 | | ISBN13 978-605-316-473-9 | | 13x19,5 cm, 288 s. |
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et | | Sunuş, Jale Özata Dirlikyapan, s. 9-11 Edebiyat, yerleşik olanın konforunu bozduğunda, yasaklanmış ya da unutulmuş olanın eşiğinden içeri girdiğinde dönüştürücü/yıkıcı gücüne kavuşur. Günümüz romanı son yıllarda kolektif hafızanın, bedensel bütünlüğün ve ontolojik kategorilerin sınırlarını zorlayan deneyimlere daha çok alan açıyor. Kapanmış gibi görünen meseleleri yeniden deşen, üzeri örtülen hafızanın bir dip dalgası gibi yüzeye vurduğu ve resmi tarihin monoloğunu çoksesli bir itirazla bölen bu metinler, okuru kısmen konforsuz bir sahaya davet ediyor. Elinizdeki derleme, romanın bu yönelimini, parçalanmış öznelerden tekinsiz mekânlara, tutulamayan yaslardan aşındırılan kimliklere uzanan geniş bir spektrumda, tek bir çatı kavram etrafında okumayı öneriyor: İhlal. İhlal, sadece yasak olanın çiğnenmesi değil, bedenin, yasaların ve hafızanın önüne çekilen setlerin yıkılarak, geride kalan enkazın ve o enkazın altındaki potansiyelin görünür kılınmasıdır. Michel Foucault’nun “İhlale Önsöz” yazısındaki yaklaşımından hareketle söylersek, “sınır ile ihlal, varlıklarının yoğunluğunu birbirlerine borçludurlar” (2014: 56). İhlal, sınırı inkâr etmez veya yok etmez; bilakis onu zorlayarak, aşarak ve üzerine basarak görünür kılar. Bir sınırın varlığını, ancak onu zorladığımızda gerçekten hissederiz. Bu kitapta bir araya getirilen incelemeler de Foucault’nun işaret ettiği bu gerilim hattında durarak, ihlal ediminin kimi romanlarda nasıl kapanmaz yaraların kaydını tutup yeni varoluş alanları açtığını; kimi romanlarda ise bu potansiyelin neden tam anlamıyla hayata geçirilemediğini sorguluyor. Kitapta ele alınan romanlar, ihlali iki ana hat üzerinden sorunsallaştırıyor. Bazı romanlarda bu hatlar iç içe geçse de, en belirgin ilk hat bir karşı-hafıza kurgulayarak resmi tarihin yasalarını ihlal eden romanlardan oluşuyor. Özellikle İstanbul’u ve ulusal tarihi makro düzlemde işleyen romanlar Kafamda Bir Tuhaflık ve Memoria üzerine Göze Orhon ve Zeynep Uysal’ın yazıları, hafıza kavramının iki farklı ucunu temsil ederek teorik bir çerçeve çiziyorlar. Biri zamanı akışkan bir süreklilik (Pamuk/Bergson) olarak, diğeri ise arkeolojik bir kazı sahası (İşigüzel/Ricoeur) olarak ele alıyor. Mevlut karakteri ile Memoria anlatıcısı arasındaki temel fark, ihlalin eylem biçiminde ortaya çıkıyor. Mevlut, değişen dünyaya karşı kavga etmeyerek, ona uyum sağlıyormuş gibi yaparak, boza satmayı sürdürerek bir pasif direniş içinde kendi içsel zamanını koruyor. Memoria’da ise hafıza, “unut” emrine karşı anlatıcının yüzyıllık bir suskunluğu bozmak için hikâyeyi yeniden yazdığı aktif bir “inşa” eylemi. Bu, Mevlut’un naif direnişine göre daha politik ve sert bir duruşa karşılık geliyor. Derlemede yer alan metinlerin çoğu, ihlali bir kriz, parçalanma ya da öznenin sınırlarının –bedensel, ekolojik veya ontolojik olarak– erimesi üzerinden tartışırken, Kafamda Bir Tuhaflık ile Memoria hakkındaki yazılar, ihlal kavramına kurucu ve onarıcı bir perspektiften yaklaşmalarıyla daha ayrıksı bir yerde duruyor. Yazarlarının bakış açısıyla bu iki roman, resmi tarihin monoloğunu ve modernitenin unutturma politikalarını, hafızanın mimarisiyle ihlal ediyor. İhlalin sadece bir yıkım değil, aynı zamanda egemen anlatıya yönelik bir karşı-tarih yazımı ve var kalma stratejisi olduğunu gösteren örnekler olarak karşımıza çıkıyorlar. Melek Aydoğan, Kürt coğrafyasındaki şiddet ortamını merkezine alan Rüyası Bölünenler romanını hakikat sorunu açısından; Erhan Meydan ise Mevsim Yas romanını hafıza ve siyaset ilişkisi üzerinden değerlendiriyor. Her iki eleştirmen de ele aldıkları romanların hakikate ve hafızaya yaklaşım biçiminde bir kriz tespit ediyorlar. Aydoğan’a göre Rüyası Bölünenler’in sorunu “eksik temsil” ve suskunluk. Romanın “doğruyu söylemek” (parrhesia) bağlamında eksik kaldığını, hakikati sembolik bir suskunlukla örttüğünü ileri sürüyor. Aydoğan, parrhesia kavramını, yerleşik düşünceyi sarsan bir ihlal edimi olarak görmekte ama ona göre Rüyası Bölünenler, bu ihlali gerçekleştirmekten kaçınıyor. Melek Aydoğan şu kritik soruyu sormamıza neden oluyor: Edebiyat, politik doğruculuk sınırlarında dolaşarak hakikati dile getirebilir mi? Meydan’ın Mevsim Yas’a yönelik eleştirisi ise şiddetin mimetik aktarımının metni salt bir “acı anlatısı”na veya “çaresizlik anlatı- sı”na dönüştürme riski. Meydan, travmatik geçmişin dilsel bir sorunla karşılaşmadan, doğrudan hafızadan kayda geçirilebilmesini ve romanın tanıklığın merkezindeki boşluktan gözünü kaçırmasını eleştiriyor. Yazara göre roman etik olarak güçlü bir tanıklık sunuyor, ancak hafıza, yas ve siyaseti dönüştürücü biçimde düşünmek yerine, mimetik hafızaya, arşiv mantığına ve melankolik bir çıkmaza yaslanıyor. Bu nedenle romanın, tanıklık ettiği yıkım kadar, kendi politik ve edebi tıkanıklığını da bilinçdışında taşıdığını görüyoruz. Meydan, düşündürücü bir tespitle bitiriyor yazısını: “Tanıklıklarımızı kendimize ve birbirimize açıklamaya çalışmaktan öteye gidemiyoruz. Oysa edebiyat ve siyaset açısından mesele buradan itibaren başlar. O tanıklıkların asıl çıkmaz sokağı neresidir?” Öte yandan, Meydan’ın Mevsim Yas’ta eksikliğini hissettiği bu boşluğu üstlenme tavrı, Dünyalararasında’nın temel stratejisi olarak karşımıza çıkıyor. Yekbin Balçık’ın Dünyalararasında üzerine yazdığı yazı, felakete tanıklık ile hafıza arasındaki gerilimli edebi ilişki üzerinde duruyor. Bu yazıda hafıza, felaket karşısında parçalanan, silinen ve ancak romanın biçimsel sınırlarının ihlal edilmesiyle görünür kılınabilen bir imkânsızlık deneyimi olarak ele alınıyor: hatırlamayan, kaydetmeyen, dolayısıyla üstlenemediği “ben”iyle tanık olamayan bir karşı-hafıza. |