ISBN13 978-605-316-040-3
13x19.5 cm, 96.00 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

M. Taha Tunç, "Söyleşinin Vaadi: 'Sartre ile Sartre Hakkında'", Post Dergi, 20 Mayıs 2016

Bir söyleşi bize neler vadeder? Faillerinin niyeti oldukça önemlidir bunda. Bununla da kalmaz; bazı söyleşiler vardır, konudan konuya nasıl geçildiğini fark edemezsiniz. Bu işin de “handikabı” bu olsa gerek: Okuyucu yeri gelir şaşkınlığa uğrar, kopuk gelir ona konuşmalar. Her ne kadar failler önemlidir desek de, söyleşide ipler soruyu soran taraftaymış gibi görünür. Soruyu soranın niyeti böylece sonuca daha çok etki edebilir. Söyleşiler ayrıca, söyleşinin gerçekleştirildiği kişinin herhangi bir konuda veya genel olarak fikirlerini öğrenmek için başlangıç seviyesi olarak görülebilir. Ancak felsefi bir içeriğe sahip söyleşide durum pek de düşünüldüğü gibi olmayabilir. Kavramları ve kullanımlarını anlamak için uzun uğraşlar göstermek zorunda kalabilirsiniz. Arayıp tararsınız, bu süreçte de birçok şey kazanmış olursunuz. Ayrıca bu zorlukları gidermenin bir yolu da çevirmenin veya yayıma hazırlayanın metne katkılarından faydalanmaktır –tabii böyle bir olanak varsa. Peki, Sartre bu söyleşilerde bize neler vadediyor? Söyleşi olgusunu bir kenara bırakıp Sartre’ın bu söyleşilerini irdelemede sakınca yoktur.

Sartre ile yapılan bazı söyleşiler derlenip 2006 yılında İngilizce olarak yayımlanmış. [1] Bu söyleşi metinleri bize ise on yıl sonra Yücel Göktürk çevirisi ile ulaşıyor. [2] Metis Diyaloglar serisinin yeni üyesi olan eser, Sartre’ın geç dönemi hakkında ipuçları edinmemizi sağlıyor. İlk söyleşi Perry Anderson, Roland Fraser ve Quintin Hoare isimlerinin soruları, Sartre’ın cevaplarından oluşuyor (1969). İkinci söyleşide ise Beauvoir sorduğu sorularla yer yer Sartre’ı zor durumda bırakıyor. Son söyleşi ise yine ilk söyleşideki isimler tarafından 1967’de Sartre ile gerçekleştiriliyor.

İlk döneminden geç dönemine Sartre

Sartre, ilk söyleşisinde [3] sorulan soruları cevaplarken düşüncesinin değişim sürecinden ve bundan etkili olan olaylardan da bahsediyor. Örneğin, “geç dönemi” olarak adlandırılan dönemin oluşumunda Sartre II. Dünya savaşışının önemine vurgu yapıyor. Savaşta bir Fransız askeri olarak zorunlu görev alan Sartre, Almanlara esir düşmüş bir isimdir. Bu döneminde “nesnelerin gücünü” öğrendiğini ifade ederek düşüncesinin değişiminde etkili rolü buna atfediyor. [4] Aslında bir bakıma bu olay, tefekkür halindeki bir filozofun olgu ile çatışmasını da ifade edebilir. Filozof -burada Sartre- olgularla çatışırken eylemlerle de çatışmıştır. Erken döneminde üzerinde çokça durduğu öznellik kavramı da bu olaylardan etkilenmiş olsa gerek. Sartre, bu kavramın Varlık ve Hiçlik (1943)’teki anlamının onun için değiştiğini vurguluyor. Bunda elbette savaş dönemi sonrasında Sartre’ın etkisi altında kaldığı Marksizm önemlidir. Erken döneminde bireysellik üzerinde çokça duran Sartre’ın bunu en iyi ifade ettiği eserlerinden biri muhtemelen Bulantı’dır. [5]

Savaş sonrasında gerçek tecrübe olarak “toplum tecrübesi”ni yaşadığını ifade eden Sartre, onda değişmeyen şeyin insanların kararlarından kendilerinin sorumlu olduğu düşüncesi olduğunu vurguluyor. Böylece özgürlük anlayışındaki değişime de vurgu yapabiliriz: İlk döneminde bireyci bir özgürlüğe vurgu yapan Sartre, artık bir Jean Genet özgürlüğünü savunduğunu söylüyor. Jean Genet’nin kendi şartlarını değiştirebilmiş bir şair olması üzerinde duran Sartre, özgürlüğün doğru anlamının da onu anlattığı eserde olduğunu ifade ediyor.

İlk döneminde Freudculuğa karşı sert tavır almış Sartre, bize Marksizm ile mantık olarak aynı olduğunu savunsa da hiçbir zaman bir “bilinçdışı” taraftarı olmamıştır. Varlık ve Hiçlik ve Ego’nun Aşkınlığı’nda [6] (1934) oluşturduğu bilinç teorisinde, bilinçdışını dışlayan ancak insanların kendini aldatma olarak değerlendirilebilecek bir kavram öne sürüyor gibi. Buna ek olarak, Sartre dikkat çekici bir benzerliğe vurgu yapıyor: “Marx’ın ‘Burjuvazinin ne yaptığını düşündüğü pek önemli değildir, önemli olan ne yaptığıdır,’ deyişindeki ‘burjuvazi’nin yerine ‘histerik’i koyduğumuzda, bu Freud’un formülasyonu olur.” [7] Bu yakınlaşmayı “dışsallığın koşullanması” teorisi olarak adlandıran Sartre, Descartesçılığı nedeniyle de Freud’dan uzak durduğunu ifade ediyor.

Sartre’a göre psikanaliz mitler üretmiş, zaten ihtimal dâhilinde olan şeyleri bir teoriymişçesine göstermeye çalışmıştır. Sartre aslında psikanalizdeki bu diyalektik eksiğini de dolaylı da olsa eleştirir gibi görünüyor. Zıtlıkların birbirine nüfuz ettiğini vurgulayan Sartre, psikanalizde bu zıtlıklardan birinin “iyileştirilmesi” gerektiğini de eleştirmiş olur. Flaubert üzerine yazdığı denemesinde yaşam deneyimi (le vécu) kavramını kullanan Sartre, aslında bilinçdışı kavramına farklı bir anlam katarak onu yeniden kullanıyor gibi görünür. Burada temel fark nedir diye sorduğumuzda ise, yaşam deneyiminin daha düşünümsel olduğu ifade edilebilir. Psikanalizdeki o geçmiş kaynaklı histeriler Sartre’da yer almaz, bilinçlenme ile çözülebileceğini Sartre farklı örneklerle farklı eserlerinde göstermiştir bunu. Sartre’ın bütünselleşme kavramı bu süreci bize açıklamada yardımcı olacaktır. Bütünselleşme, içselliğin en sonunda aşkınlığa varmasını ifade eder. Ama bu içsellik de bir dışsalın içselleşmesi biçiminde gerçekleşmiştir esasen. Ego’nun Aşkınlığı’nda her ne kadar tamı tamına bir yaşam deneyimine vurgu yapmamışsa da, bütünselleşme kavramı geç dönemi ile ilk dönemi arasındaki değişimi anlamak için faydalı olabilir. Flaubert’i incelerken de aynı bakışla bakmıştır Sartre: bilinçdışına dayanmaktansa yaşam deneyimine tutunmak. Sartre, Flaubert’in eserlerindeki kahramanların toplumsal olaylarını, onun deyimiyle, yaşam deneyimlerini incelemeye girişmiştir.

Sartre’ın özellikle Flaubert’i incelemesinin de bazı nedenleri vardır. Bunlardan ilki Flaubert’in ardında çok fazla malzeme bırakmış olmasıdır. Bu da ister istemez Sartre’ın işini kolaylaştırır. İkinci olarak, Flaubert’in edebiyatta edindiği yer önemlidir. Sartre, onunla taban tabana zıt bir edebiyat yaptığını ifade eder. Bunun en iyi anladığımız iki eser Sartre’ın Bulantı’sı ile Flaubert’in Madam Bovary’sidir muhtemelen. Antoine Roquentin’in zihnindekiler ve bunların yansıması her ne kadar ilk dönem Sartre örneği olsa da, Emma Bovary tam bir içselliğin bütünselleşmesi örneğidir. Daha sonraları Sartre’ın roman tutkusundan kopup tiyatroya yönelme sebeplerinden biri belki de budur: Tiyatro daha yaşamsaldır. Üçüncü sebebine gidecek olursak, Sartre’a göre Flaubert’de imgelemin ön plana çıkması ve bunun da Sartre’ın ilgi alanına giriyor olmasıdır. Ancak ona göre Flaubert her ne kadar imgesel olsa da gerçeklikten kopmamıştır, çünkü gerçeğe derin bir nefret duymuştur. Elbette bunu Flaubert’in yaşam deneyimlerinden yola çıkarak açıklamaya çalışıyor Sartre.

Söyleşinin sonrasında, söyleşenlerin de sorularıyla Sartre’ın edebiyat görüşü irdeleniyor. Bunu yaparken, W. Gombrowicz, B. Brecht gibi isimlerden söz açılıyor. Sartre, tiyatroya nasıl giriş yaptığından söz ediyor. Dil’den konu açılınca ise yine kendi görüşünü ona uygular: “Ama dilde bütünselleştirme vardır. Unsurları yoluyla zıtlarına atıfta bulunmayan tek bir cümle söyleyemezsiniz. Bizzat dilbilimcilerin kabul ettiği üzere, dilin tamamı farklı anlamlar sistemi olarak, kendi yokluğunda mevcuttur. Her cümle, konuşmanın bütün kaynaklarına el koymaktadır, zira sözcükler birbirlerine zıtlıklarıyla varolur. Dolayısıyla dilde kesinlikle bütünselleştirme vardır. [8] Konuşmanın devamında kültür devrimi hakkındaki fikirlerini, çok bilgili olmadığını söylese de, ortaya vurur. Bu durumları Critique de la Raison Dialectique [9] (1960) kitabında nasıl ele aldığını açıklamaya girişir.

Beauvoir soruyor, Sartre yanıtlıyor

İkinci söyleşide Beauvoir, Sartre’ı sorularıyla bir hayli zorluyor. [10] Bu söyleşinin genel itibariyle kadın mücadelesi-sınıf mücadelesi “kardeşliği” odağında olgunlaştığını söyleyebiliriz. En azından Beauvoir’ın niyeti bu yönde gibi görünüyor. Sartre öncelikle kadınlarla olan yakın ilişkisinin nerden kaynaklandığını açıklıyor. Babasının ölümü üzerine evde dedesinden sonra ikinci erkek olan Sartre, çoğunlukla kadınların olduğu bir evde yetişmiştir. Çevresindeki bu kadın yoğunluğunun sonucunu şu şekilde ifade eder: “Ve hep içimde bir kadın olduğunu düşündüm.” [11] Her ne kadar böyle olsa da Sartre “eril tahakküm”den kendi fikirlerini çok sonra sıyırmıştır. Gençliğinde cinsiyetler arası dikey bir hiyerarşi olduğuna inandığını vurgulayan Sartre’ın dönüm noktası muhtemelen Marksizm olmuştur. Ne olursa olsun kadınlarla geçirdiği vakitleri erkeklere geçirdiğine göre daha memnun edici bulan Sartre’ın bu düşüncesini Beauvoir eleştiriyor ve fallokrasiden izler bulduğunu dile getiriyor.

Beauvoir, daha önceleri kadın mücadelesini sınıf mücadelesiyle ele alma biçiminde değişikliğe gidip kadın mücadelesini ayrı bir kategoride ele almaya çalışmış bir isimdir. Kendisi, bunda etkili olan faktörün sınıf mücadelesinin kazanıldığı ülkelerdeki kadınların durumuna yoruyor. Sartre ise açık açık bize şunu söylemek istiyor: Sınıf mücadelesi bile erkekler arasındaydı, orada da cinsiyetler arası eşitsizlik vardı. Bu yüzden ikisi ayrılabilir. Tahakkümün uygulandığı bu iki alan her ne kadar bazı zamanlarda yolları birleşse de sonuca varılması gerektiğinde her ikisinin de kendi kaderini tayin etmesi gerekir. Buna ek olarak Beauvoir, burjuva kadınların varlığının bile aslında kocasının ya da babasının varlığı olduğunu vurgular. Kadınların kendi haklarını tayin edebilmesinin üst sınıflarda bile erkek engeliyle karşılaştığına değinir.

Sınıf mücadelesi ile ayrım noktalarından biri, kadınların birden fazla eşitsizliğe ama sınıfların tek eşitsizliğe tabi olmasıdır. Kadınlar hem cinsiyet hem sınıf ayrımına uğrarlar. Sartre, bu sebep dolayısıyla önceliği kadın mücadelesine vermiştir – bu kararda Beauvoir etkisi gözden kaçmamalıdır.

Siyasi bir olgunlaşmaya doğru

Kitapta yer alan son söyleşide, Sartre diğer söyleşilerden farklı olarak felsefe ve edebiyattan uzaklaşarak, ama bunları da temel alarak siyasetle ilgili konuşmaya başlıyor. Elbette bunda etkili olan en önemli faktör, yukarıdakilerde olduğu gibi yöneltilen sorular oluyor. Emperyalizm karşıtlığı üzerinde durulan söyleşide öncelikle Bertrand Russell Mahkemesi’nden konu açılıyor: Mahkemelerin amaçlarından biri, bazı devletlerin emperyalist tavırlarının yasal sorgulamasını yapmak.

Sartre, vurguladığı gibi, bunun yeterli olmadığını, daha somut mücadele edilmesini savunan mahkeme üyesidir. Devletlerin yasal olan politikalarının suç olarak adlandırılamayacağını, ama eleştirilebileceğini söyleyen Sartre, konuya ılımlı tavrıyla bizi şaşırtabilir. Ancak bunu biraz da suçlunun ortaya çıkarılmasında kullanılacak en insani yol olarak görmemiz gerekebilir. Devletleri, onların kendi silahlarıyla kontrol altına almak Sartre’a akıllıca gelmiş olmalı ki, mahkemede de bunu uygulamaya çalışmışlardır. Sorunları uluslararası seviyeye çıkarıp suçlunun kim olduğu belirlenmeye girişilir. Burada amaçlardan biri de yasal mekanizma ile denetim sağlamak olabilir. Peki, bu ekip hangi olaylar üzerine çalışacaktı? Sartre, Fransa-Cezayir savaşında sert tavrını belli etmiş ve emperyalizm karşıtı olduğunu her defasında göstermiştir. Mahkeme döneminde ise sıra ABD-Vietnam arasındadır. Bu savaşın ya da işgalin yasallığı tartışılır.

Mahkemenin akıbeti tartışmaya açıktır ve Sartre, devletlerarası ilişkileri evrensel düzeyde ele alan bu çalışmalarıyla bizi şaşkınlığa uğratabilir. Belki de bu, yukarıda vurguladığımız üzere, savaş suçlarını ortaya çıkarmak için seçtiği bir yoldur. Bir çeşit “düşmanı düşmanın silahıyla (yasalarıyla) vurma” işidir.

Notlar


[1] Jean-Paul Sartre, Conversations with Jean-Paul-Sartre, London: Seagull, 2006 Metne dön.
[2] Jean-Paul Sartre, Sartre ile Sartre Hakkında, çev. Yücel Göktürk, İstanbul: Metis, 2016. Metne dön.
[3] Bu söyleşinin bir kısmına şuradan ulaşabilirsiniz: http://www.metiskitap.com/catalog/text/100433#NoteReferans_1Metne dön.
[4] A.g.e., s.10. Metne dön.
[5] Jean-Paul Sartre, Bulantı, çev. Selahattin Hilav, İstanbul: Can, 2014. Metne dön.
[6] Jean-Paul Sartre, Ego’nun Aşkınlığı, çev. Serdar Rifat Kırkoğlu, İstanbul: Hil, 2016. Metne dön.
[7] Jean-Paul Sartre, Sartre ile Sartre Hakkında, s. 14. Metne dön.
[8] A.g.e., s.36. Metne dön.
[9] Bu eser Türkçede bulunmamakla birlikte İnci Malak Uysal kitabın adını Diyalektik Aklın Eleştirisi olarak çevirmişti: Jean-Paul Sartre, Öznellik Nedir?, çev. İnci Malak Uysal, İstanbul: Can, 2015, s.11. Ayrıca Serdar Rifat Kırkoğlu da aynı isimi kullanmıştı: Jean-Paul Sartre, Ego’nun Aşkınlığı, çev. Serdar Rifat Kırkoğlu, İstanbul: Hil, 2016, s.7. Metne dön.
[10] İkilinin bir başka söyleşisiyle daha karşılaşmıştım: “Son Konuşma”, Milliyet Sanat, 143. sayı, s.13-14. Burada da genel olarak Sartre’ın ünü ve edebiyatı üzerine kısa bir tartışma yapılıyor. Metne dön.
[11] Jean-Paul Sartre, Sartre ile Sartre Hakkında, s.55. Metne dön.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2018. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova