Giriş, s. 11-12
“KARİZMA” furyaya dönmüş bir sosyoloji terimi.
Bu terimi aslında Max Weber meşhur etti sosyologlar arasında. Kökleri, Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde kullanılıp “Tanrı vergisi” anlamına gelen Yunanca bir sözcüğe uzanır. Weber’e göre karizma, tarihi çığırından çıkaran, geleneğin ataletini kesintiye uğratıp tarihi yeni bir doğrultuda hareket ettiren güçtür. Yine ona göre dünya dinlerinin kurucuları genellikle karizmatik kişilerdi: İsa, Muhammed, Buda. Keza imparatorlukların kurucuları ve yeni türden devletleri yaratanlar da Büyük İskender’den Napolyon’a hep karizmatik figürlerdi.
Terim günümüzün yaygın kullanımında eski ağırlığını kaybetmiştir. “Karizmatik” sıfatı tarikat liderleri, popülist siyasetçiler, eğlence dünyasındaki isimler, spor yıldızları, hatta tek yaptıkları şık, gösterişli giyinmekten ibaret insanlardan bahsederken kullanılır olmuştur. İş dünyasında ise, Steve Jobs’un Apple başarısından bu yana, sahnede yapılan ürün lansmanlarında ve medyaya verilen görüntülerde her CEO’yu karizmatik göstermek için bilinçli bir çaba söz konusudur.
Bu kadarı aşırıya kaçmak oluyor tabii. Terimin bu tür kullanımları mantıklı mı diye test etmek için Weber’in ölçütüne başvurabiliriz: Söz konusu kişi gerçekten tarihi değiştirip yeni yönlere sevk etmiş midir? Etmediyse “karizma” demek abartıdan (şişirilmiş balondan) öte değildir, modaya uygun bir mecazdır, o kişinin önemini şişiren bir mübalağadan ibarettir.
Yine de karizmayı bir yelpaze gibi değerlendirmek faydalı olabilir. Bazı insanlar yarı yarıya karizmatiktir, her yönden değil, belli açılardan karizmaları vardır. Terimi birilerini göklere çıkaran bir kelime yerine sosyolojik bir araştırma tasarısı olarak kullanabiliriz: Karizmanın farklı unsurlarının ayırdına vararak nasıl işlediklerini, kimi zaman da nasıl çuvalladıklarını gösterebiliriz.
Bu kitaptaki niyetim, karizması üst düzeydeki kişilere bakıp bu karizmayı nasıl edindiklerini incelemek. Kişiyi bağlamına yerleştirerek bunun nasıl yaşandığını, karizmanın ne zaman ortaya çıkıp ne kadar sürdüğünü görmek.
Bunun için esasen sosyolojideki iki araca başvuracağım: mikrososyoloji ve sosyal ağlar.
Mikrososyoloji özellikle Erving Goffman ve onun izinden gidenlerle birlikte anılır. Bireylerin nasıl etkileşime girdiğine, özellikle yüz yüze ilişkilere odaklanır. Sosyologlar ve sosyal bilimlerdeki başka araştırmacılar ayrıntılara yakından baka baka bu konuda daha yetkin hale geldiler. Konuşmaları kaydedip dikkatle tekrar dinleyerek, konuşmaların ritim taşıyıp taşımadığını (yani insanların birbirleriyle uyumlu olup olmadığını), konuşma sırasını kimin aldığını, ritmi kimin belirlediğini, kimin ona uyduğunu görebiliriz. Fotoğraflardaki yüz ifadelerini, insanların duruşlarını analiz ederek duyguları yorumlamayı öğrenmiş durumdayız; insanların kendinden emin mi yoksa gergin mi, kaygılı mı bunalmış mı, öfkeli mi üzgün mü, gülüşlerin sahici mi sahte mi olduğunu anlayabiliyoruz. Yüz yüze etkileşimlerde, hâkim atmosferi kimin belirlediğini, kimin duygularının baskın geldiğini, insanların duygularının çatıştığı anları ayırt edebiliyoruz.
Bu araştırma alanı, fotoğrafların yanına internette paylaşılan videoların eklendiği günümüzde özellikle gelişmiştir. Peki bu, tarihin eski dönemlerinde, fotoğraf diye bir şeyin bulunmadığı zamanlardaki karizmatik kişileri incelememize nasıl yardımcı olabilir? İsa, Kleopatra ve Jeanne d’Arc’ın etkileşim tarzlarını incelerken göreceğimiz üzere, karizmatik kişilerin insanlarla etkileşim biçimlerine dair çoğu zaman ayrıntılı tasvirler mevcuttur. Modern mikrososyoloji hangi ayrıntılara bakmamız gerektiği konusunda bize farkındalık kazandırdı: konuşmalarındaki ritimler, ifade ettikleri, başkalarına da bulaşıp yayılan duygular. Mikrososyoloji, ortada fotoğraf ve video varsa gayet iyi işler. Gözlerimizi keskinleştirir, çevremizde gördüklerimize dair bakış açısı kazandırır ve tarihsel figürleri yorumlarken bize yol gösterir.