ISBN13 978-605-316-070-0
13x19,5 cm, 192 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Canlı Varlıklar Ne Kadar da Garip, s. 14-16

Canlı ve cansız varlıklar çarpıcı biçimde farklı olmalarına karşın, bu iki madde biçiminin birbirleriyle nasıl bir ilişki içinde oldukları sorusu kışkırtıcı bir bilmece olarak duruyor. Özellikle de yaşamın aşikâr tasarımı sonu gelmez bir spekülasyon kaynağı olarak öne çıkıyor. Bu tasarımda öylesine belirgin olan yaratıcılık ve ince ayar ancak “muhteşem” sözüyle betimlenebilir. İris tabakasındaki diyaframı, değişken odak mesafeli merceği, bilgi iletimi için optik sinire bağlı olan ışığa duyarlı retinasıyla gözün yapısal karmaşıklığı, doğanın tasarım yeteneğinin klasik örneğidir. Ama durun; bu daha tasarım aysberginin yalnızca su üstündeki ucu. Geçmiş altmış yıl içinde moleküler biyoloji alanındaki kayda değer ilerlemeler sayesinde doğanın tasarım yeteneklerinin ölçülemeyecek derecede büyük olduğunu keşfettik. Örneğin ribozomu ele alalım. Ribozom her canlı hücrede tüm yaşamın dayandığı protein moleküllerini üreten ve binlerce kopya halinde bulunan küçücük bir organeldir. Yüksek bir organizasyon düzeyine sahip karmaşık bir minyatür fabrika gibi çalışarak yüz ya da daha fazla amino asit molekülünü yalnızca bir-kaç saniye içinde doğru biçimde birbirine ekler, uzun zincirlere benzeyen moleküller olan proteinleri seri halinde üretir. Ve bu son derece etkin işleyişli birim, yalnızca 20-30 nanometre (ya da bir santimetrenin milyonda 2-3’ü) çapında karmaşık bir kimyasal yapı içinde yer alır! Düşünün: Tam donanımlı bir fabrikada bulmayı bekleyeceğiniz her şey var; ama çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük bir yapının içinde. Nitekim, bu olağanüstü organelin yapı ve işlevini açıkladıkları için İsrail’deki Weizman Enstitüsü’nden Ada Yonath, Cambridge Üniversitesi Moleküler Biyoloji Laboratuvarı’ndan Venkatraman Ramakrishnan ve Yale Üniversitesi’nden Thomas Steitz 2009 Nobel Kimya Ödülü’ne layık görüldüler.

Yaşamın insana daimi bir esin kaynağı olan o nefes kesici çeşitliliği ise, olağanüstü tasarım yeteneklerinden daha az etkileyici değil. Kırmızı güller, zürafalar, kelebekler, yılanlar, upuzun kızılçamlar, balinalar, mantarlar, timsahlar, hamamböcekleri, mercan kayalıkları - doğanın bu hiç azalmayan muhteşem yaratıcılığı hafsalaya sığmıyor. Abartısız milyonlarca tür var doğada - ki daha o gizli âleme, bakterilere değinmedik bile! O gizli âlem ki, yeni yeni aydınlanmaya başlayan, akıllara sığmaz, muazzam bir çeşitlilik kaynağı. Fakat yaşamın tasarımı ve çeşitliliği, onu daha da gizemli ve eşsiz kılan bir dizi özellikten yalnızca ikisi. Yaşamın özelliklerinden bazıları öylesine çarpıcı ki, onları fark etmek için fazlaca bir gözlem yeteneği gerekmiyor. Örneğin yaşamın bağımsız ve maksatlı karakterini ele alalım. Bu özelliği fark etmemeniz mümkün değil. Torunum 2 yaşındayken bile bu farkı kaçırmamıştı; gerçek bir köpekle, sahicisine çok benzeyen oyuncak bir köpek arasındaki farkı hemen anlamıştı. Oyuncak köpeklerle neşe içinde oynuyor, ama ona nasıl bir sürpriz yapacaklarından emin olmadığı için sahici köpeklerden korkuyordu. Oyuncak bir köpeğin davranışının öngörülebilir olduğunu, sahicinin ise bağımsız bir zihne sahip olduğunu çok çabuk öğrenmişti.

Bununla birlikte yaşamın, laboratuvarındaki bilimci için son derece aşikâr olmasına karşılık ilk bakışta fark edilemeyebilecek, ancak yine de kafa kurcalayan ve açıklama gerektiren başka özellikleri de var. O halde, yaşamın ne olduğunu anlamak istiyorsak, keşif yolculuğunun başlangıç noktası olarak canlı varlıkları cansızlardan ayıran özelliklere bakmaktan daha iyi bir yol olabilir mi? Nihayetinde yaşamı anlamak, bu özelliklerin hem ne olduğunu hem de nasıl ortaya çıktığını anlamamızı gerektirecektir. Bazıları -üzerlerindeki tartışmalar sürüyor olsa da- Darwinci terimlerle açıklanabilir. Ancak bazıları var ki, bu yolla anlaşılamayacakları gibi, varlıklarını açıklamakta da zorlanıyoruz. Yirminci yüzyılın büyük fizikçileri Bohr, Schrödinger ve Wigner’i de zorladıkları kesin; çünkü yaşamın özelliklerinin birçoğu modern bilimin en temel ilkelerinin altını oyuyormuş gibi görünüyor. Diğer bazı özellikleriyse günümüz biyologlarını umutsuzluğa sevk ediyor. Carl Woese’nin kısa süre önce yaşam mefhumuna getirdiği tanım başka nasıl yorumlanabilir ki: “Organizmalar çalkantılı bir akış içindeki kararlı örüntülerdir - bir enerji akışı içindeki örüntüler.” [1] Gizemin kıyısında dolaşan bu muğlak sözler, yirminci yüzyılın önde gelen biyologlarından birinden, yaşamın üçüncü âlemini meydana getiren arkelerin kâşifinden geliyor. Woese’nin açıklaması yaşam konusunun nasıl çetrefil bir sorun olduğunu doğruluyor.

Demek ki burada ilginç bir fenomenle karşı karşıyayız: Kendilerini canlı sistemlerin incelenmesine adayan ve yaşamın karmaşıklığını takdir eden, yaşamın en önemli bileşenlerini başarıyla irdeleyen biyologlar, iş yaşamın ne olduğu konusuna gelince suskunluklarını sürdürüyorlar; doğanın en temel yasalarına ilişkin derin kavrayışlarına karşın fizikçilerin kafaları da daha az karışık değil. Her iki alandaki bilimciler de yaşamın doğası konusunda bocalıyorlar ve bu durumda 3000 yıllık “yaşam nedir” bilmecesinin bir bilmece olarak kaldığı sonucuna varıyoruz ister istemez. O halde keşif yolculuğumuza, yaşamı özel kılan, onu cansız maddeden o kadar farklı yapan özellikleri kısaca gözden geçirerek başlayalım ve bu özelliklerin neden böylesine garip olduğunu tartışalım...

Notlar


[1] Woese, C. R., “A New Biology for a New Century”, Microbiology and Molecular Biology Reviews 68: 173-86, 2004. Metne dön.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova