı ve bireyin yaşamının devamı için önemli olduğu söylenmektedir. White'ın analizinde toplumsal cinsiyet rollerinin belirlenmesinde sadece kadın-erkek arasındaki ilişki değil, akrabalık-hemşerilik ilişkileri de önemli bir rol oynamaktadır. Kadının işgücüne katılımının daha çok enformel işlerde olduğu düşünülürse, akrabalık-hemşerilik ilişkileri işçi-işveren ilişkilerini düzenlemede kilit öneme sahip olduğundan, kadınların iş hayatını yakından etkilemektedir (White 1994). Kadınların çalışma yaşamlarının bu ilişkiler bütünü içinde gerçekleşmesi, kadının emek gücüne katılımının niteliğini ve bunun aile ile etkileşimini anlamak için önemli ipuçları vermektedir. Fakat bu ipuçlarını daha yakından incelemeden önce, Türkiye'de kadın istihdamının makro boyutlarına bakmakta fayda olduğunu düşünüyorum.

Aile, Toplumsal Cinsiyet ve İstihdam İlişkileri

Yukarıda aile organizasyonu ve toplumsal cinsiyet rollerinin değişen toplumsal yapı içindeki yerini ve durumunu belirtmeye çalıştım. Kadınların bir toplumdaki ev içi konumları ve toplumsal cinsiyet rolleri birbiriyle yakın ilişkide olan bir dizi sosyal ve bireysel faktör tarafından belirlenir. Hal böyleyken, kadınların emek piyasasına girmesinde hem kadının aile içi konumu hem de var olan toplumsal cinsiyet rolleri önemli bir rol oynamaktadır. Çünkü bu iki faktör, o toplumda kadınların ne yapıp ne yapmaması gerektiği ve kadınlardan beklenen davranışların neler olduğu konusunda belirleyici olmaktadır. Özellikle aile, Anker ve Hein'e göre, kadınların çalışmasında sadece kültürel ve sosyal değerler yoluyla etkili olmamakta, aynı zamanda kadınların hayatları üzerinde önemli bir karar alma aracı olarak da etkin olmaktadır (Anker ve Hein 1986). Çünkü ailenin organizasyonu, aile içi kaynak aktarma ve karar alma mekanizmaları ile ev içinde ve dışında kimin ne alacağı ya da ne yapacağı gibi sorunların çözüldüğü yerdir. Bu süreçlerin kadınların hayatları üzerine etkisi, onların beslenmelerinden eğitimlerine, ortalama yaşam sürelerine kadar birçok şeyi kapsamaktadır. İşte bu etkilerin, çalışan kadınları nasıl etkilediğini anlamak için öncelikle Türkiye'deki kadın istihdamının genel özelliklerine kısaca bir bakmak gerekmektedir.

Kadın İstihdamının Genel Özellikleri

Bu bölümde kentte yaşayan kadınların istihdamı ve hane halkı arasındaki etkileşimin boyutlarını, endüstriyel işgücüne formel ya da enformel yollardan katılan kadınlar üzerine yapılan çalışmalar çerçevesinde incelemeye çalışacağım. Resmi istatistiklere göre, yalnızca 10 yetişkin kadından 3'ü ev dışında ücretli bir işte çalışırken, bu rakam erkeklerde 7'ye çıkmaktadır. Bu durum bir başka şekilde şöyle ifade bulmaktadır: 10 kadından 7'si ücretsiz aile işçisi yani ev kadını olarak hesaplanmaktadır (DİE 1996). Ücretli işlerde çalışan kadınların ortalama maaşlarının erkeklerin maaşlarından daha düşük olması ve kadınların sosyal güvenlik dışında çalışma oranının daha yüksek olması, kadın işgücünün genel özellikleri olarak sıralanabilir (Kasnakoğlu ve Dayıoğlu 1997). İşgücü verilerinin tarihsel incelemesi kadınların işgücüne katılım oranlarının 1955 yılında %70 iken 1990'larda %30'a düştüğünü göstermektedir. Devlet İstatistik Enstitüsü'nün 2002 yılı II. dönem hane halkı işgücü verilerinde ise, Türkiye'de 15 yaş ve üzeri çalışabilir durumdaki 23.3 milyon kadın nüfusun sadece 5.9 milyonu (%25.5) çalışıyor. Çalışabilir durumdaki 19.1 milyon kadının %61.2'si ise ev kadını ya da çalışmıyor olarak görünmektedir (DİE 2002).

Kadınların işgücüne katılımlarının düşük artışlar göstermesinin arkasında birbirine bağlı iki sebep olduğu görülebilir. Birinci sebep, tarımsal alanlardaki üretimin mekanizasyonun, tarımla uğraşanların sayısını oransal olarak azaltmış, dolayısıyla köyden kente göç olgusunu başlatmış olmasıdır. İkinci sebep ise, sanayi sektörünün tarımdan kopan fazla emek arzını emecek kadar istihdam fırsatı ve kapasitesi yaratamamasıdır. İstatistik kayıtlarında genellikle tarımsal üretimde çalışan ücretsiz aile işçisi olarak geçen kadınlar, şehre göçle birlikte emek piyasasına girmeyip ev kadını olarak kaldılar. Bu verileri incelerken, göz ardı edilmeyecek çok önemli bir olgu ortaya çıkmaktadır. İdeolojik ve sosyal faktörler kadınların tarımsal üretimdeki payının, ev işlerinin bir uzantısı gibi görülmesine ve ücretine el konulmasına yol açarken, kentte yaşayan kadınların endüstri ya da servis sektöründe çalışmasını da imkânsız kılmaktadır. Bu olgu, sosyal ve ideolojik faktörlerin ekonomik faktörler kadar kadın istihdamını yakından etkilediğini göstermektedir. Ekonomi büyüdükçe kadının işgücüne katılımını azaltan bir diğer faktör ise istatistikler tarımsal alanlarda yaşayan bütün kadınları aktif olarak işgücüne katılıyor olarak hesaplarken, kentsel alanlarda yaşayan kadınların, belli anlamlarda ücretli işlerle uğraşsalar bile ev kadını olarak kayıtlara geçmesidir.

Bu alanda ilgiye değer bir diğer olgu ise kadınların görünmez emeği konusudur. Kadınların 'iş' olarak kavramlaştırdıkları uğraşların ancak fabrikalarda yapılan işe tekabül ettiğini araştırmacılar vurgulamışlardır (Özbay 1990; White 1994). Evde yapılan elişleri ya da parça-başı işler para karşılığı yapılıp satılsa bile, kadınlar tarafından iş olarak nitelendirilmemekte, boş zaman faaliyetleri olarak görülmektedir. Özbay, Ereğli'de yaptığı çalışmada, kendini ev kadını olarak tanımlayan kadınlarla derinlemesine görüşme yaptığında, son zamanlarda kazanç getiren bir iş yapıp yapmadığı sorulan kadınların bir çoğunun çiftçilik, sebze satıcılığı, dikiş, gündelikçi işçilik gibi işlerde çalıştıklarını ortaya çıkarmıştır (Özbay 1990). Burada altı çizilmesi gereken olgu, kadınların ücretli iş ile para karşılığı yapılan ve biraz da onların ev içi faaliyetlerinin uzantısı gibi algılanan işler arasında yaptığı ayrımdır. Bu sadece toplumsal değer yargılarının kadınların yaptığı işlere yüklediği değerin düşüklüğüne değil, aynı zamanda kadınların kendi üretimlerini nasıl algıladıklarına ilişkin ilginç bir durumdur.

İşgücü içindeki kadınların yaş dağılımına bakıldığı zaman, 12-19 yaşlarında bekâr kadınlardan oluşan grupta katılımın arttığı, 20-24 yaşlarında ise katılımın en yüksek noktasına ulaştığı görülmektedir. Kadınlar 30'lu yaşlara gelip evlendiklerinde ve çocuk doğurduklarında bu katılım düşmeye başlamakta, 35-44 yaş grubunun işgücüne katılımı ise daha yüksek bir oran göstermektedir, çünkü çocukları büyüyen kadınlar yine işgücüne katılmaktadır (Özar 1994; Özbay 1994). 50'li yaşlarda katılım oranı yine düşüktür. Türkiye'de, kadınların ücretli işte çalışma süreleri ortalama olarak 8 yıl ile sınırlı kalmaktadır. Fakat kadınların yarısından fazlası evlilik ve hamilelik öncesi yaklaşık 5 yıl kadar çalışmaktadırlar (Özar 1994).

Kadınların çalışma yaşamına sektörel olarak katılımları incelendiğinde, iki temel sektörün öne çıktığını görmekteyiz. Bunlardan ilki kadınların tarımsal üretime katılma biçimidir. Kadınların tarımsal üretime katılımları daha çok ücretsiz aile işçisi olarak ortaya çıkmakta ve kadınların payları zamanla erkeklere göre oransal olarak yükselmektedir. Tarımsal alanlarda toprak mülkiyeti daha çok küçük toprak sahipliği şeklinde olduğundan, burada ücretsiz aile işçiliği belirleyicidir. Tarımın milli gelir içindeki payı 1955'te %77 iken, sanayi üretiminin payının ve şehirleşmenin artmasıyla birlikte 1990'da %53'e gerilemiş, kadınların tarımsal işgücü içindeki payı artış eğilimi göstererek 1990'da %55'e yükselmiştir (Özar 1994). Tarımda mekanizasyonla birlikte, bazı araştırmalar kadınların tarımsal mekânlardaki faaliyetlerinin, tarım dışı faaliyetlere kaymaya başladığına dikkat çekmektedirler. Sermaye yoğun tahıl üretiminin yapıldığı alanlarda halı dokumacılığı kadınların temel faaliyetlerinden biri olarak ortaya çıkmıştır (Berik 1987).

Sosyal dönüşümünle birlikte tarımsal alanlarda kadınların statülerinde ve iş yüklerinde önemli dönüşümler gözlenmiştir. Kapitalist sistemin yayılması, kadınların ev içi yeniden üretim ve tarımsal üretime koydukları emek zamanı üzerinde çeşitli etkiler yapmaktadır. Bu etkilerden biri, kadınların ev işlerine ayırdıkları zamanı, bu alanda yapılan işleri teknolojik aletlere bırakarak veya ev içinde üretilen malların metalaşmasıyla, pazardan alınmasını mümkün kılarak azaltmaktadır. Bir diğer etki ise tarımsal üretime ayrılan emekte ortaya çıkmakta ve ağırlıkla küçük toprak sahipliğinde tarımsal işgücü feminize olmaktadır. Tarımda artan teknolojiyle birlikte erkekler, kadınları arkada bırakarak alternatif gelir kaynakları için kente giderken, kadınlar tarımsal üretimin tek sorumlusu olarak kalmaktadırlar. Bu durum kadınlar için daha çok otonomi anlamına gelmemekle birlikte, kırsal kesimde yaşayan kadın tarımsal üretimin bütün yükünü omuzlamaktadır. Bütün bu açıklamalar, tarımsal üretimin devamının ancak kadınların daha şiddetli bir şekilde sömürülmesi ve boyunduruk altına alınmasıyla sağlandığına işaret etmektedir (Kandiyoti 1989).

Burada incelemek istediğim ikinci grup ise, kentte yaşayan düşük gelirli ailelere mensup çalışan kadınlardır. Bu gruptaki kadın işgücünü etkileyen en önemli gelişmelerden biri, 1970 ve 80'lerde birçok gelişmekte olan ülkede, düşük ücretli emeğin kullanıldığı emek yoğun sektörlerin ekonomideki ağırlığını artıran ihracata yönelik sanayileşme stratejisinin uygulanmaya başlanmasıdır. Bu gelişme, kadınların işgücüne olan katılımlarını hızla artırmış ve işgücünün feminize olması diye adlandırılmıştır. Fakat Türkiye'de ihracata yönelik üretimin ve küresel piyasalarla entegrasyonun artmasına rağmen, kadınların sanayi işgücü içindeki oranında paralel bir dönüşüm yaşanmamış ve kadınların katılım oranı düşük düzeyini korumuştur. 1985'ten bu yana kadınların imalat sanayiinde çalışan işgücü içindeki payı %17 civarında kalmıştır. Çağatay ve Berik (1991), kamu kesimi imalat sanayii işgücünde kadın çalışanların oranında bir azalma varken, özel sektörde, özellikle ihracata yönelik sektörlerde genellikle kadın emeğinin yoğun olarak kullanılmasından dolayı ufak artışlar gözlendiğini vurgulamaktadırlar.

Türkiye'de kadınların işgücüne katılım oranlarının düşük olması emek piyasasındaki talep faktörlerinden sosyal değerlere, toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin ideolojiden aile faktörlerine kadar farklı değişkenlerle açıklanabilir. Kandiyoti bu olguyu, mavi yakalı aile reisinin düzenli gelire sahip olması, kadınların erken yaşta evlenmesi, çok sayıda okul-öncesi çocuk sahibi olunması, kreşlerin sınırlı olması ve kadın akrabalardan yeterli destek gelmemesi gibi faktörlerle açıklamaktadır (Kandiyoti 1982: 190). Kandiyoti'nin bu vurgusuna ters düşen gelişme ise, 1980 sonrasında işçi sınıfının gelirlerine vurulan büyük darbedir. Bu gelişme, kentli ailenin parasal gelire olan ihtiyacını artırmakta, bu gelir ya kadınların enformel çalışmasıyla karşılanmakta ya da evdeki diğer aile bireylerinin (genç erkek ve kız çocuklar) erken yaşta emek piyasasına katılmak zorunda kalmasıyla sonuçlanmaktadır. Sabit gelirli ailelerin düşen gelirlere karşı geliştirdikleri stratejilerden bir diğeri ise, kırsal alanla sürmekte olan sıkı bağlar nedeniyle, oradan hem ayni olarak hem de nakdi olarak aktarılan kaynaklardan faydalanmaktır (Kıray 1999).

Şenyapılı'nın araştırması kentin gecekondu alanlarında ve bu alanlarda yaşayan kadınlarda yoğunlaşmaktadır. "Ailedeki kişi sayısı zamanla azalmakta olduğundan ve kızlar genç yaşlarda evlenme eğiliminde olduklarından gecekonduda yaşayan kadınlar tam zamanlı çalışma eğilimi göstermemektedir. Ne zaman ekonomik zorluklar baş gösterse, o zaman kadınlar genellikle emek piyasasına dalmaktadırlar" (Şenyapılı 1981: 209). Bu alıntının da vurguladığı gibi gecekondu alanlarında yaşayan kadınlar geçici ve uydu işgücü olarak algılanmaktadır. Şenyapılı, kadınların işgücüne bu temellerde katılmalarının hiçbir zaman kadınla erkek arasında sosyal bir eşitlik ve iş tatmini sağlamayacağını; tam tersine işgücünün organize olmamış, marjinal doğasından dolayı, kadınların daha da çok sömürüye maruz kaldıklarını belirtmektedir. Şenyapılı'nın vurgusu emek piyasasına katılımın temel itici gücünün ekonomik sıkıntılar olduğu ve kadının yaptığı işin marjinal olduğu üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Kentli işçi kadınlar üzerine yapılan araştırmalar, bu kadınların daha çok birinci ya da ikinci kuşak göçmenler olduğunu göstermektedir. Bu grubun ücretli iş piyasasında fırsatları, ancak sanayideki emek yoğun üretime dayanan düşük ücret ödeyen, monoton veya evde yapılan parça başı işler olmakta, ya da hizmet sektöründe kötü çalışma koşullarında yapılan işlerle sınırlı kalmaktadır. Daha önce de vurgulandığı gibi bu gruptaki kadınların emek piyasasına katılımı çok düşük kalmakta, fakat bu durum biraz daha yakından incelendiğinde, bu ilişkilere içkin olan bir dizi "gizli" olguyu içinde taşıdığı görülmektedir. Alt gelir gruplarından gelen ve şehirlerde yaşayan kadınlar ev dışında çalışmak için çeşitli güçlükleri aşmak zorunda kalırlar ki birçok kadın bu güçlükleri aşacak ortamı yaratamamaktadır. Bu güçlükler kadınların ev içindeki ağır sorumluklarından, geleneksel baskılardan, kadınların yapabilecekleri işlerdeki çalışma koşullarının zorluklarından ve düşük ücretlerden oluşmaktadır. Böylece, kadınlar yoğunlukla hem para kazanabilecekleri hem de evdeki sorumluluklarını yerine getirmelerine olanak veren, evlerinde yapabilecekleri enformel işlerde çalışmaktadırlar.

Türkiye'de 1980'lerde uygulamaya konan yapısal uyum programlarıyla birlikte, enformel sektörde belli alanlarda kadınların yoğunluğu artmaya başlamıştır (Çınar 1994). Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye'de de emek piyasaları katmanlıdır ve bu katmanlaşma kadın işçiler için bir dezavantaj yaratmaktadır. Örneğin, kadınlar düşük gelir getiren ve emek yoğun işlerde erkek işçilere oranla daha düşük ücretlerle çalışmaktadırlar. Yaşanan endüstrileşme sürecinin kentte yaşayan düşük gelirli kadınlar üzerinde yarattığı en önemli etkilerden biri, üretim sektöründe evden yapılan işlerde artışa neden olmasıyla ilişkilidir. Kente yeni gelmiş ve düşük eğitim düzeyine sahip kadınların ekonomik zorluklarla karşı karşıya kaldıklarında, evlerinin bütçesine maddi katkı yapmalarının en kolay yolu küçük konfeksiyon atölyelerinde ya da evde parça başı yapılan ücretli işlerden geçmektedir (Çınar 1994).

Çınar'ın tahminlerine göre 1989 yılında İstanbul'da 88 bin kadın evde parça başı iş yapmaktadır. Bu şekilde yapılan işlerin çoğu hazır-giyim ve yüksek ihracat potansiyeli olan endüstriler tarafından yaratılmaktadır. Kadınların yaptıkları bir başka çeşit enformel iş ise aile işletmelerinde yoğunlaşmaktadır. Bu alanda yapılan işin fark edilmemesinin sebebi sadece bu tür aile işletmelerindeki işbölümü ve üretimin organizasyonu değil, kadınların kendilerinin de ev işi ve ücretli iş arasında yaptıkları ayrımdır. Çınar ve diğerleri şöyle söylemektedirler: "Yapılan üretimin doğasından dolayı kadın emeğini kullanamayan işletmeler, pazar şartları kötüleştiğinde iyi performans gösterememişlerdir" (1988: 299). Kısaca, kadınların enformel sektör faaliyetleri ailenin kadın istihdamına olan etkilerini anlamak için çok önemlidir, çünkü kadınların evden iş yapmaları dışarıda ücretli bir işte çalışmalarından daha kolaydır ve bu iş kadınların ev işlerinin bir uzantısı olarak algılanmaktadır.

Çınar vasıfsız kadınların neden formel işlerde çalışmadıklarına ilişkin sosyolojik nedenler sıralamaktadır: (1) küçük çocuklu anneler için esnek çalışma saatlerinin önemi, (2) koca iznine ilişkin karşılaşılan sorunlar, (3) komşuların ve yakınların gözünde itibar yitirme, (4) erkek işçilerle karşılaştırıldığında işte yükselme ve maaş artışlarında karşılaşılan güçlükler, (5) potansiyel olarak işyerinde karşılaşılabilecek taciz olayları. Bu nedenlerin de işaret ettiği gibi, kadınların yaptıkların işin niteliğini ve emek gücüne katılmasını belirleyen faktörler kadınların yeniden üretim faaliyetleriyle ve aileyle yakından ilgilidir.

White'ın evlerinde parça başı üretim yapan kadınlar üzerine yaptığı çalışma, kadınların organize olmamış ve düşük ücret veren işlerle ilişkisinin genellikle zorunlu olarak sömürücü ve marjinal olmadığını vurgulayarak, kentte yaşayan

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2019. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova