Ömer Erdem, "‘Amcam Sokrat’ ya da Yönetilemez Yaratıcı Düşünce", Karar.com, 16 Haziran 2026
Victoria R. Holbrook ile hiç görüşmedik. Bazen, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde hocam Ali Alparslan’ın odasında karşılaşmış olabilir miyiz diye zihnimi yokluyorum fakat bir sonuca varamıyorum. Zaman tam oturmuyor. Ali Toy geliyor gözlerimin önüne. Başka başka isimler. Yine de Ali Alparslan ismiyle onun hatıratında karşılaşmak heyecan verdi bana.
Başka yönden yine zihnimi tartıyorum. Birkaç on yıl evvel Niyazi Sayın’ın Üsküdar’daki evinde buluyorum kendimi. Üstad neyzen Sadreddin Özçimi götürmüş olmalı beni ona. Bir “Ney” filmi çekmek istiyorum Niyazi Sayın ile. Uzak, çok uzaklara dalan gözleriyle bu temiz yüzlü büyük neyzen beni şaşırtıyor. Böylesi insanların gerçekle bağlantıları zayıftır. Çektiği fotoğraflardan söz açıyor. Bol ışıklı odalarda sanat, kukumav kuşları misali başkalarının yuvalarını gözlüyor. “Bir düşüneyim,” diyor, “sonra gelin konuşuruz.” Bu ifade içime korku salıyor. Hayır diyecek hissediyorum. Hayır demenin de bir takvimi var demek ki. Aklıma nereden gelsin, V. Holbrook’un Amcam Sokrat’ını okurken o odaları zihnimin tekrar halka halka çoğaltacağı? Zaten “izin çıkmıyor yukarıdan” benzeri muğlak bir cevap veriyor sonunda. Göğe ağan ney misali, sözü kısa kesmenin ve bu sevdadan vazgeçmenin kararına varıyorum böylece.
Ve başka unutulmaz bir yakınımla buluşuyorum kitapta. “Bakın, Türkiye için ne buldum,” diye her karşılaştıklarında yanındakilere Holbrook’u takdim eden Talat Halman’dan başkası değil bu kişi. Her güzel ve iyi şeye tutkuyla yaklaşan Talat Bey belli ki onun kültürümüze getireceği katkıları ilk elden keşfetmiş. Talat Bey, değer verdiği ve ufuk gördüğü hemen her kişiye sadece sevgisini nezaketle hissettirmekle kalmaz, her hâl ve şartta kalıcı olanı düşünürdü. Benim televizyon yoluyla Türkiye’ye bir şeyler söylenebileceğine inandığım zamanlarda, ortak dost Mustafa İsen’in Çankaya Köşkü’ndeki odasında, Yaşar Kemal ve Doğan Hızlan’ın bulunduğu ortamda, “Şartları hazırlasak da Ömer(ler) Kaşgar’ı yeniden çıkarsalar,” diye iç geçirmişti. Amcam Sokrat’tan söktüğümüze göre V. Holbrook’u İstanbul’a yönlendiren ve işlerini kolaylaştıran yine o. Şimdi var mı böyle rehber kişiler?
Doğrudan kronolojik bir esasa dayalı ilerlemiyor anılarında Holbrook. İnsandan zamana, ülkeden konuya sıçrıyor. Bugünün etrafında ayağını bir semazen çarkı gibi döndürüyor. Yazdıklarını ve çözümlemelerini dikkatle okuyunca, kendisinin kurduğu “Yaratıcı düşüncenin tek özelliği vardır: Yönetilemez.” cümlesinin onu da açıkladığını fark ettim. Amerika, İran, Avrupa ve Türkiye bağlamında düşündüğümüzde onun hemen hiçbir düşünce ve yaşantıya bu mottonun dışında bağlanmadığını fark ettim. Harvard örneğinde söylediği “rekabet üzerine örgütlenmiş bir yer”den, Amerika’dan çıkıp rekabetin insan hâlleriyle çemberlendiği daha karmaşık Ortadoğu’ya gelmesi onu Sokrat ile akraba yapıyor elbette. Sonunda her yaratıcı zekâ gibi insan arıyor elinde fenerle gün ortası.
Amerika hem propagandası çok yapılan hem de kendi propagandasına din gibi inanan bir ülke. V. Holbrook, kimi örneklerde olduğu gibi bir kopuş veya ihtida psikolojisinin içinden geçerek konuşmuyor. Batı için ne kadar gerçekçi ise Doğu için de o denli gerçekçi. Mesela kadınların Amerika’da karşılaştıkları muameleyle siyahilerin yaşadıklarını yakın görmesi çarpıcı. Malcolm X’i de yorumlarken gösterdiği sağduyu unutulmaz:
“Büyük insanlar büyük ağaçlara benzer. Birçok canlı onlardan beslenir. Malcolm’un vicdanlı yaklaşımı, otobiyografisinde gerçeği aramaya ne kadar önem verdiğini göstermesi, gerçekten de insanlar için muazzam bir ilham kaynağıydı ve çok derin, çeşitli, yaygın bir etkisi olduğu kesindi. Fakat bir yandan da hayatı ders alınacak bir ibret hikâyesiydi, çünkü yaralı genç adamın ne kadar zeki ve becerikli olsa da sahte bir din tuzağına düşebileceğini örnekliyordu… O ancak hacca gittikten sonra işin nasıl bir fantezi olduğunu anlayabilmişti. Bu gerçeği kamuoyuna açıkladığında, şarlatan onu gündüz vakti herkesin gözleri önünde öldürttü ve cezasız kaldı…”
Ve İsrail’in varlığına dair öz cümle de yine Holbrook’tan:
“Avrupalı Yahudilerin başına gelen korkunç acıların, sonradan kalkıp başkalarının yaşadığı yerde yeni ülke kurmaları için yeterli bahane olmadığını hatırlıyorum; dolayısıyla ben heyecan duymadım.”
Ve ülkesi için söylediği:
“ABD’nin ekonomik çıkarları için dünya çapında işlenen dehşet verici suçlar hakkında bilgi sahibi oldum.”
“Fikirlerin bir dilden başka bir dile göç edişini kavramaya yatkınlığım olduğunu anlamıştım” cümlesiyle karşılaştığımda ona bunca zaman ve coğrafyada heyecan veren şeyin özünü gördüm. Amcam Sokrat, tiyatrocu bir ailenin çocuğu Holbrook’un sahneden hiç inmeye niyetli olmadığını, hayata bağlılığı bir tür kapalı gişe oyunu misali algıladığını gösteriyor. Onca insan, aşk, müzik, dedikodu, tehlike bu tutku olmadan anlaşılamaz. Şarkiyatçılığı reddeden, “aradaki kişi” olmayı önde tutan fakat kendisini öne geçirmeyen bu mizaç, felsefe için kullandığı tanımla “hayal ürünü anlatılar ve edebiyata bağlanır.” Orhan Koçak, Orhan Pamuk, Nurdan Gürbilek isimlerinin belirmesi bu sebepten anlaşılır cinsten.
Her okur Amcam Sokrat’ta kendince detaylar bulacaktır. Beni uzun süre ilgilendirecek noktalardan birisi, Mustafa Tahralı’nın Hüsn ü Aşk çalışırken kendisine öğrettiği kilit beyitteki imgeler oldu. “İki yay ucu kadar yaklaşmak” meselesi sadece ilahiyatın değil, sanat kadar hakikatin, belki de insandan insana akan hikâyenin de özüdür. Sanki V. Holbrook, Batı ile Doğu’nun kopmaz varlığına bu derece vakıf olmuştur.